![]() |
![]() |
|
|||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#1 (permalink) |
|
DUA VE TEVHİD
(3.bölüm) Kur'an Kelimelerinin Delaletlerinin Çeşitli Olması: Uluhiyetin Tevhidinin Gerçekleştirilmesi Riya Ve Ucub Kavramı Arasındaki Fark. Allah'ın Rasulu'nun Malı, Allah'a Ve Rasul'e İtaatta Kullanılan Maldır: Fıkıhçıların Görüşlerinin Yanlış Olduğunun Delilleri: İbadet Ve Dilekte Bulunma Uluhiyet Ve Rububiyetin Tevhidini Gerçekleştirmeye Vesiledir: Uluhiyetin Ve Rububiyetin Tevhidi: Allah Ve Rab. Peygamberlerin Masumiyeti Meselesi: Garanik Meselesinin Tutarsızlığı Ve Bu Tutarsızlığın Düzeltilmesi Peygamberlerin Tevbe Ve İstiğfar Etmeleri: Tefsircilerni Hatası Fazilette Son Döneme Bakılır Kur'an Kelimelerinin Delaletlerinin Çeşitli Olması: Buna benzer birçok ayet vardır Kur'an-ı Kerim'de: Ge¬nel ve Özel konularda, tek ve birlikte olmaları hesabıyla kelimenin anlamlara işareti çeşitlilik arzeder; sözgelimi "Ma'ruf ve münker" kelimelerinde olduğu gibi. Nitekim Cenab-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur: Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet ol¬dunuz. Ma'ruf"u emreder, münker'den men'edersiniz" (AI-i İmran: 3/110) "İnanan erkekler ve inanan kadınlardan bazısı, bazı¬sının velileridir. Ma'ruf u emreder, münker'den nehye-derler" (Tevbe: 9/71) "Onlara ma'ruf u emrediyor, onları münker'den nehyediyor" (A'raf: 7/157) Allah'ın çirkin gördüğü herşey Münker kavramına Al¬lah'ın hoşgördüğü ve sevdiği herşey de Ma'ruf kavramının kapsamına girer., Başka bir konu ile ilgili olarak şöyle buyurulmuştur: "Muhakkak namaz fahşa ve münkerden men'der" (Ankebut: 29/45) Bu ayette 'münker, 'fahşa' üzerine atfedilmiş bu neden¬le 'bağy'de münker kavramına dahil edilmiştir. Diğer bir ayette ise şöyle buyurulmaktadır: "Muhakkak AİIah adaleti, ihsanı, yakına vermeyi emreder. Fahşa'dan, münker'den ve bağy'den de men'der" (Nahl: 16/90) Bu ayette de fahşa ve bağy kavramları, münker kavramıy¬la birlikte kullanılmıştır. 'Fukara' ve 'Mesakin' kelimeleri de bu türden kelimeler¬dir. Bunlardan herbirisi tek başına kaldığında diğerinin an¬lamını da içerir. Ancak birlikte kullanıldıklarında araların¬da nüans vardır. Ne var ki burada iki isimden birisi diğerin¬den daha genel anlam ifade eder. Aralarında genel ve özel anlam ifade etme farkı vardır. Zira yalnız Allah'ı sevmek, yalnızca O'na tevekkül et¬mek, sırf O'ndan korkmak ve bunun gibi eylemlerin tümü Allah'ın tevhidi kapsamına girer. Nitekim sevgi konusunda Cenab-ı Hak şöyle buyurmak¬tadır. "İnsanlardan kimileri Allah'tan başka ortaklar edi¬nir; Allah'ı sevdikleri gibi onları severler, iman edenler ise en çok Allah'ı severler" (Bakara: 2/165) "De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız; kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Rasulu'nden ve O'nun yo¬lunda cihad etmekten daha sevgili ise, o halde Allah em¬rini getirinceye kadar gözetleyin!" (Tevbe: 9/24) Ayette itaatin Allah için ve Rasul'e olması gerekli kılı¬nırken 'korku' ve 'takva'nın yalnız Allah için olmsı ge¬rekli kılınmıştır. Diğer bir ayette ise şöyle bu vurulmaktadır: "Eğer onlar, Allah'ın ve elçisinin kendilerine ver-diklerine razı olsalar "Allah bize yeter, yakında Allah da bize lütfundan verecek Rasulu de, biz Allah'a ulaşmayı isteyen kimselerdeniz" deselerdi, daha iyi olurdu" (Tevbe: 9/59) "O halde işlerinden birini bitirince diğerine girişle ya¬nız Rabb'inden iste" (Duha: 93/7-8) Bu ayetlerde de yeterlilik ve rağbetin yalnızca Allah'a has kılınması gerekli kıınmıştır. Bu konularda alakalı daha genişçe malumat başka yerler¬de vardır, arzedenler oralara başvurabilir. [66] Uluhiyetin Tevhidinin Gerçekleştirilmesi Burada "La ilahe İlla ente" diyen kimsenin asıl amacı şu¬dur: Uluhiyet sıfatının yalnızca Allah'a özgü kılınması. Bu aynı zamanda, uluhiyetin sözle ve eylemle Allah'a ait oldu¬ğunu tasdik etfeıeyi de içerir. Nitekim yukarıda da değindi¬ğimiz gibi Arap müşrikleri Allah'ın herşeyin Rabbi olduğu¬nu kabul ediyorlar, ancak onunla beraber başka tanrılar ediniyorlar, böylelikle uluhiyet sıfatını yalnızca Allah'a ait kılmıyorlardı. Çünkü uluhiyeti yalnızca Allah'a ait kılma, O'ndan başkasına ibadet etmemeyi ve O'ndan başkasından hiçbir şey dilememeyi gerekli kılar. Şu ayette ifade edildiği gibi: "Ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım di¬leriz" (Fatiha: 1/5) İnsan, bazan yalnız Allah'tan dilemeyi ve O'na tevekkül etmeyi amaç edinir. Ancak bu dilekte bulunduğu işler Al¬lah'ın sevmediği, belki de çirkin gördüğü ve yasakladığı iş¬ler olabilir. Bu durumda olan kimse yalnız Allah'tan dile¬me ve yalnız O'na dayanma hususunda halis niyetli olsa bi¬le, O'na kullukta ve itaatta gerçek anlamda halis değildir. Allah'ın ve Rasulu'nun emrine aykırı hareketlerde bulu¬nan mükaşefecilerin bozuk yönelimlerde bulunanların çoğu¬nun durumu budur. Nitekim onların çoğu, Allah'tan kendi¬lerine yardım bulunmasını İsterler, ancak, bu dilekleri, Al¬lah'ın ve Rasulu'nun emrine uygun olmadığı için, dünya¬da paylarına düşen nasipleri meydana gelir. Ancak sonlan kötü olur. Nitekim bu tür durumlarla ilgili, Cenab-ı Hak şöy¬le buyurmaktadır: "Denizde boğulma korkusu gibi bir sıkıntı dokun¬duğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklarmız kay¬bolur. Fakat o sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çe¬virirsiniz gerçekten insan nankördür" (İsra: 