.:: Tavan Arası ::.

Geri git   İslamportali.com - İslami Forum > iSLAM > Dua Bölümü
Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Alt 06-20-2009, 08:57   #1 (permalink)
Yeni Kullanıcı
 
DÂRU' L-ADL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: Apr 2009
Cinsiyet:
Mesajlar: 1.870
Seviye: 36 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 175 / 875
Güç: 623 / 7885
Deneyim: 2%
İletisim
Standart DUA VE TEVHİD (4.bölüm)

DUA VE TEVHİD

(4.bölüm)

Tevbenin Fazileti

Tevbe Mağfiret Ve Sevgiye Vesiledir

Tevbekar Olana Gereken.

Tevbeye Koşma:

Peygamberlerin Tevbesi

Peygamberlerden Günah Sadır Olması:

Mağfiret İçin Tevbenin Gerekliliği

Mağfiret Kavram:

Yalnızca Günahın İtirafı Bağışlanması İçin Yeterli Değildir:

Günahların Bir Kısmını Bırakıp Bir Kısmından Tevbe Etmek Sahih Bir Davranıştır:

Kafir tevbeye muhtaç mıdır?.

Mutlak Tevbe.

Umumi Tevbe:



Tevbenin Fazileti

Cenab-ı Hak Kitab-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor: "Kuşkusuz Allah çokça tevbe edenleri ve çokça temiz¬lenenleri sever" (Bakara: 2/222) Verilen bilgilere göre yüce Allah bir kimse muhtaç ol¬duğu yiyeceği içeceği ve bineğini yitirip de bulmaktan ümi¬dini kestiği bir sırada onları bulduğu anda onun duyduğu sevinçten daha büyüğünü, tevbekar kulunun kendisine tevbe etiği sırada duyar. Bu sevinç Rabb'(in tevbe eden kulun tevbesi karşısında duyduğuna göre bu aynı zamanda O'nun sevgisidir. Hal böyle iken onun sevgisine yeniden dönüş yok¬tur görüşü nasıl savunulabilir. Oysa o şöyle buyuruyor:
"O çok bağışlayan ve çok sevendir. Arş'm sahibidir, yücedir. Dilediğini yapandır" (Buruc: 85/14-16)

Ne var ki, O'nun sevgisi ve dostluğu, tevbe ettikten son¬ra kulun O'na yaklaşmasına göredir. Kulun tevbe etmesinin ardından "Hak"ın sevdiği eylemlerde bulunması, tevbe et¬mezden önce yaptıklarından daha faziletlidir; Allah'ın da tevbe ettikten sonra o kuluna duyduğu sevgi, tevbe etmeden önce duyduğu sevgiden daha büyüktür. Eylem noksan olur¬sa buna bağlı olarak meydena gelecek iş de noksan olur. Çünkü ceza (karşılık) eylemin cinsine göredir. Zira senin Rabb'in kullara zulmedici değildir.

Öte yandan Buhari'nin Sahih'inde naklettiği bir hadiste Rasulullah şöyle buyurmaktadır:
"Şam yüce Allah şöyle buyuruyor: "Her kim benim dostum olan bir kuluma düşmanlık ederse ben de ona savaş ilan ederim. Kul kendisine farz kıldığım ibadetleri yerine getirerek bana yaklaştığı gibi hiçbir şeyle bana yak-İaşamaz. Kulum nafile ibadetlerle bana öylesine yaklaşır ki neticede onu severim. Ben onu sevdiğim zaman artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık bundan böyle benimle duyar, benimle görür, benim¬le tutar ve benimle işitir. Eğer ki diliyle benden birşey is¬terse kesinlikle onu kendisine veririm; benden birşey hak¬kında sığınma dileğinde bulunursa, o sığındığı şeyden onu korurum; ben yapmayı dilediğim hiçbir şey hakkında, mü'minin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt et-medim. Fakat b'unda kulum ölümden hoşlanmıyordu, ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum"[98]

Peygamberlerden sonre en faziletli velilerin Muhacir ve Ensar'dan İlk dönem mü s lüm anlarının olduğunu biliyoruz. Zira Rabblerine küfür, fısk ve isyandan tevbe ettikten son¬ra onlara olan sevgisi ve dostluğu, sevgi ve dostluğun en yücesidir. Her ne zaman farz namazlardan sonra nafile ibadetle O'na yaklaşmrşlarsa sevgiler ve dostlukları o nis-betle artmıştır. Cenab-i Hak şöyle buyurmaktadır:

"Belki de Allah sizinle, onlardan düşman olduklarınız arasına bir sevgi koyar. Allah kadirdir. Allah gafur¬dur, rahimdir" (Mümtehine: 60/7)

Bu ayet Ebu Süfyan b. Harb, Ebu Süfyan b. el-Haris, Haris b. Hişam, Süheyl b. Amr, İkrime b. Ebu Cehil, Safvan b. Ümeyye ve diğer kimseler hakkında indirilmiştir. Bu kimseler Hendek ve diğer savaşlarda Allah'a ve Rasuiu'ne karşı düşmanlık ilan etmiş müşriklerdi. Bu zevat Allah ve Rasuiu'ne düşmanlıkta bulunduktan.sonra Cenab-ı Hak on¬larla elçisi ve mü'mînler arasına bir sevei koydu. Onlardan herbirisi diğerinden daha faziletli idi bu iıususta. Sözgelimi İkrime, Süheyl ve Haris b. Hişam, Ebu Süfyan b. Harb vb. den sevgi açısından daha üstün bir konumda idiler. Bunun böyle olduğu Buharİ'nin kaydettiği şu hadis ile tesbit edil¬miştir:

"Muaviye'nin annesi, Ebu Süfyan'ın karısı Hind Allah Rasuiu'ne şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki ey Allah'ın Rasulu zamanında yeryüzünde senin hane halkın kadar hor ve hakir olmaların ıistediğim hiçbir ev halkı yoktu. Soıtra du¬rum değişip bugün oldu, yeryüzünde senin ev halkın kadar üstün ve saygın olmalarını istediğim hiçbir ev halkı yoktur, dedi. Rasululah kendisinin de aynı durumda olduğunu Hind'e anlattı"[99]

Tevbe Mağfiret Ve Sevgiye Vesiledir

Biliyoruz ki, mü'minler arasındaki sevgi ve dostluk, tamamen onların Allah için sevme esasına göre olur. Çün¬kü imanın en güvenilir bağı Allah için sevmek, Allah için öf¬kelenip nefret etmektir. Zira Allah için sevmek tevhidin olgunluğundan kaynaklanır; buna karşın Allah ile beraber başka bir varlığı sevmek ise şirktir. Yüce Allah bu hususu şöyle açıklıyor:
"İnsanlardan kimi vardır ki Allah'tan başka ortaklar edinirler; Allah'ı sevdikleri gibi onları severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler" (Bakara: 2/165)
Peygamber ve mü'minler ile düşman olan müşrikler arasında meydana gelen bu sevgi, Allah için oluşan bir sev¬gi ve dostluk idi. Zira kim Allah'ı severse Allah da onu sev¬er, kim Allah'ı dost edinirse Alalh da onu dost edinir. Biz biliyoruz ki Allah, o kimseler tevbe ettikten sonra, onlar O'nu sevip dost edindikleri gibi, O da onları sevmiş ve dost edimiştir. Hal böyle iken nasıl şöyle denilebilir: "Tev-bekar olan kimse Allah'ın sevgisini ve dostluğunu değil, yal¬nızca onun mağfiretini elde edebilir?!"

Şimdi biri çıkıp şöyle sorabilir: Sözü edilen bu kimseler kafir idiler yaptıklarının haram olduğunu bilmiyorlar, bel¬ki cahil idiler. Oysa yaptığının haram olduğunu bilip de yapan kimsenin durum bunun tersinedir?

Buna iki biçimde cevap verilebilir?

1- İş söylendiği gibi değildir. Bilakis kafirlerin birçoğu Muhammed'in Allah Rasulu olduğunu biliyorlar fakat kıs¬kançlıkları ve kibirleri yüzünden O'na düşmanlık ediyorlar¬dı. Nitekim bu Süfyan daha henüz Ümeyye b. Ebus-Salt ve Rum Kralı Hirakl gibi isimler duymazdan Önce Rasulullah'ın (s.a.v.) peyamberliği haberini duymuştu.[100]Ebu Süfyan'ın anlattığma göre, Rasulullah'm peygamberliği konusunda henüz kesin bir kanıya varmamıştı. Rasulullah'ın emri yakında aşikar olacak, böylelikle o peygamberi hoş kar¬şılamadığı halde Allah onu İslam'a sokacaktı. Nitekim Yemruk[101] savaşının yapıldığı yıl bu büyük düşmanlıktan son¬ra ondan ve başkalarından, İslam'ın güzelliğine, Allah ve Rasulu için sevdiğine işaret eden ifadeler duyuldu. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor, böyleîeri hakkında:

"Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilaha dua ve ibadet etmezler. Allah'ın haram ettiği cam haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa ceza¬sını bulur. Kıyamet günü O'nun için azab kat kat yapılır ve o azabın içinde hor ve hakir olarak kalır. Ancak tev-be edip inanan ve salih amel işleyenler işte Allah on¬ların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. [102](Furkan: 25/67-70)

Allah onların kötülüklerini iyiliğe değiştirdiği zaman iyilikler, Allah'ın onları sevmesini gerektirir. Öte yandan kötülüklerin iyiliklere değiştirilmesi sadece kafir olup son¬radan müslüman olanlara özgü bir muamele değildir. Çün¬kü yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Allah'a göre şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, cahillikle bir kötülük yapıp hemen ardından dönerler, iş¬te Allah onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" (Nisa: 4/17)
Ebu'l-Aliye şöyle diyor:

"Rasulullah'ın sahabesine bu ayetin gerekçesi ve içeriği ile ilgili soru sorduğumda bana şu karşılığı verdiler: "Cahil olarak Allah'a isyan eden, ölümden önce, günahının hemen ardından tevbe eden herkes bu ayetin içerdiği anlamın kap¬samına dahildir"

2- Tevbe edenle, Allah'ın tevbe edenlere duyduğu sev¬gi ile tevbe eden arasındaki bir farktan söz edilmektedir ki bunun hiçbir temeli yoktur. Aksine kitab ve sünnet Allah'ın tevbe edenleri sevdiği, tevbe edenlerin tevbesi nedeniyle sev¬inç duyduğuna işaret eder. Bu kişilerin yaptıklarının günah olduğunu bilerek yapmaları ile bilmeyerek yapmaları arasın¬da tevbe açısından hiçbir fark yoktur.. [103]

Tevbekar Olana Gereken

Yaptığı eylemin günah olduğunu bilip ardından tevbe eden kimseye gereken, yaptığı eylemden ötürü kınanmayı mucib niteliğini övgüye değer bir niteliğe değiştirmektir. 'Hakk'a öfkelendiği zaman onu sevmesi, batılı sevdiği za¬man ona da hiç zaman yitirmeden öfkelenmesi gerekir. Nitekim tevbekar olan kimsenin "Hakk'ı hak olarak bilip onu yapması, batılı da batıl olarak bilip ona öfkelenip ondan kaç¬ması, yüce Allah'ın sevdiği ve razı olduğu eylemlerdendir.[104] Zira Allah'ın sevgisi,kulun O'nun sevdiği eylemleri yap¬masına göredir. Her kim Hakk'ın sevdiği fiillerden en büyüğünü yaparsa Hakk'm da O'na olan sevgisi o derece büyük olur.

Kişi,Hakk'ın çirkin gördüğü bir kimse konumundan, üzerinde bulunduğu batıldan nefret etmesinin gücüne göre, O'nun sevdiği bir konuma geçer. Sevgisinin gücüne göre,Hakk'ın sevgisi de ona intikal eder. Hakk'ın da ona, o nisbete bir sevgi duyması gerekir. Belki Allah kötülük¬lerini bile iyiliklere değiştirir. Çünkü o kimse kınanmayı gerektiren durumunu övülmeye layık bir duruma çevirmiş¬ti. Bu yüzdenAllah da onun kötülüklerini iyiliklere çevirir. Çünkü ceza (karşılık), eylemin cinsindendir. Bu takdirde tevbe eden kimsenin Hakk'a sevimli olarak yaptığı eylem baş¬kalarının yaptığından daha büyük olursa Hakk'ın ona olan sevgisi de o nisbette büyük olur. Bunun gibi Allah, kendisin¬den yapmasını istediği için bir eylemde bulunduğu zaman bu eylem tevbe etmeden önce Allah adına yaptığı eylemler¬den daha yüce olursa, Allah'ın tevbe ettikten sonra ona olan sevgisi ve dostluğu da, tevbe etmeden önce olan sev¬gi ve dostluğundan daha yüce olur. Böyle iken sevgi ve dostlukla geriye dönüş yoktur, denebilir.