17/67) "İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzere ya¬tarken, otururken yahut ayakta bize yalvarır; ama biz onun darlığını açıp kaldırınca sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi hareket ed¬er. İşte israfçılara, yaptıkları iş böylesine süslü gösteril-miştir" (Yunus: 10/12) Diğer bir grup insan ise Allah'a ve Rasul'e itaati amaç¬lar fakat gerçek anlamda O'na dayanıp güvenmez ve O'ndan yardım istemez. Bu sınıfa giren kimseler hüsnü niyetlerine ve itaatlerine karşılık sevap alırlar. Ancak amaçlarında tek başlarına kalırlar. Çünkü yalnız Allah'tan yardım dileme ve yalnızca Allah'a güvenip bağlanmayı gerektiği gibi realize edememişlerdir. Bu durumdaki kimselerden bazıları zayıf¬lık ve dirençsizlik belasına duçar olurken, diğerleri ise ucu-ba (kendini beğenme) düşmekle cezalandırılırlar. Şayet ha¬yır olarak elde etmek istediğini gerçekleştiremezse bu onun zayıflığından kaynaklanır; bazen de korkaklığa, dirençsiz-liğe düşer. Şayet maksadı meydana gelirse, kendisine ve gü¬cüne bakar bunun sonucunda kendini beğenme ve kendin¬den memnun olma (ucub) hasıl olur. Halinden memnun, amacının meydana geldiği sanısına kapihrsa bir başına ka¬lır. Şu ayette buyurulduğu gibi. " Hani o gün çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen, yeryüzü başınıza dar gelmişti, nihayet bozula¬rak arkanızı dönüp kaçmaya başlamıştınız. Sonra Allah, Rasulu'nun ve mü'minlerin üzerine güven veren rahme¬tini (sekine) indirdi; sizin görmediğiniz askerler indirdi ve kafirleri azaba çarptırdı (bozguna uğrattı) işte kafir¬lerin cezası budur!. Sonra Allah, bunun ardından yine dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bağışlayan esirge¬yendir" (Tevbe: 9/25-27) [67] Riya Ve Ucub Kavramı Arasındaki Fark Birçok insan "riya" ile "ucub" kavramlarını aynı kavram¬lar sanır. Oysa bunlar birbirinden farklı kavramlardır. Söz¬gelişi riya, yaratıkla Allah'a ortak koşma kapsamına dahil bir şirk çeşididir, "ucab" ise, kişinin kendi nefsi ile Al¬lah'a ortak Koşması demektir; müstekbirlerin durumu böy-ledir. Mürai (gösteriş için ibadet eden kimse) "iyyake na'bu-du" (yanız sana ibadet ederiz) ilkesini gerçekleştirememiş¬tir. Ucub eden kimse ise "iyya ke neslain" (yalnızca Senden yardım dileriz) ilkesine hakikat kazandıramamaştır. Kim "iy-yake na'budu" ilkesini gerçekleştirmeyi başırırsa "riya"dan kurtulur. Öte yandan kim de "ve iyyake nestain" ilkesini pra¬tiğe geçirebilirse o da ucub sınırlarından çıkar. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Üç şey insanı helake sürükleyen özelliklerdendir: "İtaat edilen cimrilik, peşisıra gidilen dizginlenemeyen arzular (heva) ve kişinin kendini beğenmesi"[68] Bu özelliklerin ve bu özellikleri kendi benliğinde taşıyan kimselerin böylesine kötü olarak tanımlanması, o kimsenin ibadetlerinin Allah için olmadığı, Allah'tan yardım dileme-diklerinden dolayı değil aksine O'ndan başkasına kulluk et¬meleri ve O'ndan başkasından yardım dilemeleridir. İki nedenden dolayı böyle hareket eden kimseler müşrikler sı-nıfmdadirlar. Şeytani durumlar gösteren, yalan söyleme, facirlik yap¬ma şeytanların sevdiği dualarla ona dua etme, şeytanların ita¬at ettikleri işleri yapmaya kesin karar verme gibi şeytanla¬rın sevdikleri işleri sevenler de, şeytanları Allah'a eş koşan müşriklerdendir. Başka yerlerde bu konular hakkında daha detaylı malumat verilmiştir. Bu sınıfa dahil müşrikler evliyanın kerametinden oldu¬ğunu sandıkları bazı olağanüstülükler gösterebilme yetene¬ğini elde ederler. Bütün bu olağanüstülükler büyücüler ve ka¬hinler (falcılar)ın özelliklerindendir. Bu yüzden Kur'an kaynaklı iman ile nefsani ve şeytani özellikler taşınan iman arasındaki nüansı belirlememiz gerekir. Bunların dışında kalan dördüncü bir grup vardır ki bun¬lar dinin sadece Allah'a ait olduğunu kabul eden (dinlerini Allah'a has kılan), yalnızca O'na kulluk eden ve yalnızca O'na bağlanıp O'na güvenen ve dayanan "tevhid ehli" olan kimselerdir. Sıknıtya düşen Yunus'un (a.s.) "la ilahe illa ente, (Sen¬den başka ilah yoktur)" sözü bu konunun iki türünden biri¬sini hatıra getirmektedir. Cenab-ı Hak kime nimetini ta-mamlamışsa o kimse iki türünde de tevhidi gerçekleştirmiş olur. Çünkü sıkıntıya düşen bir kimsenin yalvarıp yakarma¬sı, içinde bulunduğu zor durumun giderilip, ondan kaynak¬lanacak yararı elde etme noktasında .odaklaştırmıştir. Bu yüz¬den: "la ilahe illallah" derken, "Senden başka sıkıntıyı kal-dıracak yoktur" bilinciyle söyler; nimet, başkası değil yal¬nızca Senden nimet gelir. Bu düşünde Allah'ın rububiyetin-deki tekliğini (rububiyetin tevhidini) gerçekleştirmeyi hazır¬layan nedenlerdir. Ayrıca dilek; talep ve Allah'a tevekkül gi¬bi konularda tevhidi yakalamayı sağlar; ayrıca uluhiyetin, Allah'ın sevdiği, razı olduğu, yapılmasını buyurduğu ulu-' niyetin açığa çıkarılmasıdır. Bunun ifadesi ise şudur: Al¬lah'tan başkasına ibadet etmemek, O'na kulluğu ancak O'na ve Rasulu'ne itaatle yapmak. Her kim "La ilahe illa ente" derken bu bünçle söylerse işte o gerçekten kulluğunu Allah İçin yapmış, yalnızca O'na bağlanmış, O'na güvenip dayan¬mış ve şu ayette İfade edilen ilahi buyruğun canlı örneğini teşkil etmiş olur; Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "O halde O'na ibadet et ve yalnızca O'na tevekkül et (güven, bağlan ve dayan)" (Hud: 11/123) Diğer bir örnek: "Yalnızca O'na dayanıp güvendim, ve O'na yöneldim. Rabb'inin adını zikret ve benliğini herşeyden boşaltarak tamamen O'ha yönel. Doğunun da batının da Rabb'ı O'dur, O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse yalnızca O'nu vekil edin" (Müzzemmil: 73/8-9) Şayet kulun elde etmeyi Allah'tan dilediği şey haram kı¬lınmış birşey ise, dileği yerine getirilse bile günahkar olur. Eğer Allah'a itaat ve ibadet etmek üzere O'ndan yardım is¬teme amacı olmaksızın mubah olan birşeyi isterse ne günah¬kar olur ne de sevap elde edebilir. Bir kul eğer Allah'a iba¬det ve itaat etmek amacıyla O'ndan yardım isterse bundan dolayı hem sevap hem de ilahi ecir kazanır. Bu temel ilke ile hareket ederek kul-peygamber ile kral-peygamber kavramları arasındaki farkı belirleyebiliriz. Ni¬tekim bizim peygamberimiz "kral-peygamber" olmakla, "kul-peygamber" olma arasında serbest bırakılınca O "ter¬cihini kul-peygamber" olmaktan yana kullanmıştır[69] Zira kul-Rasul demek, kendisine verilen emirden başkasını yapma¬yan demektir. Bu nedenle onun yaptıklarının tümü Allah için yapılan ibadet mahiyetindedir. Ayrıca kendisini Rasul ola-rak gönderenin emirlerini tam olarak uygulayan halis bir kul¬dan başkası değildir. O nitekim Buhari'nin kaydettiği bir ha¬diste bu gerçeği şu sözleriyle dile getirmiştir: "Vallahi ben kendimden ne kimseye birşey verebili¬rim ne de verilmesi gereken birşeyi kimseden engelleye¬bilirim. Ben yalnızca kendisine emredilen şeyleri yerli ye¬rine koyan bir taksimciyim, o kadar. [70] Rasulullah (s.a.v.) "Ben kendimden ne kimseye birşey verebilirim ne de verilmesi gereken birşeyi kimseden engelleyebili¬rim." sözüyle bu noktada, kadere ve oluş (kevn) yönünden Allah'ın tekliğini anlatmak istememiştir. Çünkü bütün ya¬ratıklar bu hususta onunla ortak özelliğe sahiptir. Nitekim Cenab-i Hakk'ın kazası ve kaderi gerekli kılmadan hiç kim¬se ne birşey verebilme ne de verilmesi gerekeni engelleyebilme gücüne ve yetkisine sahiptir. Bu sözüyle o sadece şe¬riat ve din açısından Allah'ın tek olduğunu anlatmak istemiştir. Rasulullah şunu ifade etmeyi amaçlamış: Ben sadece ver-, mekle emredildiğim şeyi verir, verilmemesi emredilen şe¬yi de vermem. Çünkü verme vermeme konularında ben Al¬lah'a itaat ediciyim. Nitekim Rasulullah fey[71] zekat ve sa¬vaşta düşmandan kazanılan ganimetleri, miras bırakılan malları sahiplerine taksim ettiği gibi paylaştınrdı. Çünkü bu taksimi böyle yapmasını ona bizzat Cenab-i Hak buyur¬muştu. [72] Allah'ın Rasulu'nun Malı, Allah'a Ve Rasul'e İtaatta Kullanılan Maldır: Burada bu konuyu ele almamızın nedeni Kur'an'da ma¬lın Allah'a ve elçisine nisbet edilmesidir. Böyle bir ifade¬nin kullanılmasıyla anlatılmak istenen, söz konusu malın Al-lah'a ve Rasul'e itaat yolunda harcanmasının gerekliliğidir. Yoksa fıkmçıların sandığı gibi o malın mülkiyetinin Rasul'e ait olduğu anlatılmak istenmiyor, ayrıca böyle bir nisbetin kullanılmasıyla söz konusu malın yaratma ve takdir etme yö¬nünden mülkiyetinin Allah'a ait olduğunu anlatmak amaç-lanmamıştır. Çünkü bütün mallar o konumda (Allah'ın mül-kiyeti)dir. Şu ayette buyurulduğu gibi: "De ki ganimetler Allah'a ve elçiye aittir" (Enfal: 8/1) "Bilin ki ganimet olarak aldıklarınızın beşte biri Al¬lah'a ve elçisine aittir. (Enfal: 8/41) "Allah'ın onlardan elçisine verdiği ganimetlere gelin¬ce siz onu elde etmek için onun üzerine ne at ne de deve sürmediniz. Fakat Allah elçilerini, dilediği kimselerin üzerine salar. Allah herşeyi yapabilir. Allah'ın o kent halkından, elçisine verdiği ganimetler, Allah'a, elçiye, O'na yakın olanlara aittir" Beşte bir konusunda zikredilenin aynısı, fey' konusun¬da da zikredilmiştir. Bu ayetleri dikkate alarak bazı fıkıhçılar, ayetlerde söz konusu edilen malların Allah'a ve Rasul'e nisbet edilmesi, insanların kendi emlaklanna sahip oldukları gibi onların da o malın mülkiyetine sahip olmalarını gerektirdiğini san¬mışlardır. Sözgelişi onların bir kısım şöyle demiştir: "Bedir savaşında elde edilen ganimetlerin tamamı Rasul'e ait idi." Öte yandan bir kısmı da "fey'in beşte dördü Rasulullah'ın idi" Bazısı: "Beşte birin tamamını alma hakkı tamamen peygamberindi "fey'in beşte beşi tamamı da peygambe¬rin hakkı idi" şeklinde görüşler ileri sürmüştüler. Bu tür gö¬rüşlere Şafii, Ahmed, Ebu Hanife ve diğer önde gelen mezheb imamlarının taraftan alimlerin görüşleri arasında rast¬lanmak mümkündür. Oysa bu görüşler birkaç yönden yan¬lıştırlar: [73] Fıkıhçıların Görüşlerinin Yanlış Olduğunun Delilleri: 1- Rasulullah diğer insanların mallarının sahipleri olduk¬ları gibi yukarıdaki ayetlerde sözü edilen malların sahibi de¬ğildi. Kralların kendi mülkiyetinde olan malları istedikleri biçimde kullandıkları gibi, Peygamber o mallar üzerinde ta¬sarrufta bulunamazdı. Zira söz konusu kimselerin kendile¬rine ait olan mallar üzerinde diledikleri gibi tasarrufta bu¬lunmaları mubahtır. Bu tasarruf ya, malın sahibi olan kişi¬nin, kendi özel amaçlarına göre bu malı kullanması, ya da o malı kullanabilme yetkisine sahip bir kral olması nedeniy¬le, kendi krallığının yararına tasarrufta bulunması şeklinde olur. Nitekim "kral-Peygamber" olan Davud (a.s.) ile Süley-man'ın (a.s.) durumu böyle idi. Onlarla ilgili Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine ver veya verme, hesapsızdır (dedik)" (Sa'd: 38/39) Yani dilediğin kadarını ve dilediğini de verme. Bu uygu¬lamadan ötürü sana hesap yoktur. Halbuki bizim peygamberimizin durumu böyle değildi. Zira o "kral-Peygamber" sınıfından değil, "kulPeygamber" sınıfından idi. Bu yüzden vermekle emredildiği miktar¬dan başkasını veremez, verilmemesi emredilenden başkası¬nı vermemezlik edemezdi. O malı sadece Allah'a ibadet ve itaat etmek amacıyla kullanırdı. 