Bu açıklamalarla şöyle diyen kimsenin şüphesine açık¬ça cevap verilmiş oldu:
"Allah, peygamberlik kendisine verilmeden önce ma¬sum olmayan hiçbir peygamber göndermemiştir."Bu görüş bazı rafızi ve diğer gurupların savunduğu bir görüştür . Şöyle diyenlerin görüşü de aynı nitelikte bir görüştür."Al¬lah, nübüvvetten önce mü'min olmayan hiçbir peygamber göndermemiştir."

Bu görüşü savunan kimseler işleyen kişi tevbe etse de gü¬nah işlemenin bir eksiklik olduğunu vehmediyorlar. Bu nokta onların yanlışa düştüğü noktadır. Kim günah işleyen kişinin bir daha geriye dönmemek üzere tevbe etmesine rağmen,eksik olduğunu sanırsa,o kimse büyük bir yanlışa düşmüştür. Çünkü kınama ve ceza, günahkar olan kimseye layıktır. Tevbe eden kimsenin bu tür karşılıklar görmesi doğru değildir. Fakat tevbeyi önceye alırsa, ona bu gibi 'karşılıklar reva görülmez; ama tevbeyi ertelerse tevbe ile gü¬nahın işlenmesi arasmda geçen süre içerisinde durumuyla örtüşen bir kmama ve cezaya çarptırılabilir. [105]

Tevbeye Koşma:

Peygamberler tevbeyi kesinlikle ertelemez, bilakis ona koşarlardı. Tevbeyi gecirtirmedikleri gibi yanlış yapmakta ısrar da etmezlerdi. Çünkü onlar bu tür tutarsız davranışları işlemekten tamamen masumdurlar. Onlardan hangisi yanıl¬gıya düştükten sonra tevbe etmeyi birazcık olsun geciktir-mişse, Cenab-j Hak, peygamberlik geldikten sonra yaptığı hatadan ötürü Yunus'a (a.s.) yaptığı gibi bir beleya uğ¬ratarak, işlediği suçun keffaretini ona ödetmiştir. Bu keffaret ödetme olayı biraz önce de değindiğimiz gibi kendisine peygamberlik görevi verildikten sonra vuku bulmuştur. Peygamberlikten önce olduğu söylenirse de bu doğru değil-dir. Çünkü bu dönemde işlediği bir suç nedeniyle, Allah'ın ona bir keffaret ödetmesine gerek yoktur.

Aslında daha önceki sayfalarda da belirtildiği gibi küfür ve günahtan tevbe eden kimse, hiç küfre ve günaha düş¬meyen kimseden daha faziletli olur bazan. Tevbe eden kim¬se faziletli bir kimse olabileceğine göre, fazilette hiçbir in¬sanın kendisine denk olamayacağı bir kimse peygamberliğe en çok layık olur. Nitekim Allah, Yusuf'un (a.s.) kardeşleri, onların ve torunlarının günahları hakkında da bilgi vererek şöyle buyurmuş:

"Lut ona iman etti ve İbrahim kavmine dedi ki: Rabb'ime ibadet edeceğim yere göç edeceğim. Kuşkusuz o, galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. "(Ankebut: 29/26) Lut öncelikle İbrahim peygambere iman etti. Ardından Cenab-i Hak onu Lut kavmine peygamber olarak gönderdi.

Öte yandan Şuayb peygamber olayı hakkında da şu bil¬giyi vermektedir, Kur'an;
"Kavminden müstekbir olan ileri gelenler dediler ki: "Ey Şuayb, yajmutlaka seni ve seninle beraber inanan¬ları kentimizden çıkarırız, ya dadinimize dönersiniz!" Dedi ki istemesek de mi bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz? Allah bizi, sizin dininizden kurtardıktan sonra, eğer tekrar ona döner-ı sek Allah'a yalan iftira etmiş oluruz'. Rabbimiz Allah dilemedikten sonra o sizin dediğiniz dine dönmemiz, bizim için olur şey değildir. Rabbimiz bilgi yönünden herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah.'a dayanıp güvenmişiz. Rabbim! Bizimle kavmimiz arasındaki durumunu hak ile açığa çıkar. Muhakkak ki sen hakikatleri açığa çıkaran¬ların en hayirhsısın!" (A'raf: 7/88-89)

Diğer bir ayette ise şöyle buyurmaktadır:
"Kafirler peygamberlerine dediler ki: "Ya sizi mut¬laka yurdumuzdan çıkarırız, ya da bizim dinimize döner¬seniz!" Rableri de onlara şöyle vahyetti: "Zalimleri mut¬laka helak edeceğiz!. Ve onlardan sonra sizi o yere yer¬leştireceğiz. Bu, makamından korkan ve tehdidimden korkan için verdiğim sözdür (İbrahim: 14/13-14)

Sonucun mükemmeliğinin dikkate alınması gerektiği hususu anlaşıldığına göre, konu kavranılmış demektir, işte bu mükemmeliyet ancak tevbe ve istiğfar ile elde edilir. Tarihin ilk dönemlerinde ve son dönemlerinde yaşamış tüm kulların tevbe etmesi kesin bir gerekliliktir. Cenab-ı Hakk'ın buyurduğu gibi:

"Allah, emaneti insana vermekle münafık erkeklere münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadın¬lara azab etsin; mü'inin erkeklerin ve mü'min kadınların da tevbesini kabul etsin. Allah gafur ve rahimdir"
(Ahzab: 33/73) [106]

Peygamberlerin Tevbesi

Yüce Allah Adem, Nuh ve onlardan sonra, Peygamber¬lerin sonuncusu Muhammed'e kadar gelen bazı peyamber-lerin tevbesi hakkında bilgi vermektedir. Mesela Kur'an'ın son indirilen surelerinden birisi olan Nasr suresinde Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"Allah'ın yardımı ve fethi geldiği, ve insanların dalga dalga Allah'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman. Rabb'ine hamdederek teşbih et. O'ndan mağfiret dile. Çünkü o, tevbeleri çok kabul edendir" (Nasr: 110/1-3)

Öte yandan Aişe Rasuluİah'm (s.a.v.) rüku ve secdesin¬de genellikle şöyle dua ettiğini rivayet etmektedir.
"Allah'ım! Senin şanın yücedir. Rabbimiz, Sana hanı-dederiz Allah'ım! Beni bağışla"[107]
Nitekim Rasulullah henüz böyle dua etmezden önce Cenab-i Hak kendisine şu ayeti indirmiştir:

"Andölsun Allah, peygamberi ve güçlük saatinde ona uyan muhacirleri ve ensari affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalpleri kaymaya yüz tutmuş iken yine de onların tevbesini kabul buyurdu. Çünkü o, onlara kar¬şı çok şefkatli, çok merhametlidir" (Tevbe: 9/17)
Konu ila alakalı olarak Rasulullah da (s.a.v.) şöyle buyur¬muştur:
"Ey İnsanlar! Rabbinize tevbe edin; canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, ben günde yetmiş kere¬den fazla "esteğfurullah'e ve etubu ileyh" (Allah'tan mağfiret dilerim ve O'na tevbe ederim) derim"[108]

Öte yandan Müslim, el-Eğar el-Müzeni'den, Rasuîul-lah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Elbette benim kalbimde bulutlanır; bundan dolayı günde yüz defa "estağfirullah" (Allah'tan mağfiret diler¬im) derim. [109]

îbn Ömer ayn konu ile ilgili şöyle rivayet etmektedir. Ra-sukülah'ın (sa.v.) bir mecliste, yüz kez şöyle dua ettiğini say¬dık:
"Rabbim! Beni bağışla, tevbemi kabul buyur. Kuşkusuz sen tevbeleri çokça kabul buyuran ve gü¬nahları çokça bağışlayansn.[110]
Buhari, Müslim Ebu Musa'dan, Rasulullah'ın (s.a.v.) şöyle dua ettiğini nakletmektedir:

"Allah'ın işlerîmdeki hatalarımı, bilgisizliğimi ve aşırılığım bağışla. Zira sen onu benden çok daha iyi bilirsin. Allah'ın şakamı, ciddiyetimi, hatamı ve kastımı bağışla; ki bunların tamamı benim katımdadır; benden meydana gelen durumlardır. Allah'm yapıp öne süıdü-ğüm yapmayp eitelediğim, açktan yaptığım şeyler için beni mağfiiet et. Çünkü bunların hepsini sen benden iyi bilirsin. Öne alan sonraya bırakan gerçekte sensin ve sen herşeye güç yetirensin. [111]
Gene Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre'nin şöyle dediği¬ni aktarmaktalar:
Ebu Hureyre anlatıyor: Rasulullah'a:
"Ey Allah'n elçisi namazda tekbi ile kraat arasnda han¬gi duay okuyorsun?" diye sorduğumda şöyle dua ettiğini söyledi:

"Allah'ım! Doğu ile batının arasını birbirinden uza¬klaştırdığın gibi benimle hatalarımın arasın da bir¬birinden uzaklaştır. Allah'ım! Beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi beni de hatalarımdan temizle. Allah'ım! Beni kar, buz ve soğuk su ile hatalarımdan yıka. [112]
Ancak, Müslim ve diğer bazı hadis kaynakları Rasuluî-lah'm, başı rükudan kalkdığı zaman bu duayı okuduğunu ifade etmişler.
Gene Müslim, Ali'den (r.a.) Rasulullah'm (s.a.v.) iftitah tekbiri (namazın başlama tekbiri)'nin ardından şu duayı okuduğunu rivayet etmektediı:

"Allah'ın! Sen padişahsın. Senden başka ilah yok¬tur; Sen Rabbimsin ve ben Senin kulunum. Ben nef¬sime zulmettim ve kötülük işledim. Beni mağfiret et; çünkü Senden başka hiç kimse günahları mağfiret ede¬mez. Beni ahlakların en güzeline ilet; Senden başka hiç kimse en güzel ahlaka iletemez. Kötü ahlakı benden çe¬vir; Senden başka hiç kimse kötü ahlakı benden çevire-mez."
Yine Müslim Sahih'inde, Rasulullah'm secdede iken şöyle dua ettiğini kaydetmiş:

"Allah'm! Küçük-büyük gizli-açk, önce ve sonra yap-tğm günahlan hepsini mağfiret et.[113]
Öte yandan sünen sahipleri, Rasulullah'm (s.a.v,) at v.b. binek hayvanına binerken şöyle dua ettiğini İmam Ali'den rivayet etmişlerdir:
"Bunu bizim emrimize veren Allah'ın şanı yücedir. Yoksa biz bunu hizmetimize yan aş ti ram azdık. [114]
(Zuhuf: 43/13)

Rasulullah ardından tekbir alır ve hamd eder sonra şöyle dua ederdi:
"Senin şanın yücedir. Ben kendime zulmettim. Beni mağfiret eyle. Çünkü senden başka günahları mağfiret eden yoktur." Ardından gülerek şöyle buyurdu:
"Rabb, kulunun "beni bağışla; çünkü günahlan Senden başka bağışlayacak hiç kimse yoktur" şeklinde dua etmesin¬den hoşlanır ve şöyle der:
"Kulum, benden başka günahları hiç kimsenin bağışla¬mayacağını öğrenmiş."
Allahu Teala Rasule şöyle dua etmesini buyurdu:
"Kendinin mümin erkek ve mümin kadınların gü¬nahı için mağfiret dile." (Muhammed: 47/19)
Allahu Teala devamla şöyle buyuruyor:

"Biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah, senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın, bütün tasalarını gidersin. Ve sana olan nimetini tamamlasın ve Seni doğru bir yola iletsin. (Feth: 48/1-2)
Buharı ve Müslim, şefaat hadisinde Rasulullah'm (s.a.v.) şöyle buyurduğunu kaydetmişler:
"Kıyamet günü kendisinden şefaat dileğinde bulu¬nanlara Mesih şöyle diyecek: "Muhammed'e gidin. Çünkü O, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışladığı bir kuldu.[115]
Yine Buhari Sahih'inde şu hadisi nakletmiş:
"Rasulullah ayakları şişinceye dek ibadet ederdi; Bunu görenler kendisine:
"Neden böyle yapıyorsun, oysa Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışlamıştır?" diye sorulunca Ra¬sulullah (s.a.v.):
"Rabbine şükreden bi kul da mı olmaya. [116]
Diye cevap verdi.