2- Hiçbir peygamber, "kral-peygamber" de olsa kendin¬den sonraya miras bırakamazdı. Başka bir ifadeyle hiçbir peygambere mirasçı olunmaz. Çünkü peygamberler bir mül¬kiyete malik olsalar bile, diğer insanların mallarına sahip ol¬duğu gibi sahip olunmazlar. Hal böyle iken, kul ve peyam-ber olma sıfatına sahip olan bir peygamber, diğer insanlar gibi mülkiyet sahibi olabilir. 3- Rasulullah (s.a.v.) kendisine ve ailesine ihtiyaç mik-tannca infakta bulunur, geriye kalanların tamamını Allah'a itaat yolunda harcardı..Oysa diğer kralların durumu böyle de¬ğildir. Aslında üzerinde tasarrufta bulunulan malların tümü¬nün mülkiyeti Allah'a ve Rasulü'ne aittir; şu anlamda: Al¬lah, elçisine, o mali kendisine itaat amacıyla kullanmasını buyurmuştur. Böylelikle söz konusu mallan paylaştırmada bu emre itaat etmesi, diğer emirlere itaatinin vacip kılındı¬ğı gibi vacip kılınmıştır. Bu nedenle kim Rasul'e itaat eder¬se gerçekte Allah'a itaat etmiştir. Çünkü o bu bağlamda Allah'tan aldığını doğrudan İnsanlara ulaştıran bir tebliğci konumundadır. Öte yandan Allah Rasulü ganimet mallarım paylaştırır¬ken iki noktayı dikkate almıştır:. a- Mirasçılarda olduğu gibi hak sahibini, ve kullanması gereken mal miktarını belirlemek. b- İçtihadına, gözlem ve görüş bildirmesine ihtiyaç du¬yulma durumu için bu konuda Allah'ın kendisine verdiği emir, beş vakit namazda, Kabe'yi haftalık tavaf etme konu¬sunda olduğu gbi şeriatla sınırlandırılmıştır. Pay edilen bu malın miktarı belirlenirken, kendisine emri verilen kimse¬nin içtihadına başvurulur. Neticede Allah'ın sevdiği yara¬rın elde edilmesi Ölçüsünde belirlenen miktardan ya artılır ya da azaltılır. Bu konu, ilim adamlarının, üzerinde görüş beirliğine varamadıkları konulardandır. Nitekim fıkıhçılar bu konuda tartışlan gibi eşlere verilecek nafaka konusunda da görüş ay¬rılığına düşmüşlerdir: Bu nafakanın miktarı, şeriat ile mi be¬lirlenmelidir yoksa örfe mi başvurulmalıdır? Bu durumda insanların ekonomik durumuna göre bu nafakanın miktarı ve niteliği farklı olmaz mı? Cumhur-u fukaha ikinci görüşü benimsemiştir. Ki Rasu-lullah'ın (s.a.v.) Hind hakkında buyurduğu hadisle Örtüşen en doğru görüş de budur. Hind'e şöyle buyurmuştu Rasulul-lah (s.a.v.): "Bilinen ölçülere göre sana çocuklarına yetecek kadar nfaka al"[74] Ünlü veda hutbesinde ise bu konu ile ilgili şu açıklama¬da bulunmuş Rasulullah (s.a.v.): "Maruf ölçülere göre kadınların giyimlerini ve nafa¬kalarını temin etmek size aittir"[75] İlim adamları aynı şekilde keffareti gerektiren konular¬da da tartışmışlardır: Bunun Ölçüsü şeriata göre mi belirle¬necek yoksa örfe göre mi? Öte yandan mallardan Allah'a ve Rasulu'ne nisbet edilenler konusunda tekrar dönecek olursak onların taksim edilmesi hususunda Rasululah'ın (s.a.v.) emrine başvurulur¬du. Mirasçılarda hak sahibi olarak adlandırılanlar hususu bu¬nun tersinedir. Bundan dolayı Rasulullah Huneyn savaşının yapıldığı yıl şöyle buyurmuştur: "Allah'ın fethedilen memleketin mallarından fey'den size verdiğinden sadece beşte biri bana aittir. Beşte bi¬rin dağıtım meselesi ise size bırakılmıştır"[76] Yani beşte birin dışında Rasulullah'm içtihadına ve özel bakış açısına başvurulmasını gerekli kılan, taksim etmekle ilgili O'na yönelik bir hüküm yoktur. Bundan dolayı Rasu¬lullah söz konusu hadisinde "o size bırakılmıştır" ifadesi¬ni kullanmıştır; Ganimetlerin beşte dördü ise bunun tersine¬dir. Bu sadece o vakanın içerisinde bizzat bulunanlara ve¬rilen bir haktır. Bu gerekçelerden Ötürü emirler ganimetleri, on'an elde edenler arasında paylaştırıyor. Beşte birlik kısım ise ümme¬ti içerisinde kendisinden sonra Raşid halifeler olarak bilinen halifelerin önüne götürülüyor, onları emrine göre pay edi¬liyordu. Beşte dörtlük kısmı için, diğer fetva istenen konu¬larda olduğu gibi; Allah'ın ve Rasul'un konu ile ilgili hü¬kümlerine başvuruluyordu. Söz konusu emirler hadler (İs-Iami cezalar) konusunda da şeriatın hükmünü öğrenmek için aynı yöntemi uyguluyorlardı. Rasululah (s.a.v.) müelîefe-i kulub (İslam'a içsel bir il¬gi duyan kimseler)e, ganimetlerden pay verildiği donemde pay vermişti. Bunun üzerine bazı alimler: "Rasulullah'ın bu kimselere verdiği pay beşte birlik kısımdandı" demiş; bazı¬ları ise: "O ganimetin aslından idi" demiştir. Bu görüşe gö¬re Rasulullah bunu, böyle yaparak mü'minlerin gönlünü hoş tutmak istemiştir; bu nedenle Rasulullah salat ve selam üzerine olsun- Ensar'dan azarladığı birisine, azarlanmasını gidermek ve bu nedenle onlara ödün vermek amacıyla bu şe¬kilde cevap vermiştir. Öte yandan bazı alimler de şu görüşü ileri sürmüşler: Ga¬nimeti kazanan kimseler, elde edilenler pay edilmediği sü¬rece ona sahip olamazlar. Burada "İmam"a düşen diğer ko¬nularda olduğu gibi bu konuda da kişisel içtihadına başvu¬rup ona göre uygulamada bulunmaktır. [77] İbadet Ve Dilekte Bulunma Uluhiyet Ve Rububiyetin Tev¬hidini Gerçekleştirmeye Vesiledir: Burada asıl amacımız Allah'a ibadet eden ve yalnız O'ndan yardım dileyen, sırf O'nun için amel eden ve Allah'a verdiği "Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım di¬leriz" sözünü gerekleştiren ihlasılı kulun özelliklerini, du¬rumunu açıklamaktır. [78] Uluhiyetin Ve Rububiyetin Tevhidi: Uluhiyet aslında rububiyet sıfatını içerse de, rububiyet uluhiyeti gerektirir. Bu iki sıfattan birisi tek başlarına kal¬dıklarında diğerini içerdiği zaman, bu, birlikte bulundukla¬rı sırada kendilerine özgü anlamlan ile Özgün kılınmaları¬na mani değildir. Şu ayet buna güzel bir örnektir. "(Ey Muhammed!) De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine; insanların melikine; insanların ilahına" (Nas: 114/1-3) Başka bir örnek: "Hamd, alemlerin Rabbi Allah'adır" (Fatiha: 1/1) Burada iki ad biraraya getirilmiştir: İlah ismi ve Rab is¬mi. "Rab" ise kulunu terbiye eden, bütün İşlerini çekip çevi¬ren varlık demektir. [79] Allah Ve Rab Bu kavramlardan dolayı "ibadet" olgusu "Allah" ismi ile doğrudan bağlantılı kılınmıştır. "Dileme" eylemi ise "Rab" adıyla ilişkilendirilmiştir. Çünkü "İbadet" mahlukatın yara-tılşınm asıl amacıdır. Uluhiyet asıl amaçtır. Rububiyet ise yaratıkların, yaratılıp geliştirilmelerini, bu nedenle başlan¬gıç durumlarını içerir. Sözgelimi namaz kılan bir kimse: "İy-yake na'budu ve iyyake nestain -yalnız Sana ibadet eder, yal¬nız Senden yardım dileriz" dediği zaman başlangıçta asıl ga¬ye olanı vesileye tercih etmekle işe başlamıştır. Çünkü "ibadet", ulaşılması gereken asıl gayedir; "Yardım dile¬me" ise kişiyi ona ulaştıran bir vesiledir. Burada asıl hikmet ve temel neden budur. Amaçlanan illet (nedensellik) ile et¬ken illet arasındaki fark biliniyor. Bundan dolayı denilmiş¬tir ki: "Niyetin başlangıcı, eylemin sonunu, azgınlığın ba¬şı da düşüşün, çöküşün sonunu gösterir" "İllet-i gaiye" tasavvur ile irade de Önceden varolmuştur. Ancak varoluşta sonraya bırakılmıştır. Sözgelişi mü'nıin başlangıçta Allah'a ibadeti amaçlar. Ancak o bilir ki bu eylem, mabudun yardımı olmadan gerçekleşmez. Bu ne¬denle "Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz" der. "ibadet" eylemi, bu isme bağlandığı için, şanı yü¬ce olan Allah ezan ve ikametin kelimelerinde olduğu gibi, söylenmesi şeriatça emredilen zikirleri bu adla getirdi: "Allahu Ekber, Allahu ekber kelimelei; yanı sırakelime-i şehadet: Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedu erine Muhamme-den Rasulullah; Teşehhüdde: "ettehiyat-ü lillah (Bütün se¬lamlar Allah'a aittir)"; teşbihte "Sübhanallah"; tahmidde: "Elhamdülillah"; tehlilde: "la ilahe illallah"; tekbirde ise: "Allahu Ekber" kelimeleri gibi; bunların hepsi Allah ismi¬ne bağlanmışlardır. Dilekte bulunma konusuna gelince, bu tür duaların çoğun¬da: "Rab" kelimesi kullanılmıştır: Mesela Adem ve Hav¬va'nın dualarında olduğu gibi: "Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik. Eğer sen bi¬zi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen, ziyana uğrayanlardan oluruz" (A'raf: 7/23) Nuh'un duası şöyle: "Ey Rabbim! Bilgim olmayan şey hakkında dilekte bulunmaktan san sığınırım" (Hud: 1İ/47) Musa'nın duası: "Rabbim! Ben kendime zulmettim; beni mağfiret ey¬le" (Kasas: 28/16) Halil (îbrahim)'in duası: "Rabbimiz! Yaptıklarımızı bizden kabul et; kuşkusuz Sen işiten ve bilensin" (Bakara: 2/127) Şu da da bir başka Örnek: "Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver; ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem ateşinin azabından koru" (Bakara: 2/201) Bunun benzeri dualar, Kur'an'da hayli çoktur. İmam Malik'in şöyle dediği nakledilmiştir: Bir kimsenin şu ifadeleri kullanarak dua etmesi çirkin görülmüş: "Ya Seyyidi (Ey efendim! Ey efendim) ya Hannan! (Ey merha¬metli! Ey merhametli!); ancak Peygamberlerin dua biçi¬miyle dua etmesi istenmiştir: "Rabbena! Rabbimiz! Rabbi¬miz! Bu bilgi, el-Atebi'nin, el-Atabiye adlı kitabında nak¬ledilmiştir.[80] Ülul elbab (arınıp saflanmış öz akıl sahipleri) ile ilgili ola¬rak şöyle buyuruyor. Cenab-ı Hak: "Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatar¬ken Allah'ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı üze¬rinde düşünürler. Rabbimiz, bunları boşuna yaratmadın derler. Senin şanın yücedir. Bizi ateş azabından koru" (Al- İmran: 3/191) Kulun kalbinden Allah'tan birşey dileme duygusu (niye¬ti) geçtiği zaman, Allah'ın Rab ismiyle dilekte bulunması onun bu niyetine uygun düşer. Şayet Rab ismini içerdiğin¬den Allah adıyla dilekte bulunursa bu da güzel olur. Ama kalbinden ibadet etme niyeti geçtiği zaman, Allah ismi, bu eylemi için en uygun olandır. Bunun yanı sıra Al¬lah'ı övmeye başladığı zaman yine Allah adım anar. Ancak kul dua etmeyi amaçladığında, Allah'ın Rab adını kullana¬rak dua yapar. Yunus'un (a.s.) şu duasında olduğu gibi: "Senden başka ilah yoktur; Senin şanın yücedir; ben zalimlerden oldum" (Enbiya: 21/87) Adem'in (a.s.) duası: "Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi mağ¬firet etmezsen ve bize merhamet etmezsen o zaman ziya¬na uğrayanlardan oluruz" (A'raf: 7/23) Yunus (a.s.) kavmine kızıp gitmişti. Bununla ilgili ola¬rak Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi Yunus gibi olma" (Kalem: 68/48) "Yunus, Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıl¬dığı için kendi kendisini kınarken (denize attılar) balık onu yuttu" (Saffat: 37/142) Yunus (a.s.) kınanmasını geretiren bir eylemde bulunmuş¬tu. Bu nedenle onun durumuna uygun düşen, günahtan ba¬ğışlanması için istiğfar, Rabbine sena (övgü); O'ndan baş¬ka ilahın olmadığını, ibadet