Bu konu ile ilgili kitap ve sünnette biçok nass vardır: Bunun yanısıra sahabe, tabiin ve,müslüman alimlerden bibirini destekler mahiyette biçok görüş vardır. [117]

Peygamberlerden Günah Sadır Olması:

Konu ile alakalı naslar çok olmasına karşın alimler Cehmiyye, Batiniyye ekolüne mensub kişilerin nasları tevil ettikleri gibi bu nasları da tevil etmişlerdir. Onların bu tevillerinin bozukluğu naslar üzerinde derinlemesine düşü¬nen kimseye bozukluğu açktır. Bu tevil, kavramları konul¬dukları yerin dşına çıkarma (tahrif) cinsinden bir tevil et-mekdir. Nitekim sözünü ettiğimiz bu guruplar:
"Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamk için böyle yapmştır"
Ayetini şu şekilde tevil etmişler. Buradaki "geçmiş gü¬nahlar" ile Adem'in günahı, "gelecek günahlar" kavramı ile peygamberin ümmetinin günahı anlatılmak istenmişti demişlerdir. Bu görüşün asılsız olduğu açıktır. Bu görüşün yanlışlığını birkaç açıdan ispatlamak mümkündür:

1- Adem (a.s.) daha yeryüzüne indirilmeden Allah'a tevbe etmişti. O zaman ile şu ayetin indirildiği Hudeybiye Anîaşmasx'nın yapıldığı zaman arasında ne alaka var; çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Adem Rabbinin buyruğuna karşı geldi ve yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti, doğru yola iletti." (Taha: 20/121-122)
"Adem Rabbinden bir takım kelimeler aldı. Bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz o, tevbeyi çok kabul edendir, çok rahimdir. (Bakara: 2/37)
"Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi mağ¬firet etmez vte bize merhamet etmezsen, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz. (A'af: 7/23)

2- Şöyle denilebilir. Bu iddia sahiplerine göre Adem (a.s.) bütün tartışmaların kaynağıdır. Zia onun için mağfiret dilemeye gerek yoktur tartışmaya göre. Çünkü o peygam¬berdir. Kim peygamberden günah sadır olmadı der ve bu görüşü benimserse aynı görüşü Adem, Muhammed ve diğer peygambeler için de söylemesi ve kabul etmesi gerekir.

3- Yüce Allah, yapılmayan bir günahı günah olarak kab¬ul etmez. Çünkü o şöyle buyurmuştur:
"Hiçbir günahkar, başkasının günahını çekmez." (Fatır: 35/18)
Bu ayetlerden anlıyoruz ki, Adem'in ümmetinin ya da diğer insanların günahının Muhammed'e izafe edilmesi imkansızdır.
"Ona gereken kendisine yükletilen tebliğ görevini yapmak, size gereken de, size yükletilen itaat görevini yapmaktır. (Nur: 24/54)
"Allah yolunda savaş; sen yalnız kendi nefsinden so¬rumlusun. (Nisa: 4/84)
Bütün peygamberlerin ve diğer peygamberlerin gü¬nahlarının Muhammed'e (s.a.v.) nisbet edilmesini caiz göre¬lim, o zaman "Allah bunu senin geçmiş ve gelecek gü¬nahlarını mağfiret etmek için yaptı" ayetinde anlatılmak istenen, ey Muhammed senden önce gelen peygamber ve ümmetlerin günahıdır. O zaman Rasulullah (s.a.v.) tüm yaratıklara şefaat eder. Çünkü o insanoğlunun efendisidir. Nitekim bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
"Ben Ademoğlu'nun efendisiyim; bununla övünmem. Nitekim Adem (a.s.) ve O'nun dışındaki tüm peygam¬berler kıyamet günü benim sancağım altında toplanacak¬tır. Bir araya toplandrklarında ben peygamberlerin hem konuşmacısı ve hem de imamı olacağım.[118]
Bu durumda sadece Adem'in (a.s.) günahı Muhammed'e izafe edilmekle yetinilmez, yukarıda sözünü ettiğimiz kim¬selerin sözlerinin ciddiye alnması halinde önce ve sonra yaşamış tüm insanların günahının O'na nisbet edilmesi geıekir.
Şayet denilse: Allah bütün ümmetlerin günahlarını bağışlamamiştir, buna bağlı olarak Peygamber'in ümmetinin günahının hepsini de affetmemiş denilir.

4- Rasulullah'm (s.a.v.) günah ile diğer müminlerin gü¬nahının arası, şu ayetle ayırdedilmiştir.
"Hem kendi günahın, hem de mümin erkek ve mümin kadınların günahı için mağfiret dile." (Muhammed: 47/19)
Bu durumda diğer müminlerin günahları nasıl O'nun günahı olur?

5- Yukarıda sözü edilen ayet inince sahabe Rasulullah'a (s.a.v.) şöyle sormuş:
"Ey Allah'ın Rasulu bu ayet sizin durumunuzu açıklıyor; ya bizim durumumuz?" Bu soru üzerine Cenab-i Hak onu iz¬leyen şu ayeti indirdi:
"O, imanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalp¬lerine huzurve sükun indirdi. (Fetih 48/4)[119]
Bu ayet, bir önceki ayetin:
"Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlamak için böyle yaptı."
Rasulullah'm (s.a.v.) ümmetine değil bizzat kendisine özgü olduğuna işaret etmektedir.

6-Allah (c.c). Rasul'un (s.a.v.) ümmetinin tümünün günahlarını bağışlamış değildir; aksine ümmetinden bazılarının günahlaır yüzünden ya bu dünyada ya da ahirette cezaya çarptırılacağı kanıtlanmştir. Bunun böyle olduğu, doğru söyledikleri onaylanmş insanlar aracrlrğryla tevatüren nakledilmiştir; selef ve halef imamlarının hepsi ittifak et¬mişlerdir. Bu konuda bu hakikatin dünyadaki şahitlerinin sayısı, Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği kadar çoktur. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"İş ne sizin kuruntunuza, ne kitap ehlinin kurun¬tusuna göre olmaz; kötülük yapan, cezasını çeker." (Nisa: 4/123)
İstiğfar ve tevbe, bazan günahı terketmekten daha faziletli olur. Bulunduğu durumdan daha faziletli bir duruma ulaşan kimse, İlk durumuna tevbe etmiş demektir. Ne var ki, kı¬nama, tehdit yalnızca günaha karşılık olur. [120]

Mağfiret İçin Tevbenin Gerekliliği

Bu konu ile ilgili sorulan soruya gelince, soru şöyle idi: Tevhidin yanı sıra sadece hatayı itiraf etmek, o hatanın bağışlanmasını ve o hatadan ötürü sıkıntı içerisine düşen kimseden bu sıkıntısının kaldırılmasını gerekli kılar mı? Yoksa günahın mağfiret olması için başka birşeye ihtiyaç var mıdır?
Bu soruya şu şekilde cevap verilir:
Günahın mağfiretinin gerekli kılınması için, tevhidin yanı sıra emredilen tevbenin de edilmesi gerekir. Çünkü yüce Allah tevbe olmadan şirki affetmeyeceğini çeşitli ayetlerde ifade buyurmuştur:

"Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bun¬dan başka herşeyi dilediğine bağışlaı." (Nisa: 4/48,116)
İki yerde de Kur'an, "şirkten başkası" terimini kullanmış. Bu günahların ve şirkin ancak tevbe ile affedileceği an¬latılmıştır. Tevbesiz affedilmeleri hususuna gelince bu an¬cak Allah'ın meşietine (dilemesine) bağlı bir durumdur. Nitekim Cenab-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur:

"(Ey Muhammed!) De ki: "Ey nefislerine karşı aşın gi¬den kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Al¬lah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan çok merhamet edendir." (Zümer: 39/53)
Bu ayet tevbekar olanlar hakkında inmiştir. Bu nedenle ifade genel olarak kullanılmış ve Allah'ın günahların hep¬sini affedebileceği kesin bir ifade ile belirtilmiştir. Oysa bir önceki ayette:

"Şirkten başkasını dilediğine bağışlar" ifadesi yer almşti. Yani burada bağışlama şirkten başkasına Özgü kııl-narak tamametı Allah'ın iradesine bağlanmşıtır. Buradan an¬lıyoruz ki şirk, ancak tevbe sonucu bağışlanır. Şirkin dışın¬daki günahlara gelince bunları Allah tevbe eden kimseye bağışlayabileceği gibi tevbesiz de bazan dilediği kimseye bağışlar.
Hatayı, günahı tevhidle birlikte İtiraf etmek eğer tevbeyi içeriyorsa, bu aynı zamanda mağfireti de gerektirir. Günah bağışlandığında onun nedeniyle verilecek ilahi ceza or¬tadan kalkar. Çünkü tevbe bir anlamda günahin şerrinden ko¬runmadır. [121]

Mağfiret Kavram:

Bazı insanlar "el-Ğafr" derler bu "es-Setr" (örtmek) de¬mektir. Mağfirete mağfiret ve ğıfar denilmesi bu kelimenin içeriğinde örtme manası olmasından ötürüdür. Nitekim Al¬lah'ın "el-Gaffar" adı, "settar" (çokça öten) kelimesi ile tefsir edilir. Ancak bu el-ğafir kavramının anlamını eksilt¬mek demektir. Çünkü mağfiretin anlamı günahtan ötürü ceza verilmemesi, dolayısıyla günahın kötülüğünden koru¬madır. Kimin günahı bağışlanırsa bu günah karşilığnda cezaya çarptırılmaz. Fakat günahın yalnızca örtülmesi halinde günah karşılığında batında (görünmeyen yerde) gü¬nah İşleyen kişi cezalandırılır. Bir kimse açıktan veya gi¬zliden günah nedeniyle cezaya çarptırıhyorsa, o kimse mağ¬firet edilmemiş demektir. Günahın mağfiret edilmesi demek, o günah nedeniyle hak edilmiş cezanın verilmemesidir.

Bununla beraber günah işleyen kimse mağfiret edilmesinin yanı sıra bazı dünyevi belalara uğruyorsa eğer, bu bela onun Allah katındaki ecrinin artmasına vesile olur. Bu durum mağfirete aykrı değildir.

Bunun gibi tevbeyi tamamlayan faktörle, tevbenin ardın¬dan güzelliklerin iyiliklerin yaplmasıdır. Tevbe için şart koşulan öğeler, tevbe eylemini tamamlayan öğelerdir.

Bazı kimseler kendisini tevbekar sanır, oysa o tevbekar değil, günah işlemeyi terkeden kimsedir. Günahı terk eden kimse tevbekar olandan farklı bir kimsedir. Çünkü günahı terkeden kimse bazan günah işlemek hatırına gelmediği, bazan da günah işlemekten aciz olduğu için, ya da dini ol¬mayan bir nedenden Ötürü iradesini günah işleme yönünde kullanmaması nedeniyle günahtan yüz çevirir. Bütün bu eylemler tevbe etme anlamını içermez. Aksine bir kimsenin tevbekar olabilmesi için yaptığı eylemin kötülük olduğuna inanacak ve onu hoş görmeyecek. Allah o eylemi yapmak¬tan onu nehyettiği için onu yaparak ve yalnızca Allah adı¬na ve eylemi yapmayı terkedecektir. Yoksa yaratıklara rağ¬bet edip onların beğenisini kazanmak ya da insanlardan korktuğu için değil. Zira tevbe, iyiliklerin en yücesidir. İy¬iliklerin tamamında ise onların ihlasla Allah için yaplması ve O'nun emrine uygun olması şart koşulmuştur Nitekim Fudayl b. İyad Allah'ın:
"Hanginizin daha güzel amel edeceği hususunda sizi denemek için yüce Allah hayatı ve ölümü yarattı."
(Mülk: 67/2)

Ayeti hakkında şu yorumu yapmaktadır: En ihlaslı ve en doğru ameli, demektir. Bu açıklaması üzerine kendisine şöyle sordular:
"Ey Ebu Ali en ihlaslı ve en doğru amel nedir? Şu cev¬abı verdi:
"Bir amel ihlaslı olduğu zaman şayet doğru olmazsa kabul edilmez. Bunun gibi doğru olup, ihlaslı olmazsa yine kabul edilmez. Amel ancak hem ihlaslı hem de doğru olduğu zaman kabul olur. Amelin halis olması, onun yalnızca Al¬lah için olması, doğru olması ise, sünnet üzere olması de¬mektir."

Nitekim Ömer b. Hattab (r.a.) duasında şöyle dedi:
"Allah'ım âmellerimin hepsini salih kıl, onu ihlas ile rızana uygun kıl. Onda senin dışında hiçbir kimse için bir amaç kılma."
Tevbe konusunda bu konunun dışında başka yerde daha genişçe malumat vardır. [122]

Yalnızca Günahın İtirafı Bağışlanması İçin Yeterli Değildir:

Günahın Allah' a saygı duyma esasına dayak olarak, on¬dan vazgeçmeksizin itiraf edilmesi hususuna gelince bu kendi başına istiğfardır belki fakat tevbe değildir. Bu gü¬nahından tevbe etmeksizin, Allah'tan günahın bağışlamasını istemek gibidir. Bu Allah'ın (c.c.) rahmetinden umut kesmek demektir. Oysa o kimsenin mağfiret yolları kapatılmış değildir. O kimse yalnzca dua eden bir duacıdır. Nitekim Buhari'nin Sahih'inde, Rasulullah'tan (s.a.v.) konu ile alakalı şu hadis kaydedilmiştir.
"İçinde günah sözcüğü içermeyen kelimelerle, sıla-i rahimi kesmeden Allah'a dua eden herkese şu üç karşılıktan birisi ile karşılık verilir:

1- Ya acilen duasının karşılığı verilir;

2- Ya da o dua karşılığının benzeri bir cezası ertelenir.