edilmeye ondan başkasının la¬yık olmadığını, hevaya uyulmaması gerektiği, hevaya uyma¬nın, tek olan Allah'a ibadeti zayıflattığını itiraf etmekle işe başlaması uygun düşerdi. Rivayet edildiğine göre, ilahi azab Yunus'un (a.s.) kav¬mini kuşatmıştı. Fakat bir hikmet gereği onları kuşatan bu azap üzerlerinden kaldırıldı. Halbuki Yunus (a.s.) peygam¬ber onları, yaptıklarının yüzünden, Allah'ın azabının ken¬dilerine gelmesi ile korkutmuştu. Azabın onlardan kaldırıl¬ması nedeniyle, kendisini yalancılıkla suçlayacaklarından korkup öfkelenmişti. Bunun üzerine Yunus (a.s.), Allah'ın Kur'an'da olayla il¬gili anlattıklarını yapmıştı ve "la ilahe illa ente" ifadesiyle başlayan duayı yapmıştı. İşte bu kelam "la ilahe illa ente" Allah'ın dışında kalan bütün varlıkları "uluhiyet" sıfatından uzaklaştırmayı içerir. Bu söz ister nefsin kendi nevasın¬dan, ister yaratığa itaatten, isterse başka bir eylemden sadır olsun, bütün bu durumlar kelamın içerdiği anlamı değiştir¬mez. Bu nedenle Yunus (a.s.) söz konusu kelamın ardından şöyle demişti: "Senin şanın yücedir; ben zalimlerden oldum" Kulun bu kelimeyi söylenme amacına uygun olmayan yerde kullanması güzel değildir. Adem'e gelince o, ilk önce günahını itiraf ederek şöyle demişti: "Biz zulmettik" Çünkü Adem bu sözü söylediğin¬de, Allah bu emri kendisine verdiği için, uluhiyet konu¬sunda onunla tartışan, çelişen hiç kimse yoktu. Olsa olsa şey¬tanın kendilerine söylediğini doğru sanmış olabilirlerdi: "(Şeytan onlara): "Elbette ben size öğüt verenlerde¬nim" diye yemin etti. Böylece onları kandırarak aşağı sarkıttı" (A'raf: 7/21-22) Şeytan onların ikisini (Adem ve Havva) açıktan nasihat ederek kandırmayı başarmıştı. Onların bu açık nasihat kar¬şısında kandırıldıklarını kabul etmeleri, şöyle dua etmele¬rine uygun düşmektedir: "Rabbimiz biz kendimize zulmet¬tik" Çünkü şeytanın nasihatine kanma olayı uluhiyete göl¬ge düşürecek heva ve hevesten değil, bir eksiklikten mey¬dana gelmişti. Bu nedenle her ikisi de bu tür tuzaklara bir da¬ha düşmemek, bu tür aldatmacalara bir kez daha kanmamak için bilgilerini terbiyelerini geliştirip mükemmelleştirmeye muhtaç idiler. Onların her ikisi de bu ihtiyaçlarını, O'ndan başka ihtiyaçlarını hiç kimsenin karşı I ay amay cağını bil-dikleri Rableri olan Allah'a sunmuş, O'nu, buna şahid tut¬muşlardı. Zünnun (Yunus (a.s.)) ise, kavminin kurtarılmasını uy¬gun görmeyerek öfkeye kapılmış, bu hareketi uluhİyet hak¬kındaki bilgilerinin ve kavrayışının eksik olduğu neticesi¬ni doğurmuş olduğuna bizzat tanık olmuştu. Ayrıca burada Yunus'un başka birşey sevmesinden ötürü eyleminde bir çe¬lişki meydana gelmişti. Bu çelişkiden kurtulmak, Allah için sevmenin ve Allah'ın uluhiyetini dile getirmeye engelleyen bütün duygulardan soyutlanmak için "la ilahe illa ente-Senden başka ilah yoktur-" demesi gerekiyordu. Nitekim o da bunu söylemişti. Çünkü bir kulun "la ilahe illa ente" demesi, onun neva¬sını tanrı edinme duygusunu ve yanılgısını yok eder. Nite¬kim bu konu ile ilgili olarak Rasulullah'm şöyle buyurdu¬ğu rivayet edilmektedir: "Gök kubbe altında Allah katında istenen günahların en büyüğü, peşi sıra gidilen nevayı put edinip ona tapmaktır"[81] Yunus (a.s.) yukarıda söylediği kelimeyi söylemekle uluhiyet sıfatını yalnızca Allah'a ait kılmayı gerçekleştirme¬yi, O'ndan başka bir varlığa O'na eş koşması anlamına ge¬len hevasına uyma çelişkisini tamamen yok etmeyi en mü¬kemmel noktasına ulaştırmıştır. "La ilahe illa ente" ilkesi¬ni gerçekleştirdiği andan itibaren, hak olan uluhiyet anlayı¬şına başka birşeyi katıştırma ve onu bozma istenci (iradesi) kalmamış, aksine dini tamamen Allah'a özgü kılan, Al¬lah'ın en ihlaslı kullarından birisi olmuştu. Bu durum, aynı halin arız olduğu kimsede de meydana gelir. Bu nedenle Allah'ın yaratması ve emretmesinde O'na karşı çıkma, kadere öfkelenme, O'nun hikmeti ve rahmeti hususunda vesveseye düşme türü duyguların izleri benliğin¬de kalır. îşte kul bu tür olumsuz duygulardan, düşünceler¬den ve onlardan mütevellid eylemlerden kurtulabilmek için benliğinden iki şeyi silmeye muhtaçtır: 1- Bozuk düşünceler ve görüşler; 2- Bozuk heva ve hevesler. Bunları yok etmeyi başarınca kul anlar ki hikmet ve adalet kulun bilgi ve hikmetinin gerekli kıldığı şeyler değil Allah'ın bilgisi ve hikmetinin gerikli kıldığı şeylerdir. Kul bunu anlayınca hevası, Allah'ın kendisine emrettiğine uyar; Allah'ın emri ve hükmüne ters düşen heva ve hevesi olmaz. Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hayır hayır, Rabb'in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli meselelerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme, içlerinde bir bozukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olamazlar" (Nisa: 4/65) Öte yandan Rasululah da (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Canımı elinde tutana yemin olsun ki, sizden biriniz, hevası benim Allah'tan getirdiklerime tam anlamıyla uyuncaya dek iman etmiş olamaz[82] Diğer bir haberde Ömer'in Allah Rasulu'ne "Ya Rasulallah Allah'a yemin olsun ki sçn bana kendi canımdan daha se¬vimlisin" demişti; bunun üzerine Rasululah'ta Ömer"e: "Şimdi imanın tamam oldu ey Ömer!" dediği rivayet edilmiştir.