3- Ya da o dilediğinin benzeri kadar bir kötülük on¬dan çevrilir." Sahabe:

"Ya Rasulallah biz bu dilediğimizi çoğalttığımızda du¬rum ne olur diye" sordular: Rasulullah şu karşılığı verdi.
"Allah da fazla çoğaltır."
Bu ve benzeri dualarla mağfiret elde edilir. Şayet elde edilmezse o zaman o dua ile insan başka bir kötülükten çevirilir ya da başka bir hayır meydana gelir. Her dua ile mut¬laka bir yarar sağlandığı gibi bu tur dualar ile de mutlaka yarar sağlanabilir.

Bazı alimlerin, ısrarla tevbe ve istiğfar etmenin yalancıların tevbesi olduğu görüşlerine gelince; bu, istiğfar eden kimse tevbe amacıyla bunu söylese veya istiğfarının tevbe olduğunu iddia ederse, o kimse bu istiğfar ile tevbekar olur. Ancak istiğfarın yanı sıra günahta ısrar etmesi halinde tevbekar olmadığında kuşku yoktur. Çünkü tevbenin yanı sıra günahta ısrar etmek birbirine karşjt durumlardır; zira gü¬naha devam tevbenin karşıtıdır. Ancak tevbesiz istiğfar et-mek tevbeye aykırı değildir.

Şu soruya gelince: Belili bi günah itiaf, bikaç günahın meydana getidiğidurumu yok edebilir mi yoksa teybe etmek için bütün günahlar ayr ayr itiraf edip dile getimek mi geekir?
Bu soruya şu esaslara göre cevap verilebilir:

1- Başka bir günahta ısrar etmenin yanı sıra belili bi gü¬nahtan tevbe etmek, o iki günahtan birisi diğerinden daha çok tevbe etmeyi gerektirdiği ya da birisinin engeli diğerinden daha çetin olduğu zaman doğrudur. Selef ve halef alîmîer ince benimsenen maruf görüş budur.

Öte yandan Ebu Haşim gibi kelamcılardan bazıları, çirkin bir işten tevbe etmenin, diğerine devam edilmesi halinde sahih, olmayacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Diyorlar ki, tevbeye neden olan eğer Allah (c.c.) korku¬su değilse, bu tevbe sahih bi îevbe değildir. Çünkü korku gü¬nahların bir ksmının işlenmesine değil, tümünün işlenmesi¬ne engeldir. Nitekim Kadı Ebu Ya'la ve İbn Akil bu rivaye¬ti İmam Ahmed'den aktarmışlar. Çünkü el-Mevezi İmam Ahmed'den fuhuştan tevbe eden kimsenin durumunu ken¬disine soran kimseye şöyle dediğini aktarmıştır: Eğer has¬ta olursam, tekrar geri dönmem; fakat bakış terkedümez." Bunun üzerine İmam Ahmed: "Öyle ise bu nasl tevbe etmek olur." şeklinde cevap vermiş Cerir b. Abdullah Allah Rasu-lune ani bakışfo. alakalı soru sorduğunda,

Rasulullah'ın ona şu cevab vediğinİ eklemiş:
"Gözünü çevir.[123]
Gerçi İmam Ahmed ve diğer imamlardan tevbenin sıh¬hatine dair olumlu görüşlerin varlığı bilinmektedir. Ancak İmam Ahmed yukarda söz konusu edilen tevbe meselesinde bu tevbenin, tevbekarın mutlak tevbeyi elde etmesine neden olan umumi tevbe kapsamında olmadığım ifade etmişti. Bunun gibi bu tür günahın, kebaire (büyük günahlar işlem¬eye) devam edilerek yapılan günah gibi olduğunu anlatmak istememiştir. Çünkü bu konu ile alakalı ondan bize kadar ge¬len görüşleri, onun bu görüşü ile ilgili böyle bir sonuç çıkar¬mamıza ters düşer. Zira İmam'in görüşlerinden birbirini destekleyen göüşlerini birbiri üzerine yüklemekle, onun görüşünü tenakuz (çelişki) ile yorumlamaktan daha iyidir. Özellikle o diğer görüş.

Seleften kim tarafından söylendiği bilinmediği, böyle bir görüşü kimin ortaya attığı tesbit edilemediği zaman. Nitekim bizzat İmam'ın kendisi bu hususta şöyle der: "Öncüsü olmayan bir konu hakkında konuşmaktan seni sakındırırım." Böyle bir sıkıntıya düştüğünde de şöyle derdi: "Hakkında birkaç söz söylen¬meyen mesele hakkında nasıl söz söyleyeyim!" İmam, çok¬luk sünnete, sahabe ve tabiinden gelen Kur'an ve sünnetin onaylayıp desteklediğibilgilere ve uygulamalara uyardı. Bunun dışındaki tutumu ve görüşleri hoş karşilamazdı.

"Allah'tan korkma bütün günahlardan tevbe etmeyi gerek¬tik mi?" sorusuna şöyle bir cevap verilebilir. Günahların hangisinin diğerinden daha çirkin olduğu bilinir. Bu du¬rumda en çikin olduğu konusunda kesin kanıya varılan gü¬nahtan tevbe edilir.

Şu şekilde de cevap verilebilir: Kişi işlediği günahların ikisinin de çirkin şeyler olduğunu bilir. Ne var ki hevası birinden kurtulma konusunda ona egemen olur bu yüzden on¬dan vazgeçemez. O zaman vaçgeçemediğinden değil, işle¬mekten vazgeçtiği günahtan tevbe eder. Bu yerine getir¬ilmesi gereken görevlerden bir ksmının yerine getirilmeyip diğer bir kısmının ifa edilmesine benzer. Kişinin yerine getirdiği bu görev kendisinden kabul edilir.

Fakat Mutezileler bu konuda temelden yanlış bir görüşe saplanmışlardır. İsim konusunda farklı olsalar, ters düşseler bile, yargı verme konusunda Hariciler de bu konuda on¬larla uyum içinde olmuş, aynı görüşü paylaşmışlardır. Söz¬gelişi:

Mesele hakkında şöyle söylüyorlar:
"Kebair (büyük günah) işleyen kimseler ebedi olarak cehennemde kalacaklardır; ne şefaat ne de başka bir gerekçe ile oradan çıkarılabileceklerdir." Onlara göre:
"Allah'ın bir kimseyi yaptığı günahtan ötürü önce ceza¬landırıp ardından ona sevap vermesi imkansızdır. Bu nedenle derler ki: "Büyük günah işlemekle bütün iyilikler hükümsüz kalır."

Halbuki sahabe ve ehli sünnet ve cemaat taraftaları, bü¬yük günah işleyen kimselerin cehennem azabından çıkabi¬lecekleri ve kendilerine şefaat edileceği görüşündedirler. Tek bir büyük günah işlemek daha önceden yapılan iyilik¬leri tamamen yok etmez. Yalnz Ehli Sünnefe göre büyük gü¬nah işlendiğinde, bu günaha mukabil bir iyiliğin yok olması¬na neden olur. Bütün iyilikleri, küfre düşmenin dışında hiç¬bir büyük günah tamamen yok etmez; tevbenin dışında bü¬tün kötülüklerin yok edilmediği gibi. Sözgelişi büyük günah işleyen bir kimse, iyilikle işlediği ve bunlarla Allah'ın rıza¬sını elde etmek istediği zaman, bu yaptıklarına karşılık, iş¬lediği büyük günahlar nedeniyle ilahi cezaya çarptırılmayı hak etse bile Allah ona sevap verir.

Nitekim Allah hırsızlık yapan, zina eden, birbirini öldüren müminler ile isim ve ahkam konusunda küfre düşen kafir¬lerin hükmünün arasını ayırmıştır. Rasulullah (s.a.v.)'tan ge¬len mütevatir sünnet ile sahabenin icmaı başka yerlerde daha genişçe irdelendiği gibi, bunun böyle olduğuna işaret eder.

Cenab Hakkın:
"Allah sadece muttakilerin yaptıklarını kabul e'der. (Maide: 5/27)
Ayeti Üzerinde alimlerin tartışmaları da bu kabilden bir tartışmadır.
Sözgelişi Hariciler ve Mutezile'Ierin görüşüne göre "Bü¬yük günah işlemeden mutlak takva sahibi olan kimselerden başkasının yaptığı iyilik kabul edilmez." Mürcielere göre "Şirkten sakınan kimsenin yaptığı iyilik ancak kabul edilir." Bu görüşleri ile onlar büyük günah işleyen kimseleri de "Muttakiler" kapsamına dahil etmektedirler. Oysa Ehli Sün¬net ve'1-Cemaat taraftarlarına göre Allah'tan korkarak Al¬lah'ın emrine muvafık sadece Allah için amel yapan ih-laslı kimselerin yaptıkları ameller kabul edilecektir. Kim tak¬va Ölçülerine uygun amel ederse bu amel mutlaka kendisin¬den kabul edilecektir başka konularda asi olsa bile... Kim amel ederken takva ölçüsünü dikkate almazsa, başka konu¬larda itaatkar olsa bile, bu yaptığı amel kendisinden kabul edilmez. [124]

Günahların Bir Kısmını Bırakıp Bir Kısmından Tevbe Etmek Sahih Bir Davranıştır:

Günahların bir kısmını bırakıp bir kısmından tevbe etmek olumlu bir harekettir. Bu, emredilen iyiliklerin bir kismuıı yapıp bir ksmını bırakmak gibidir. Ancak bunlar, imanın baş¬ka amelleri yapmakta şart koşulduğu, yapılan bir eylemin sahih olması için gereken bir amelin terk edilmesi söz konusu olduğu zaman doğrudur. Nitekim Kur'an bu hususu şöyle ifade etmiştir:
"Kim de ahireti ister ve inanarak ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı vardır."
(İsa: 17/19)
"Erkek ve kadından her kim inanmış olarak salih bir iş yaparsa, onu dünyada hoş bir hayatla yaşatırız. Ahirette ise onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz." (Nahl: 116/97)
"Sizden kim dininden döner ve kafir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyada da ahirette de boşa çkmıştır ve onlar ateş halkıdır; orada sürekli kala¬caklardır." (Bakara: 2/217) [125]

Kafir tevbeye muhtaç mıdır?

Günahkar olan bir kimse, günahlarının bir kısmından tevbe ederken bir kısmından tevbe etmezse bu durumda yapılan tevbe yalnızca, tevbe edilen günahın bağışlanmasını gerekli kılar. Ama bu günahlardan tevbe edilmeyen günah¬ta kişi, günahından tevbe etmeyen kimsenin durumunda oluduğu gibi, işlemiş olduğu o günah üzerinde kalır. Bir değişiklik söz konusu olmaz. Doğrusu bu hususta herhangi bir tartşmanm olduğunu bilmiyorum. Ancak bir kafirin müslüman olması durumunda, mesele farklı bir boyut kazan¬maktadır. Çünkü söz konusu kimsenin müslüman olması aynı zamanda onun küfürden tevbe etmesini de içerir. Bu yüzden müslüman olmakla, tevbe ettiği küfürden ötürü bağışlanır. Fakat burada şöyle bir sorunun gündeme getir¬ilmesi olasıdır: Bir kimse küfür halinde iken işlediği gü¬nahlarından ötürü, müslüman olduktan sonra tevbe etmezse yalnızca müslüman olması bu günahların mağfiret edilmesi¬ni sağlar mı? Bu konuda iki görüş vardr:

1- Kafir bir feimse müslüman olması halinde bütün gü¬nahlar bağışlanır. Çünkü Müslim'in-rivayet ettiği bir hadisi şerifte Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
"islam kendinden önceki vaki olan tüm günahların hükmünü) düşürür.[126]
Öte yandan Cenab Hak şu ayette de şöyle buyurmaktadır:
"(Ey Muhammed O küfredenlere "eğer küfürlerine ve düşmanlıklarına son verirlerse, geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle." (Enfal: 8/38)

2- O dönemde işlediği günahlarından tevbe etmediği sürece yalnız müslüman olmakla, tüm günahlarından bağışlanmayı hak edemez.
Sözgelişi bir kimse müslüman olduğu zaman, küfürde değil de kebair (büyük) günahlar işlemeye devam ederse, söz konusu kimsenin bu noktadaki hükmü, büyük günahlar işleyen kimsenin durumu gibidir. Metedoloji ve delil kita¬pları bu hususun böyle olduğuna işaret eder. Çünkü Rasu-lullah (s.a.v.) Hakim b. Hizam'in:

"Ey Allah'ın Rasulu! Cahiliyye döneminde işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulacak mıyız?" sorusuna şöyle ce¬vap vermişti:

"Sizden müslüman olduktan sona güzel davranan bir kimse, cahiliyye döneminde işlediği eylemlerden so¬rumlu tutulmayacaktır. Ancak müslüman olduktan son¬ra da kötü davranan kimse müslüman olmadan önce ve müslüman olduktan sonra işlediği bütün günahlardan so-rumlu tutulacaktır.[127]

Bu hadis müslüman olduktan sonra ihsan üzerine hare¬ket eden kimsenin, cahiliyye döneminde işlediği günahların¬dan ötürü tabi tutulması gereken sorumluluğun kaldırılaca¬ğı, buna karşılık, muhsince davranmayan kimsenin sorum¬luluklarının kaldırılmayacağına (günahlarının bağışlanma¬yacağına) işaret etmektedir. Kişi müslüman olduktan son¬ra ihsan üzere bir hayat yaşamıyorsa, önceki ve sonraki tüm günahlarından sorumludur; günahlarından tevbe etme¬diği sürece de muhsin değildir. Çünkü az önce de kaydet¬tiğimiz gibi Cenab-ı Hak:

"(Ey Muhammed), küfredenlere, eğer küfür ve nifak¬larına son verirlerse, geçmişte yaptıkları günahların bağışlanacağını söyle." (Enfal: 8/38) Buyurmuştu.
Görüldüğü gibi bu ayet, bir günaha son veren kimsenin geçmişte yaptığı yalnızca o günahının bağışlanacağına işa¬ret ediyor; geçmişte yapılan başka günahların bağışlanma¬sına değil. Çünkü başka günah için şöyle diyen kimsenin gö¬rüşü burada gündeme gelmektedir: "Eğer sen günah işleme¬ye son verirsen geçmişte yaptıkların bağışlanır." Bu ve benzeri ifadelerden "sen şu işe son verirsen geçmişte bu işi yapman dolayısıyla kazandığın günahını bağışlarım; sen birşeye son verdiğin zaman geçmişte o şeyi yapmandan ötürü kazandığın günah bağışlanır" Bunun benzeri bir anlamı şu ifade şeklinden çıkarmak mümkündür: "Eğe tevbe eder¬sen" oysa bu ifadeden şu anlaşılmaz: Senin bir günaha son vermen ile geçmişte yaptığın o günahından başkaları da af edilir.

Rasulullah'm (s.a.v.) biraz önce kaydettiğimiz sözünde: "İslam kendisinden önce vaki olan günahları ve sorumlu¬lukları düşürür;" demiştir. "İslam kişinin kendisinden önce¬ki yapılan eylemlerle ilişkini keser." hadisine gelince bu hadis, Amr b. el-As, müslüman olduğu sırada, Resululah'a (s.a.v.) geçmişte yaptığı günahların bağışlanıp bağışlan¬mayacağını sorduğunda ona verdiği şu cevaptır:

"Ey Amr, sen bilmiyor musun, İslam, kendisinden önce vaki olan günahlardan doğan sorumluluğu düşürür. Tevbe, önce yapılan günahı düşürür; hicret, kendinden önce yapılan günahların sorumluluğunu düşürür."
Biliyoruz ki tevbe, sadece kendinden tevbe edilen gü¬nahın bağışlanmasını gerektirir; bütün günahların mağfiret edilmesini değil. [128]

Mutlak Tevbe

însan bir günahı işler ve ondan tevbe eder. Bazan insan, işlediği günahı belirtmeden kayıtsız şartsız, mutlak anlam¬da tevbe eder. Ne varki insanın amacı genel anlamda bir tevbe etmekse bu, günah olarak görülen bütün eylemleri kap¬sar. Çünkü genel tevbe, emredilen fiilî yapmak, sakıncalı fi¬ili terketmekle genel bir kararlılığı içerir. Bunun gibi genel anlamda bir pişmanlık da bütün sakıncalı eylemleri içerir.

"pişmanlık" kavramı ile ilgili olarak şöyle denilmekte¬dir: Pişmanlık, itikadi ya da iradi (istem) konulardadır. Ya¬da: insana zarar veren eylem olması nedeniyle, insanın canını yakan eylemler konusunda olur. Çünkü kalp, yapılan işin zararlı olduğu bilincine vardığı zaman, yapılan bu işin kötü eylemlerden olduğu bilgisi meydana gelir. Bu durum, itikadi konularda söz konusudur, bu tür eylemin, yapan kimse tarafından çirkin görülmesi ise iradi (îstem) konu¬lardandır. Bu eziyet meydana gelir. Bu da gam, keder gibi psikolojik acı veren eylemlerdendir. Buna karşın insana tad ve ruhi sevinç veren eylemler de vardır ki, bunlar da in¬sana ruhi haller kazandıran eylemler kapsamındadır itikad ve iradi eylemlerden değildir.

Oysa felsefeciler ve onların yolundan giden bazıları şöyle diyorlar: "Tad, güzel ve uygun olanın algılanmasıdır, acı ise insana nefret veren şeyin algılanmasından doğan bir duygudur."
Bu görüş yanlıştır; çünkü tad ve acı, insan ruhuna uygun ve aykırı düşen eylemlerin algılanması ardından meydana ge¬len iki farklı durumdur. Mesela sevgi, insan ruhuna hoş gelen bir duygudur. İstekle yenilen yemek gibi. Burada üç farklı durum söz konusudur;

1- Sevgi; örnek yemeğe istek duymak.

2- Bu yemekten meydana gelen tad. Oysa tad isteğe ve yemeğe istek duyan kimsenin zevkine terstir. Belki tad, yemeğe istek duyan kimsenin tatmasının meydana gelme¬sidir; iştah duyanın bizatihi tatması değil.

Mekruh (hoş görülmeyen) şeylerde de durum aynıdır.
Sözgelişi bırşeyi çirkin görmek birşeydir, onun mey¬dana gelmesi ise başka birşeydir; bu çirkin olan eylemden ruhsal acının meydana gelmesi ise üçüncü bir durumdur.

Allah sevgisine ehliyet kazanmış arif kimselerin elde ettikleri nimet ve sevinçler de aynı kapsama dahildir. Mesela onların Allah için sevmeleri bir durum, sevgilinin anıl¬masından meydana gelen sevab başka bir durum; bu zikir ile ruhsal bir lezzetin meydana gelmesi ise üçüncü bir durum¬dur.

Kuşkusuz sevgiliyi duyumsamak için sevginin bulunması şarttır. İştihayı duyumsamak için şehvetin şart olması gibi. Ne var ki tad almada şart koşulan duyumsama, sevgide şart koşulan duyumsama biçiminden farklıdır. Bu ikinci duruma algılama, zevk alma, vecd ve visal hali denilir, batını olsun zahirî olsun sevgilinin algılanabilmesi durumu bu kavram¬larla anlatılır. Daha sonra bu algılama zevki, tad almayı gerektirir. Lezzet ise açıktan ya da gizli olarak canlı kimse¬nin duyumsadığı bir durumdur. Nitekim Rasuluilah bir ha¬dislerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Allah'ın Rablığına, İslam'ın din olduğuna ve Mu-hammed'in nebiliğirte razı olan ve bunları kabul eden kimse imanın lezzetini tadar.[129]
Öte yandan Buhari ve Müslim'in kaydettiği bir hadiste ise Resullulah (s.a.v.) aynı konuda şöyle buyurmuştur:

"Şu üç özelliğe sahip olan kimse imanın lezzetini duyar."

1- Allah ve Rasulü, kendisine herşeyden daha sevgili olan kimse,

2- Bir kimseyi yalnız Allah için seven kimse,

3- Allah kendisini kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmaktan daha tehlikeli bulan kimse.

Bu hadislerinde Resulullah (s.a.v): "Allah'ın Rablığına, islam'ın din olduğuna ve Muhammed'in nübüvvetine rıza göstererek onları kabul eden kimsenin imanın tadını tada¬cağını; Allah'ı ve Resulü'nü herşeyden daha çok sevmeyi başaran, bir kişiyi başka bir amaçla değil yalnızca Allah için seven; imanın karşıtı olan küfre düşmeyi ateşe düşmek kadar çirkin ve tehlikeli bulan kimsenin yüreğinde imanın tadını bulacağını", açıklamaktadır. İşte bu imanı sevmek, küfrü çirkin ve tehlikeli görmek, rıza ve kabulün imanın lezzetini tatmayı gerekli kıldığı gibi imanın lezzetini gerek¬li kılar. İşte asıl lezzet budur. Burada kastedilen lezzet kalpte meydana gelen tasdik ve marifetin bizzat kendisi de değildir. Bilakis bu tasdik ve marifetin sonucu, onun se-meresi ve gerekçesidir. Bu kavramlar birbirini gerekli kılan olgulardır. Ruhsal lezzet ancak sevgi ve zevkin bulunması durumunda meydana gelir. Şayet böyle olmazsa, kim bir şe¬yi sever lakin ondan bir zevk duyamazsa bu sevgiden hiç¬bir tad alamaz. Tıpkı istekle yemek yediği halde ondan bir zevk alamadığı gibi. Yada bunun tersi durum olursa, yani bir kimse sevmediği birşeyi istemediği bir duyguyu tattığı za¬man olduğu gibi, bundan da bir tat alamaz. Ancak insan bir-şeyin sevgisi ve zevkini bir araya getirebildiği

zaman, bun-. dan sonra bir lezzet meydana gelir ve o kimse de o lezzeti tadabilir.
Şayet insan birisine buğz etse ye bu buğzun zevkini tat-.sa, bundan acı meydana gelir. Sözgelişi günaha buğzeden (kızan) kimse onu yapmazsa pişman olmaz. Günaha kız¬mayan kimse onu işlediğinden dolayı pişmanlık duymaz. İn¬san günahı işlediği ve onun, kızdığı eylemlerden olduğunu ve kendisine dünyada ve ahirette zarar vereceğini anladığı zaman, bu günahı işlediğinden dolayı büyük bir pişmanlık duyar. Nitekim Müsned'de İbn Mesu'd, Resulullah'm şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Pişmanlık bir çeşit tevbedir.[130]

Umumi Tevbe:

Bütün bu hakikatler açıklığa kavuştuktan sonra denile¬bilir ki, kim umumi (kayıtsız şartsız tüm günahlarını kaste¬derek) olarak tevbe ederse, bu tevbe o kimsenin bütün gü¬nahlarının bağışlanmasını gerektirir. Günahlarını açıkça belirtmezse ancak bu belirsizlik söz konusu umumi tevbe ile çelişirse, bu durumda tevbeyi belirli kılmak gerekir. Bu, şu¬nun gibidir: Bazı günahlar vardır ki, tevbe edene kimse bu günahı tevbesinde belirtmezse, o günahı işleme istenci (ira¬desi) güçlü olduğu ya da o yaptığının çirkin bir eylem değil, güzel bir eylem olduğuna inandığı için, o günahtan tevbe et¬miş olmaz.

Şayet o günahı belirttiği halde ondan tevbe etmezse, bu belirleme tevbe kapsamına girmez. Ama tevbe sırasında günahı olduğu gibi belirtip dile getirirse, o günahtan tevbe etmiş olur. Çünkü umumi olarak yapılan tevbe o günahı da kapsamış olur böylelikle.

"Mutlak tevbe" kavramına gelince, yani kayıt ve şarta bağlamadan yapılan tevbe türü, kısaca yapılan bir tevbe türüdür. Bütün günahlardan tevbeyi içermez. Mutlak ifade biçiminde olduğu gibi bu tevbe türü, bütün günah türlerinin bu tevbe kapsamına girmesini gerekli kılmadığı gibi, o gü¬nahların o kapsama girmesini de engellemez. Ne ki böyle bir tevbe, bütün günahların bağışlanmasında da neden olabilir. Her iki durumun vukuu da mümkündür. Umumi tevbe bunun tersinedir. Çünkü umumi tevbe (günahların tümüne birden tevbe etmek) bütün günahların affedilmesini gerekli kılar.