[83] Başka bir hadiste şöyle buyurmuş Allah Rasulu: "Sizden birisi, ben kendisine çocuğundan, ana-ba-basındsn ve tüm insanlardan daha sevimli oluncaya dek iman etmiş olamaz" Bir ayette ise şöyle buyuruyor. Cenab-i Hak: "De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, kesada uğrama¬sından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız mesken¬ler, size Allah'tan elçisinden ve O'nun yolunca cihad etmekten daha sevgili ise, o halde Allah emrini getirin¬ceye kadar bekleyin" (Tevbe: 9/24) îman kulun Rasulu hakem edinip O'nun hükmüne teslim oluncaya, nevası O'nun Allah katından getirdiğine uyunca-ya, Rasul ve O'nun yolunda cihad, insana nefsi malı ve ai¬lesinden daha sevimli oluncaya dek meydana gelmediğine göre, kulun Allah'ı hakem edinmesi ve O'na teslim olması nasıl olmalıdır?! Bunu gerçekten iyi düşünmek gerek! Kimi insan kendi sanısınca bir kavmin azabı hak ettiği¬ne kanaat getirdiğ halde Allah onlara acıyıp onları mağfiret edebilir bazen. Tabii ki bu durum, söz konusu kimsenin hoşuna gitmez. Bunun böyle olması ya o görüşte olan kim¬senin Allah'ın hükmüyle çelişen, ters düşen bir iradeye sa¬hip olmasından ya da Allah'ın bilgisine aykırı zanna kapıl¬masından kaynaklanır. Halbuki Allah bilen ve hükmeden¬dir. Sözgelişi sen O'nun heşeyi bildiğini ve herşeye hükmü¬nü geçirdiğini kavradığın zaman, O'nun yaptğı hiçbir şey karşısında hoşnutsuzluğa kapılmazsın. Bu, O'nun emretti¬ği, yarattığı her hususta böyledir. Çünkü o bizim hoşgörmediğimiz ve bizi öfkelendiren hiçbir şeyi bize emretmemiş-tir ve emretmez de. Yaratıklar tarafından bize O'nun çirkin bulduğu küfür, fısk ve isyan gibi işler emredilmesi hususuna gelince, bu noktada bize gereken, yaratıkların emrine değil O'nun em¬rine itaat etmektir. O'nun, kullarının tevbelerini kabul etme¬si, günah ve isyanları yüzünden çarptırıldıkları azabdan kurtarması meselesi, bize hoş karşılamamazı emretmediği O'nun kendine özgü yaptığı işlerdendir. Esrarını araştırıp sorgulamakbizim İşimiz değildir. Belki bu yaptıkları bizzat kendi sevdiği işlerdendir. Çünkü o çok tevbe edenleri ve çok¬ça temizlenenleri sever. Allah'ın bu fiilini hoş karşılamamak, bir tür O'nun uluhiyet sıfatına gölge düşüren bir düşünce¬ye uymaktır. Bu durumda olan kimseye gereken "la ilahe il¬la ente (Senden başka ilah yoktur)" diyerek Allah'ın uluhiyette tek olduğu ilkesini yeniden gerçekleştirmektir. Bizim yapmamız gereken ise O'nun sevdiğini sevmek, O'nun razı olduğundan razı olmak, O'nun emrettiği ile em¬retmek, O'nun yasakladığından yasaklamaktır. Çünkü O: Çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever" (Bakara: 2/222) olduğuna göre bize düşen de onları sevmek, O'nun olma¬sını istediği hususlarda, isteğine aykırı İstikamette irade göstermemektir. [84] Peygamberlerin Masumiyeti Meselesi: Bu konuda söylenmesi gereken söz şu temel düşünce üzerine kurulmuştur; bu temel düşünce şudur: Peygamberler Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun-, şanı yüce olan cenab-ı Hakk'ın katından alarak insanlara sundukları bilgiler ve pey amberi iklerini tebliğ hususunda, bütün ümmet imamlarının ittifakı ile masum, (günahsız)dırlar. Bu neden¬le Cenab-i Hakk'ın aşağıda aktaracağımız ayetlerde buyur¬duğu gibi, onların, Allah katından getirdiklerinin tümüne iman etmek farz kılınmıştır. "Allah"a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmali'e, İshak'a, Yakub'a ve torun kabilelere indirilene, Musa ve İsa'ya verilene ve diğer peyamberlere Rab'leri tarafından verile¬ne inandık; onlar arasında bir ayırımı yapmayız; biz Allah'a teslim ojanlariz" deyin. Eğer onlar da sizin inandı-ğınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Ama dö¬nerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara kar¬şı Allah sana yeter; O, işitendir, bilendir" (Bakara: 2/136-137) Asıl birr o kimsenindir kî, AHah'a ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inandı" (Bakara: 2/177) "Peygamber Rabbinderikendisine indirilene iman et¬ti, mü'minler de hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına Ve peyam ferleri ne inandı. Onun elçilerinden hiçbirini di-ğterinden ayırtetmeyiz. dediler. Ve dediler ki: "İşittik itâat ettik! Rabbimiz, bizi bağışlamanı dileriz. Dönüşü sanadır;?' (Bakara: 2/285) ' Peygamberlerin dışında kalan insanlar bu durumun tersinedir; çünkü oiıların hiçbirisi, (evliya olsalar bile) peygamberle masum kılındıkları gbi masum kılınmış değildir. Bundan dolayı kim peyamberlerden herhangi birisine söver¬se, tüm islam hukukçularının ittifakıyla öldürülür; onların dı¬şındaki insanlara küfreden ise Öldürülmez. Peygamberler için sabit olan bü masumiyet olgusu, nübüv¬vet ve risalet amacının gerçeklik kazanması için şart kılın¬mıştır. Zira 'Nebi', Allah'tan haber veren kimsedir;' 'Rasul' ise Allah tarafından görevlendirilip, bir şeriatla gönderilen kimsedir. Bu nedenle her 'rasul' 'nebİ'dir; ancak her 'nebi', 'rasul' değildir. Masumiyet olgusu, peyamberlerin Allah'tan alarak kısan¬lara tebliğ ettiği bütün hususlarda sabittir; bu noktada, tüm müslümanların ittifakı ile harhangi bir yanılgı olduğu kesin¬likle düşünülemez. [85] Garanik Meselesinin Tutarsızlığı Ve Bu Tutarsızlığın Dü¬zeltilmesi Bu konuyla alakalı olarak şöyle bir soru sorulabilir: Ce-nab-ı Hak, eksikliğini düzeltip hatasını giderdiği, şeytanın vahiy dışında peyamberlerin kalplerine attığı düşünceleri ta¬mamen silerek ayetlerini sağlamlaştırdığı yerlerde farklı birşeyin meydana gelmesi düşünülebilir mi? Bu hususta iki farklı görüş vardır: 1- Selef alimlerinden gelen yaygın görüşe göre, Kur'an böyle birşeyin olabililiğini onaylar. 