Gerçi insanların çoğu, tevbe sırasında çirkinlikle nitele¬nen günahlardan bir kısmını ya da dil ve el ile yapılan hak¬sızlıklardan bazısını belirtir. İmanın bölümlerinden ve hakikatlerin açıktan ve gizliden yerine getirmesi emredilen fiillerden bazısını terketmesi insana, bazı çirkin eylemleri işlemekten daha büyük zarar verir. Çünkü, kulun gerçek mü'min olmasını salayan iman hakikatlerinden Allah'ın emrettiği fiiller bazı görünür günahları terketmekten daha yararlı olur. Allah'ı ve Resulünü sevmek gibi. Bu, fiilen yapılan iyiliklerin nesinden daha büyük değerdedir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) zamanında içki içen bir adam, Rasulul-lah (s.a.v.)'in huzuruna getirildiğinde, içki içmesi nedeniyle Rasulullah ona had uyguladı; gerektiği kadar sopa attırdı. Bu suçu birkaç kez işleyince o kimseyi yine Rasulullah'ın huzuruna getirdiler. Resulullah (s.a.v.) da yine dövülmesi¬ni buyurdu. Bu sırada adamın birisi suçluya lanet etti. bunu duyan Rasululah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Ona lanet etme, çünkü o, Allah ve Rasülünü sever.[131]

Görüldüğü gibi Rasulullah (s.a.v.) söz konusu kimse iç¬ki içmeye devam etmesine rağmen ve içki konusunda on sınıf insanı lanetlediği halde Allah'ı ve rasulü'nü sevdiği için ona lanet edilmesini yasaklamıştır. Halbuki şu hadisinde on sınıf insana içki nedeniyle lanet etmiştir.

"İçkiye, onu sıkana, sıktirana, içene, içenlere hizmet edene, taşıyana, kendisine taşınana, satana, satın alana ve ondan kazanılan parayı yiyene lanet olsun. [132]

Burada lanet kavramı mutlak (kayıtsız) kullanılmıştır. Kendisine lanet edilmesinden korktuğu için bu lanetin edilmesine mani olan engelin yerine konulacak belirli bir laneti gerekli kılmaz.
"Genel anlamda tekfir" ve "genel anlamda tehdit" etme olayı da bunun gibidir. Bu nedenle kitab ve sünnette yer alan mutlak manada tehdit konusunda engellerin tamamen or¬tadan kalkıp şartların sabit olması şart kılınmıştır. Bu nedenle bütün müslüman alimlerin ittifakıyla günahlardan tevbe eden kimse o tehdite dahil değildir; bunun gibi kötülüklerini silen iyilikleri olan kimse, kendisine şefaat edilen ve Allah tarafından bağışlanan kimse de bu mutlak tehdite

muhatap değildir. Çünkü tevbe, kötülükleri silen iyilikler, kefaret yerine geçecek belalar nedeniyle, cezası cehenneme düşmek olan günahlar ortadan kalkar, (Bunların hepsi dünyevi cezalardır) Aynı şey berzah aleminde yaşanacak şiddetli hayatta, kıyamette arasat meydanında meydana gelir. Aynı Şekilde mü'min kimsenin duasıyla da günahları yüzünden çarptırılacağı ceza ortadan kalkar: Rasulullah'a salat ve se¬lam getirme, şefaat edenin kendi yolunda gidene şefaat etmesi, şefaatçılann efendisinin bizzat şefaat etmesi ile gerçekleştirilir bu durum.

Bu durumda, hangi günahtan tevbe edilirse, o günahın gerekli kıldığı ilahi ceza da ortadan kalkar. Kişi tevbe etmediği sürece, tevbe edilmeyen günahlar için konulan hüküm o kimse için uygulanır. Günah yüzünden bir zorluk meydana geldiği zaman, o günahı işleyen kimse, bir kıs-mından tevbe etmesi halinde, tevbe ettiği Ölçüde o zorluk hafifletilir. Kendisinden tevbe edilmeyen günah ve umumi tevbe eden kimsenin durumu bunun tersinedir.

Kaldıki insanlar çoğu durumlarda, çok muhtaç olmalarına rağmen umum (tüm günahlarına) tevbe etmezler. Halbuki her durumda kulun tevbe etmesi vaGİbtir. Çünkü o, yapılması Allah tarafından emredilen bir işi terketme ya da sakıncalı bir işi yapma konusunda sınırlan aşarak sürekli yanlış içinde düşer. Bu yüzden kulun her zaman tevbe etmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

Şu soruya gelince: Gerçek gerçek özgürlüğün, yaratık¬lardan birşey ummayı tamamen kesmenin ardından gelmesinin nedeni nedir. Kalbin onlarla tamamen ilşikisini kesip yalnızca Allah'a bağlamanın gerekçesi nedir?
Bu soruya kısaca şöyle cevap verilebilir:
Bunun başlıca nedeni uluhiyyet ve rububiyet noktasında tevhidi (bu niteliklerin yalnızca Allah'a ait olduğu hususu) gerçekleştirmektir.

"Rububiyetin tevhidi" Allah'tan başka yaratıcının ol¬madığı, ondan bağımsız hiç kimsenin hiç b;r işi yapamayacağı, aksine onun dilediğinin olacağı, dilemediğinin olma¬yacağı gerçeğim idrak etmek ve kabul etmektir. Nitekim Al-lah'ın dışındaki her varlık bir neden belirlediği zaman ona yardımcı olacak ya da onu o işi gerçekleştirmekten engel¬leyen bir ortak mutlaka gereklidir. Allah'ın dışındaki bir can¬lıdan herhangi bir işi yapması istendiği zaman, ondan bağım¬sız olarak ve kendi başına takdir edemeyeceği bir iş isten¬miş olur. Nitekim, kuldan kendi istemiyle gerçekleştirece¬ği bir işi yapması istense bile bu işi, Allah'ın kendisine yardımı olmadan gerçekleştirmesi mümkün değildir; insan kesin iradesi ve tam kudretiyle bir işi

meydana getirmeye yönelse bile bu böyledir. Çünkü tam kudret (yapabililir-lik) ve kesin istem (irade) bulunsa bile dıştan bir takdir edenin mutlaka bulunması gerekir.
Aslında yalnızca Cenab-ı hakk'ın dilemesi, her istediği ni gerçekleştirebilmeyi gerektirir. Çünkü yalnızca Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz. O'nun dışında hiç bir var¬lığın tek başına iradesi birşeyin gerçekleşmesini gerekli kılmaz. Ancak olmasını istediği birşey, dışarıdan bir takdiredenin takdiriyle olur. Eğer Rab bu hususta ona yardım etmezse kesinlikle yapmak istediğini gerçekleştiremez.

Kısaca tek başına kulun iradesi Allah'ın dilemesi olmadan hiçbir şeyi meydana getiremez. Nitekim Cenab-ı Hak konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Aranızdan müstakim olmak dileyenler için."
"Alemlerin Rabb'i Allah dilemedikçe siz bir şey dile¬yemezsiniz. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir."

"Dilediğini rahmetine sokar, zalimlere de acı bir az-ab vardır. (İnsan, 76/28-31)

"Dileyen onu düşünür, öğüt alır."

"Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. O, takva ve mağfiret ehlidir. (Müddessir, 74/55-56)
Yaratıktan birşey uman, elde etmek istediğini kalbi ile o yaratıktan diler. Oysa söz konusu yaratık bu konuda acizdir. Ayrıca bu davranış Allah'ın kesinlikle bağışlamayacağı şirktir. Allah'ın kullarına olan ihsanı ve olağanüstü nimeti onlarm kalbini tevhidden çevirecek, şirki talep etmekten on¬ları engellemesidir. Ayrıca kul, uluhiyyet sıfatını yalnızca Allah'a Özgü kılmayı başarması halinde dünya ve ahiret saadetini elde etmiş olur. Bu durumu gerçekleştiremeyen¬ler hakkında Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır.:

"İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzere ya¬tarken, otururken, yahut ayakta bize yalvarır; ama biz onun darlığını açıp kaldırınca sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamiş gibi hareket ed¬er. İşte müsriflere, yaptıkları iş börlesine süslü gösteril-miştir."(Yunus: 10/12)
"Denizde size boğulma korkusuna benzer bir sıkıntı dokunduğu zaman, O'nun dışında bütün yalvardık-larmız kaybolur. Fakat o sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine Allah'ı bırakıp tanımaktan yüz çevirirsiniz. Gerçek¬ten insan nankördür. (İsra: 17/67)
Böyle durumlarda insan için Allah'ın birliğine delalet eden delil hasıl olur.

Nitekim Cenab-ı Hak müşriklerin de başlangıçta herşeyin yaratıcısı olarak Allah'ı kabul ettiklerini, ama daha sonra or¬tak koştuklarını, ortak koşmadan yalnızca O'na ibadet etmediklerini bildirmektedir:

"Deki: "biliyorsanız dünya ve içinde bulunanlar ki¬mindir?"

"Allah'ındır," diyecekler. O halde düşünüp ilk kez yaratanın ikinci defa yine yaratabileceğini anlamıyor musunuz? de.
"Yedi göğün Rabbi ve büyük arş'ın rabbi kimdir" de.
"Allah'ındır, "diyecekler. O halde O'nun azabından korkmuyormusunuz" de.

"biliyorsanız söyleyin, herşeyin melekutu ve yöneti¬mi elinde olan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollanmaya muhtaç olmayan kimdir" de.

"Herşeyin yönetimi Allah'a aittir," diyecekler.

"O halde nasıl büyüleniyorsunuz" de. (Mü'minun: 23/89)

"Andolsun onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim sizin yararınıza çalışmak için boyun eğdirdi" desen:

"Allah" derler. O halde nasıl döndürülüyorsunuz? (Ankebut: 29/61)

Kuran- Kerim'de bu konu ile alakalı bir çok ayet vardır. Allah'ın kullarına sunduğu nimeti tammalamasımn bir diğer göstergesi, onlara bazı zorluklar ve sıkıntılar indirerek on¬ları kendi birliğine sığındırması böylelikle dini yalnızca ona özgü kılarak ihlasla sadece ona dua etmelerini onun dışında hiç kimseden hiçbir şey dilememeleri ve kalplerini yalnızca ona bağlayıp, onun dışında hiç kimseye bağlama¬malarını sağlamasıdır. Böylelikle kullar yalnızca Ona yaslanıp yalnızca ona güvenle ve yönelme neticesini elde et¬miş, imanın lezzetini ve zevkim tatmışlardır. Şirkten uzak kalma hususu ise Allah in insanlara lütfettiği hastalık, kor¬ku ya da kıtlığın giderilmesi yahut geçim darlığını giderip yerine bolluk meydana getirmesinden çok daha büyük bir ni¬mettir. Çünkü bu sayılanların hepsi kafirlerin müslümanlar-dan daha fazlasını elde ettikleri bedensel ve dünyevi ni¬metlerdir.

Dini yalnızca Allah'a has kılan ihlaslı tevhid ehlinin el¬de ettiği dünyevi ve uhrevi nimetlere gelince, bunların yü¬celiğini, sınırlarını sözle anlatmak, erdemlerini akılla belir¬lemek mümkün değildir. Zira her mü'minin, imanı ölçü¬sünde bu olağanüstü nimetlerinden nasibi vardır. Bundan do¬layı geçmiş düşünürlerden bazısı şöyle demiş: ,"Ey insa¬noğlu, Efendinin kapısını ne kadar çok çalarsan ihtiyacın o kadar erken ve o kadar bol karşılanır."

Aynı bağlamda bazı şeyhler de şöyle demişler.
"İsterim ki Allah'a ihtiyacım olsun da Ona dua edeyim; bu vesile ile bana onu bilme ve ona yakarma lezzetini tad-ma imkanlarını açsın; bununla beraber nefsimin bu dua et¬meyle eyleminden yüzçevirmesi korkusuyla karşılanmasını dilediğim ihtiyacımın erken verilmesini İstemem. Çünkü ne¬fis haz almaktan başka bir amaç gütmez. Hazzı tadınca hemen ondan yüz çevirir."

Yahudilere ait bazı kaynaklarda ise şöyle denilmiştir:
"Ey insanoğlu! Bela benimle senin aranı birleştirir. Afiyet ve esenlikte olmak ise seninle nefsinin arasını birleştirir."
Bunun benzeri anlamlı (veciz) sözler hayli çoktur.
Mü'min kimsenin bunları açık ve gizli duyularla algıla¬yabileceği, tadabileceği kadar mevcuttur. Bu anlattıklarımız hakkında az ya da çok bilgisi deneyimi bulunmayan hiç bir mü'min yoktur. Bunların hepsi tadılmadan bilinmeyen ma¬nevi olgular ve manevi lezzetlerdir. Burada kullanılan "zevk" kavramı, her ne kadar bazıları onu aslında dil ile tatmaya özgü kılınan bir kavram sanıyorsa da kitab ve sünnette kullanılışı, insanın ruhsal yapısına uygun veya ters düşen şeyi duyumsatma hususunda kullanılan bir kavramdan da¬ha genel anlam içerdiğinde işaret etmektedir. "İhsas" kavramında olduğu gibi. Bu kavram da diğeri gibi normalde beş duyu organı ile duyumsanan hususlarda kullanılışından daha kapsamlı bir anlam alanına sahiptir. İşin bir de batın (içsel) yönü vardır.
Sözlükte bu kelimenin aslı "ruyet( görmektir)
Şu ayette kullanıldığı gibi:

"Şimdi onlardan hiçbirini görüyor musun?" (Meryem, 19/98) öte yandan "zevk" kavramı da Kuran-ı kerim'de şu an¬lamlarda kullanılmıştır:

1- "Bunun üzerine Allah o kente açlık ve korku el¬bisesini giyme acısın taddırdı. (Nahl: 16/112)
Görüldüğü gibi ayette korku ve açlık tadılan olgular olarak ifade edilmiştir. Ve o kente elbise nisbet edilerek, açlığın ve korkunun giyilmesi anlatımıyla, elbise,.onu giyen kişiyi kuşattığı gibi açlığın ve korkunun da o kenti öylece kuşattığı anlatılmıştır. Halbuki "acı duyma" olgusu bunun tesinedir. Çünkü acı insanın bütün algılama alanlarını kuşat¬mayı yalnızca bazı yerlere özgü kalır. Şu ayetler buna örnek¬tir.
"Siz, acı azabı tadacaksınız. (Saffat:38/38)
"Tat, çünkü sen kendince üstün, şerefliydin." (Duhan: 44/49)
"O gün yüzü koyun ateşe sürüklenecekler "cehenne¬min dokunuşunu tadın." diye" (Kamer: 54/48)

"Orada ölümü tadmazlar. (Duhan: 44/57)
"Orada ne bir serinlik, ne içilecek bir şey tadmazlar."
"Yalnızca kaynar su ve irin." (Nebe: 78/24-25)
"Belki dönüp yola gelirler diye, mutlaka onlara o büyük azabından ayrı olarak yakın azabı da tattıra¬cağız." (Secde: 32/21)
Öte yandan aynı kavramla alakalı olarak Resululah (s.a.v.) da şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın Rabhğına, islamın din olmasına ve MuT hammed'in NebÜiğine razı olup kabul eden kimse ima¬nın lezzetini tatmıştır."

Bunun dışında "zevk" kavramının insan pisikolojisine uy¬gun ve ters düşen konularda kullanıldığı da bir hayli çoktur. Şu hadiste olduğu gibi.
"Şu üç özellik kendisinde bulunan kimse imanın lezze¬tini yüreğinde bulur." Bu hadise önceki sayfalarda değinilmiştir.
Mü'min bir kimsenin imanın lezzetini yüreğinde bul¬ması ve imanın lezzetini tatması gibi deyimleri, bu vecd halini elde eden kimseler ancak anlayabilir.

Bu zevki tadan kimseler birbirleri arasıda farklı derece¬lerdedirler. Bu zevki iman ehli olan kimseler ancak kalple¬rini tevhidi bir tecdidden gecikip Allah'ı birlediklerinde, şirkten arınmış ve ihlas ile dini yalnız ona özgü kılarak başkasına değil sırf ona yöneldiklerinde, birşeyi ancak onun için sevdiklerinde, yalnız ona güvenip ona bağlandıkların¬da yalnız onun için dost olup onun için düşman oldukların¬da başkasından değil sadece ondan dilediklerinde onun dı¬şında hiç kimseden birşey ummayıp yalnızca ondan umduk¬larında sadece ve sadece ondan korktuklarında elde ederler. Bütün bunların yanı sıra bu kimselerin yapması gereken diğer görevler de vardır. Şöyle ki: Yalnızca ona ibadet ed¬er yalnızca ona yardım dilerler. Halk arasında Hak ile olur¬lar; halkın yan\nda tutku ve dizginlenemeyen arzılarına ye¬nik düşmezler;

Allah'ın iradesinde kendi iradelerini ifna (yok) ederler; O'nun sevgsinde erirler. Onun korkusu kar¬şısında başka korkuları yok eder. O'ndan ummanın karşısında başkasından umma duygusunu izale ederler; ona dua et¬menin yanı sıra bir başkasına dua etmezler.. Bütün bu olgular, ancak nasibi olan kimselerce denenir, tadılır ve öylece anlaşılır. Herkes bunları nasibi ölçüsünde anlar. Mü'min olup da gücü nisbetinde bu olgulardan pay almayan hiç kimse yoktur. İşte Allah'ın kendisi ile rasullar gönderdiği adına ki¬taplar indirdiği ki Kur'an. bunların zirvesidir İslam'ın hakikati budur....
En iysini ve en doğrusunu bilen şanı yüce olan Allah'tır. [133]

[1] Ahmed Müsned: 1/170; Tirmizi: 5/529;
Nesai Amel'ül-yevm vel-Leyle: 656; Hakim Müstedrek: 1/505, 2/383.
[2] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 3-4.
[3] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 4-5.
[4] Buhari Da'avat: 7/149; Tevhid: 8/197; Edeb: 196; Müslim: 1/521; Ebu Davud Tatavvu: 2/77; îbn Mace İkame: 1/435; Ahmed Müsned: 2/264.
[5] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 5-6.
[6] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 6.
[7] İbn Mace İkame: 1/295; Dua: 2/1264; Ebu Davud Namaz: 1/501; Ahmed Müsned: 3/474
[8] Nesai Kitab'üs-Sehv: 3/54. Ata b. Saib babasının şöyle dediğim naklediyor: Ammar b. Yasir bizimle kısa bir namaz kıldı. Orada bulunan¬lar namazı niçin kısaltarak kıldığını sordular, şöyle cevap verdi: Ben ora¬da Rauslulah'dan dinlenilen duayı okudum. Ammar oradan kalkınca, aralarından birisi onu izleyerek okuduğu duanın hangi dua olduğunu sordu. O da şu duayı okudu:

"Allah'ım! Senin, gaybi bilgin ve yaratıkların üzerine olan gücünle senden diliyorum; hayat benim için hayırlı olduğunu dieldiğin sürece be¬ni yaşat; ölüm benim için hayırlı olduğunu bildiğin zaman da beni öldür. Allah'ım görünen ve görünmeyende senden korkmayı senden isterim. Rı¬za ve gazabında hak kelimeyi senden dilerim. Fakirlik ve zenginlikte doğ¬ru yolu senden İsterim. Senden bitmeyen nimet, kesintiye uğramayan göz aydınlığı, kazadan sonra rıza, ölümden sonra hoş bir yaşam isterim. Ay¬rıca senin cemaline bakma lezzetini; zarar veren zararlılardan başka ve saptıran fitne olmaksızın sana kavuşma arzusunu senden dilerim. Allah'ım bizi iman sözüyle süsle ve hidayet olmuşlardan kıl"

Bu haber ayrıca şu kaynaklarda yer almaktadır: Hakim Müstedrek: 1/524; İbn Hibban: 509; Ayrıca: Nesai: 3/474; Ahmed Müsned: 4/364. Ha¬disin ravileri güvenilir kimselerdir. Rasulullah'a ait olduğu tesbit edilen bu duanın kelimelerini inkar eden kelamcıların görüşüne iltifat edilme¬miştir.

[9] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 6-8.
[10] Semmun b. Hamza (Semmun b. Abdulah da denilir): Ebu'l-Ha-sen el-Havvas; mezkur olaydan Ötürü kendine yalancı Semmun anlamı¬na gelen: "Semmun-Kezzab" adını vermişti. Ser'i Sakati, Ebu Ahed el-Kaîanüsi ile arkadaşlık etmiş. Sevgiden en güzel söz edenlerden idi. Semmun, Irak'ta yaşayan sufilerin en büyüklerinden sayılır. Cüneyd'den sonra ölmüştür. Bkz: Tabakatu's-Safiye: 195-199; El-Hüye: X/209-314; Tarih-i Bağdadi: 9/234-237; Er-Risalet'ül-Kuşeyriye: .1/133; E!-Bidaye ven-Nihaye: 11/115.

[11] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 8-9.
[12] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 9-11.
[13] İbn Mace: Edeb: 2/1249; İbn Ebi Dünya Kitab'üş-Şükr: 113; Tirmizi Da'avat: 5/262; Nesaİ Amelü'1-yevm ve'1-leyle: 831.
[14] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 11-12.
[15] Tirmizi Fezail'ül-Kur'an: 5/184; Beyhaki Şuab'ül-İman: 567-568.
[16] Malik b. El-Huveyris, Tabiindendir; Mansur'dan rivayet etmiş. Şu'ab'ul-tman: 570.
[17] Hattabi Şe'nud-dua: 207; Fethu'1-Bari: 11/147. Arefe gününde ya¬pılması gereken en faziletli dua hadisi İse şu kaynaklarda yer almıştı: Tir¬mizi Da'avat: 5/3585; Malik Muvatta: 422.
[18] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 12-14.
[19] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 14-16.
[20] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 16.
[21] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 17.
[22] Müslim Misafirin: 1/534-535; Ali b. Ebu Talib Allah Rasülu (s.a.v.) namaza kalktığı zaman şöyle dua ettiğini rivayet etmiş:
"Yüzümü, (özümü) hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim; ben müşriklerden değilim. Kuşkusuz namazım, diğer ibadetlerim, ha¬yatım ölümüm Alemlerin Rabbi içindir. O'nun ortağı yoktur. Ve benim ilk müslümanlardan olmam emredildi. Böylece Allah'ım sen padişahsın. Senden başka ilah yoktur; Sen benim Rabb'im, bense se¬nin kulunum; ben kendime zulmettim ve günahımı itiraf ettim. Günahlarımın hepsini mağfiret eyle. Çünkü günahları mağfiret eden yal¬nızca Sensin. Senden başka hiç kimsenin daha güzeline hidayet etme¬diği ahlakın en güzeline beni hidayet eyle. Senden başka kimsenin be¬ni yüz çevirtmediği

kötülüklerden beni yüz çevirt, uzak tut. Evet, em¬rine hazırım. Bütün hayırlar Senin elindedir; serse Sana ait değildir. Ben Sana aitim ve sana yöneldim. Şanın yücedir; Sana istiğfar eder ve yalnızca sana tevbe ededim" Ayrıca bkz. Ebu Davud: 1/481; Tirmi-zi: 5/485; Nesai: 2/130; Darimi: 282; Ahmed: 1/94-102.

[23] Buhari Da'avat: 7/145-150.
[24] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 18-19.
[25] Hadisi İbn Cerir Taberi, tefsirinde kaydetmiştir: 15/2. 20
[26] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 19-21.
[27] Müslim Sahih: 2/1685.
[28] Müslim 3/2093.
[29] Buhari Dualar: 7/168; Yeminler ve Akidler: 7/229; Tevhid: 8/219; Müslim Zikir: 3/2072.
[30] Tirmizi: 5/599; Beyhaki Delail'ün-Nübüvve: 1/270.
[31] Ebu Davud Sünen: 5/172.
[32] Ebu Davud sünen: 1/542; İbn Mace:'1/287; Ahmed Müsned: 4/155.
[33] Müslim Sahih: 3/2023; Ebu Davud Libas: 4/350;
İbn Mace Zühd: 2/1397; Ahmed Müsned; 2/376, 414, 427-442.
[34] Buhari Peygamberler babı: c.4, s: 132, 133; Müslim Fezail c:2 s: 1846,-tbn Abbas ve Ebu Hueyre'den; Ebu Davud, c 5, s: 51, s: 4669, İbn Ab-bas'tan; Buhari, c: 4, s: 132; Nesai, el-Kübra, c. 7 s. 45, İbn Mesud'dan.
[35] Ahmed. c. 2,451; Hakim, el-Müstedrek, c. 2, s: 485 Ebu Hureyre'den
[36] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 21-27.
[37] Zayıf olduğu tesbit edilen bu hadisiAhraed ve Hakim kaydetmiş¬tir. Ayrıca tahrici için bakınız: Beyhaki Şu'ab'ul-İman: 636.
[38] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 27-28.
[39] Tirmizi, İbn Mace, Ebu Yala ve Beyhaki, Şuabu'1-iman, 12. şube
[40] Buhari Enbiya: 4/112-137; Müslim İman: 1/114; Ahmed Müsned: 1/378-242-444.
[41] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 28-32.
[42] Buharı Kitabu'l-Zekat, c2, s. 130; K i tabu'1-Ahkam, c.8, s 111 Müsüm Kitabu'z-zekatcl s723, h.no: 1045; Beyhaki Şuabu'1-iman 22. bölüm
[43] Buhari Zekat: 2/129; Rekaik: 7/183; Müslim Zekat: 1/729; Ebu Davud Zekat: 2/295; Tirmizi Birr: 41/373; Nesai Zekat: 5/95-96; Darimi Zekat: 384; Ahmed Müsned: 3/367.
[44] Bu hikaye, Beğavi'nİn tefsirinde (4/301) genişçe anlattığı hika¬yenin bir parçasıdır. Anlatıldığına göre, Nemrut tarafından ateşe atılır¬ken Cebrail geliyor ve: "Ey İbrahim! Bir ihtiyacın var mı? diye Halil'in (a.s.) halini soruyor. Halil yukarıda verilen cevabı veriyor. Diyor ki: "Bu sorudan kendini kastediyorsan, sana İhtiyacım yoktur" Bunun üze¬rine Cebrail:'"öyleyse Rabb'inden iste", önerisinde bulunuyor. O da: "Di¬lediğim şeyde o bana yeter zira benim durumumu biliyor" şeklinde kar¬şılık veriyor. İbn Verrak bu son cümleyi: "Tenzİhuş-Şeriat-il-Merfu'a" adlı eserinde zikretmiş: 1/250. Ve İbn Teymİye bu haberin uydurma ol¬duğunu söylediğini yazmış; El Albani ise: "Ed-Daifa" adlı eserinde bu ha¬bere yer vermiş ve haberin aslının olmadığını söylemiş.
[45] Buhari Da'avai: 7/154; Tevhid: 7/177-178; Müslim Zikir: 3/2093; Ahmed Müsned: 1/228, 254, 280, 284, 339, 356.
[46] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 33-35.
[47] Buhari: 1/41; Müslim: 1/61.
[48] tbn Ebu Asım Sünne: 1/9; El-Albani bu hadisin uydurma (mev¬zu) olduğunu söylemiş. Aynı hadisi Ebu Ya'la Müsned'inde kaydetmiş: 1/123, El-Heysemi hadisin ravilerinden Osman b. Matar'ın zayıf olduğu¬nu söylüyor. Zevaid: X/207.
[49] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 36-37.
[50] Nesai Amelü'1-yevm vel-leyle: 429-430; Ebu'l-Aliye hadisi Rasulullah'tan mürsel olarak nakletmiş. Aynı hadisi merfu olarak şu kaynaklar almışlar: Nesai: 427; Hakim Miistedrek: 2/5337; Ebu Davud: 5/182; Darimi î/537 Taberani Mücem El-Kebir: 1586.
[51] Tirmizi Cami: 1/77-78; Müslim: 1/2Q9; Ebu Davud: 1/118-119; Nesai: 1/92; Ahined: 1/19 Öte yandan Nesai AmelrUl yevm vel-leyle ad
le bitirilmesi, namazın iki emirden en faziletlisi olan tevhid-le bitirilmesi içindir. Bunun amaçlanmadığında durum bu¬nun tersinedir (Tevhid öne alınır, dua sona bırakılır). Çün¬kü tevhidin öne alınması daha faziletlidir.
Iı eserinde aynı hadisi Ebu Said'den şu sözlerle rivayet etmiş: "Kim ab-dest alıp ardından: "Allah'ım! Senin şanın yücedir, sana hamdolsun, Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim; Sana istiğfar eder Sana tev¬be ederim" derse bir deriye yazılıp mühürlenir ve kıyamete kadar bu mü¬hür bozulmaz"
[52] Müslim: 1/534-536.
[53] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 37-40.
[54] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 40-41.
[55] Tirraizi: 5/278; Beyhaki Sünen: 10/116; Ed-Dü'ui-Mensur: 4/174.
[56] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 41-43.
[57] Buhari İlim: 1/40; Tevhid: 8/40; Müslim İmare: 2/1512-1513; Tirmizi Fezail; 4/179; İbn Mace Cihadr2/931; Ahmed Müsned: 4/397-405,417.
[58] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 43-45.
[59] Hadîsin aslı da tam tamına böyledir.Müslim hadisi iman bölümünde nakletmiş.
[60] Buharı İman: 1/19; İlim: 1/30; Ahad: S/136; Müslim İman: 1/47.
[61] Buhari 1/18; Müslim: 1/39.
[62] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 45-50.
[63] Müslim, Kitabu'z-zikir, c: 3, s: 2088,
[64] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 50-53.
[65] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 53-54.
[66] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 54-56.
[67] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 56-58.
[68] Hadis, Enes, Abdullah b. Abbas, Ebu Hureyre, Abdullah b. Ebu Evfa ve Abdullah b. Ömer'den rivayet edilmiştir. Beyhaki Şu'ab'ul-îman: 2.
[69] BeyhakiŞııabu'l-iman: 159
[70] Buhari Kitab'ül-Humus: 4/49; Ahmed Müsned: 2/482.
[71] Fethedilen memleketlerden elde edilen mallar.
[72] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 58-62.
[73] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 62-63.
[74] Buhari: 3/36; 6/193; Müslim: 2/1338; Nesai: 8/246-247; İbn Mace: 2/769; Darimi: 555.
[75] Müslim: 1/886-892; Ebu Davud: 2/455-463; İbn Mace: 2/1022-1027.
[76] Ebu Davud: 3/188; Hakim: 3/616; Beyhaki Sünen: 6/339; Ömer b. Abese'den; Ebu Davud: 3/142-143; Nesai: 7/131; Ahmed ve Beyhaki: 6/336-337.
[77] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 63-67.
[78] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 67.
[79] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 67-68.
[80] EI-Atebi, Ebu Abdullah, Muhammed b. Ahmed b. Ahmed b. Ab-dulaziz b. Utbe b. Humeyd b. Atebe b. Ebu Süfyan, el-Emevi e!-Süfya-ni el-Kurtubi, el-Maliki. Endülüs fıkıhçılarından olan bu alimin "el- Atabiye" adlı kitabı vardır. Bazı yolculuklara çıktı ve Sahnun'dan il¬im aldı. Fikhi meseleleri ezberler ve onları bir araya getirirdi. Hadisle¬rin tahriç edilmesini, ayetlerin iniş nedenini oldukça iyi bilirdi. Ancak ri¬vayetlerinin birçoğu nakledilmiştir. Bkz: Tarih-i Ulema-İl Endülüs: 2/6-7; es-Siyer: 12/335-336; El-Vafi: 2/30; Tertib^l-Medarik: 3/144-146; Ed-Dibac'ül-Mezheb: 238.
[81] Taberani el-Kebir, Ebu Ümame'den, Heysemi, El-Hasen b. Di¬nar'ın Metruk-ul-Had İs (rivayet ettiği hadisler kabul edilmeyen) birisi ol¬duğunu söylemiştir. Bkz: Mecma'uz-Zevaid? 1718.
[82] Beğavi Şerh'üs-Sünne: 1/213.
[83] Buhari Kitab'ül-Eymen ve'n-Niizur: 7/218; Ahmed Miisned: 4/336.
[84] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 68-75.
[85] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 75-77.
[86] Buhari Tevhid: 8/375; Müslim İman: 1/160; Tirmizi Tefsir: 5/352; Ahmed Müsned: 6/241; Diirrü'l-Mensur: 6/613.
[87] Buhari Daavat: 6/146; Müslim: 3/2104.
[88] Müslim iman: 1/177; Tirmizi: 4/713; Ahmed Müsned: 5/157-160. 82
[89] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 77-83.
[90] Buharı Rikak: 7/187; Müslim İman: 1/118.
[91] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 84-86.
[92] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 86-90.
[93] B u şiir el-Bihteri'ye aittir. Başlangıç dizesi şöyledir: "İki karşıt¬lık, bir güzellik için bir araya gelirler"
[94] Ebu't-Tayyib, el-Mütenebbi Divan: 1/22.
[95] SiyerA'lamu'n-Nübela: 10/597; Tarih-u Bağdat: 13/307.
[96] Müslim: 2/1828. Ebu Musa el-Eş'ari şöyle diyor: "Rasulullah (s.a.v.) kendisini bize şöyle tanımlıyordu: "Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im, ben Mukaffa'yım, ben Haşir'im, ben tevbe ve rahmet peyam-beriyim"; Ahmed Müsned: 5/404.
[97] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 90-95.
[98] BuhariRekaik: 7/190. 96
[99] Buharı Menakib'ül-Ensar: 4/232; Ahkam: 8/109; Müslim Akdiye: 2/1339.
\l İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 95-97.
[100] Bkz. Buharı İman: 1/5-7. 98
[101] Bkz. İsabe: 2/173.
[102] Taberi Tefsir: 4/298.
[103] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 98-100.
[104] Taberi,Tefsir, c.IV, s.298
[105] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 100-101.
[106] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 101-103.
[107] Buhari Kitabu't-Tefsir: 6/93; Müslim Salat: 1/350; Ebu Davud Salat: Ahmed Müsned: 6/43, 49, 190.
[108] Buhai Daavat: 7/145.
[109] Müslim Zikir: 3/2075; Beyhaki Şuab'ul-lman: 47.
[110] Buhari Dualar: 7/166; Müslim Zikir: 3/2087.
[111] Buhari Ezan: 1/180; Müslim Mesacid: 1/419;
Ebu Davud Salat: 1/493; Nesai: 2/129; İbn Mace: 1/263; Ahmed: 2/494.
[112] Müslim: 1/346-347.
[113] Müslim Salat: 1/350; Ebu Davud: 1/547.
[114] Ebu Davud Cihad: 3/77; Tirmizi Da'avat: 5/501;
Nesai Amel'ul-Yevm vel-leyle: 502; İbn Hihban Sahih: 2380-2381; Hakim Müstedrek: 2/98-99; Beyhaki Sünen: 5/252.
[115] Buhari: Tevhid: 8/73; Müslim İman: 1/180; Beyhaki Şu'abül-İman: 303.
[116] Buhari Tefsir: 6/44; Beyhaki Şuab'ul-tman: 33.
[117] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 103-107.
[118] Hadisi bu sözleri ile kaynaklarda bulamadım. Ancak Tirmizi Enes b. Malik'ten aynı hadisi şu sözlerle nakletmiş: Rasulullah buyuruyor:
"İnsanlar dirilmeye başladığında ilk dirilecek olan insan benini. İn¬sanlar bir araya toplandrklarndan onların konuşmacıları ben olacağım; hesapları kolay görüldüğünde onları cennetle ilk müjdeleyen ben ola¬cağım. Hamd sancağı benim elimde olacaktır. Rabbi katında in¬sanoğlunun en kerametlisi ben olacağım, ancak bununla övünmüyorum. Ebu İsa bu hadisi garip olarak tanımlamıştır. 5/585; Beyhaki Delail: 5/484; el-Albani bu hadisi Camius-Sağir'in zayıf hadisleri adlı çalış¬masında zikretmiş: 1406; Timizi Ebu Said'den: 5/587; Ahmed: 3/2; İbn Mace: 2/1440; Tirmizi: 5/586; Übeyy b. Ka'b'dan, Rasulullah şöyle buyurdu:
"Kıyamet günü olduğu zaman ben peygamberlerin konuşmacısı ve imamı olacağım; onlara ancak ben şefaat edeceğim, fakat bunlaila övünmüyorum." Ahmed; 5/137-138; İbn Mace: 2/1443; Hakim: 1/71.
[119] Buharı Meğazi: 5/66; Müslim Cihad: 2/1413; Tirmizi: 5/285-286; Ahmed: 3/122-134-173-197-215-252; Ebu Ya'la Müsned: 5/308, 5/21; Taberi Tefsir: 26/69; el-Vahidi, Esbabu'n-Nüzul: 404-405; Beyhaki Sünen: 9/222.
[120] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 108-111.
[121] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 112-113.
[122] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 113-115.
[123] Ebu Davud Nikah: 2/609; Müslim Edeb: 2/1699 116
[124] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 115-119.
[125] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 119-120.
[126] Müslim îman: 1/112. 120
[127] Buhari: 8/49
[128] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 120-122.
[129] Müslim, Kitab-üi -iman, c. I, s.62; Beyhaki, Şu'ab'ül-iman, H.195.
[130] Ahmet, el- Müsned, c. i; s. 376, 223-433; El- Hakim, c. IV, s. 242; ElBeyhaki, Şu'ab'ül- îman, Tevbe babı, 47, Şube.
\l İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 123-126.
[131] Buhari- Kitab-ül- Hudud, c. VIII, s. 14
[132] Ebu Davud, c. IV, s. 81-82; H. No 3674; İbn Mace, c. II, s. 1121; H. No 3380 , El - Hakim, el- Müstedrek, c. II, s. 32.
[133] İmam İbn Teymiyye, Dua Ve Tevhid, Tevhid Yayınları: 126-135.
View DÂRU' L-ADL's Resim Albumu DÂRU' L-ADL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:25 .
http://www.islamportali.com

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2
islamportali islamportali.comislami portal

Hosting Hizmetleri ExForum | Rüya Tabirleri | Dini Hikayeler
islamportali| islami Sohbet