2- Oysa daha sonra5 gelen alimler (müteahhirin) bu görü¬şü şiddetle reddetmişler necm süresindeki söz konusu ayet¬lerle ilgili yapılan şu açıklamayı sert dille eleştirmişlerdir. O görüş şöyle di: ''Bunlar en yüce garaniklerlerdir; onların Allah katında şefaatçi olabilecekleri umulur" Müteahhirin (sonra gelen) uleması böyle birşeyin ke¬sinlikle sabit olmadığını söylemiş ve şöyle demşiler: "Kim bunun kanıtlanmış bir düşünce olduğu kanısına var¬mışsa o şunu demek istemiştir: Peygamberler vahyi dinler¬ken şeytan bu düşünceyi onların kalbine atmıştı, ancak Ra-sulullah bu ifadeyi sözcüklere dökerek dile getirmemiştir. Ancak bu takdir üzerinde sorulması gereken bir soru vardır Şöyle ki: "Ancak o peyamber istediği zaman şeytan onun temennisine bir düşünce atmış olmasın" (Hac: 22/52) Bu ayetle ilgili alimlerin görüşünü yukarıda sunduk. Selef alimler nin konuyla ilgili görüşü dile getiren sön dö¬nem alimleri, bu görüşün kanıtlanarak nakledilmiş bir gö¬rüş olduğunu, bu görüşü eleştirmenin mümkün olmadığı, bu¬nun böyle olduğuna, kur'an'ın şu ayetle işaret ettiğini söy¬lemişlerdir: "Senden önce hiçbir rasul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine bir düşünce atmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın attığını si¬ler, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hakimdir." "Allah bunu böyle yapar ki, şeytanın artığım, kalple¬rinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir im¬tihan yapsın; zalimler uzak bir ayrıliK içindedirler." "Ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da o Kur'an'ın Rabbinden gelen bir hak olduğunu bilsinler de ona inan¬sınlar; böylece kalpleri ona saygı duysun. Şüphesiz Al¬lah, inananları mutlaka doğru yola iletir." (Hac: 22/52-54) Son dönem alimleri, bu ayetlerle ilgili görüşlerin tefsir ve hadis kitaplarında yer aldığını, Kur'an'ın bu görüşlere muvafakat ettiğini söylüyor ve şunu ekliyorlar: Allah'ın, şey¬tanın peygamberlerin kalplerine attığı düşünceyi silip ayet¬lerini sağlamlaştırması, bu ayetlerde meydana gelebilmesi olası şeytani etkiyi tamamen ortadan kaldırmak, Allah'ın ayetleri başka varlıkların düşünce ve sözleriyle karışmasın diye 'hak' olanı 'batıl'dan ayırmak içindir. Bunun yanı sı¬ra şeytanın attığı düşünceleri, kalplerinde hastalık olan ve kalpleri katılaşanlar için bir fitne kılması, ancak insanlar onu kendi nefislerinde gizli olarak değil de açıktan duydukları, dinledikleri zaman olur. Çünkü nesh (silme)den meydana ge¬len, fitne başka bir nesihten meydana gelen fitne (imtihan) cinsindendir. Bu tür fitne Rasuİullah'ın (s.a.v.) doğruluğuna ve bu tür nevadan uzak olduğuna işaret eder. Nitekim o birşeyi em¬reder de daha sonra emrettiğinin tersini emrettiği olurdu. Emirlerin her ikisi de Allah katından idi ve doğrulukları da onaylanmıştı. Çünkü Allah'ın sözü, O'nun kendinden söy¬lediğini neshederdi. Allah'ın neshedip geçerliliğini kaldır¬dığı söz böyle değildi. Çünkü o, Allah'ın doğrulukta ona iti¬mat ettiğine ve söylediği sözün hak olduğuna işaret eder. Ni¬tekim Aişe (a.s.) konuyla alakalı olarak şöyle buyurmuştur: "EğerMuhammed, vahiyden birşey gizleyecek olsay¬dı elbette şu ayeti gizlerdi. 'Fakat Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun, insanlardan çekmiyordun; halbuki asıl korkmana la¬yık olan Allah idi[86] (Ahzab: 33/37) Görüyorsunuz ki batıl İle kendisini büyük göstermeye ça¬lışan kimse, yanlış söylese bile her söylediği ile kendisine yardım etmek, kendisini takviye etmek ister. Oysa Allah Ra-sulu'nun (s.a...) Allah'ın, şeytanın peygamberlerin kalbine attığı düşünceleri silip kendi ayetlerini sağlamlaştırdığını açıklamakla, kendisinin doğruluğuna ve yalandan uzak ol¬duğuna işaret etmektedir. Peygamberlikte asıl amaç da bu¬dur. Çünkü o doğruluğu Allah tarafından onaylanıp teslim edilmiş bir peyamberdir. Bu yüzden onun yalanlanması seksiz şüphesiz, katıksız küfürdür. Peygamberlik vazifesini tebliğe ilişkin konuların dışın¬daki masumiyet meselesine gelince, bu konuda alimlerin farklı görüşleri vardır: Eu akıl yolu ile mi yoksa nakil yo¬lu ile mi saptanmalıdır? Bundan başka masumiyet konusun¬da söz konusu edilen küçük günahlar mı, büyük günahlar mı ya da onlardan bir kısmının mı kastedildiği, ya da masumiyet denilince sadece o günahları yapmak değil, ikrar etmek mi olduğu konusunda tartışmışlar. Bunun dışında şu konu¬larda da farklı düşünmüş, farklı görüşler ileri sürmüşler:, Pey¬gamberlerin yalnızca peygamberlik vazifelerini tebliğ sıra¬sında masum oldukları hakkında kesin hüküm verilebilir. Bu¬nun dışındaki konularda masumiyetleri hakkında yargıya varmak zorunlu değildir. Bundan başka, peygamberlik görevi gelmezden bir pey¬gamberin küfürden masum olması gerekli midir, yoksa ge¬rekli değil midir? Bu konuda başka yerlerde genişçe söz edil¬miştir. Ancak cumhur alimlerinin benimsediği ve seleften ge¬len bilgilerle örtüşen görüş, peygamberlerin mutlak mana¬da günah işlemekten masum olduğunu, onların günah işle¬diği görüşünde olan kimseleri reddetmenin gerekliliğini kanıtlamaktadır. Peygamberlerin masumiyeti ile ilgili görüş¬ler irdelenip düzeltildiği zaman, peyamberlerin masumi¬yetine kani olanların görüşünün doğruluğu ortay a.çıkacak¬tır. Peygamberlerin masumiyetini olumsuz kılanların delille¬ri, peygamber oldukları kabul edilen kimselerin günah işle¬diğine delalet etmez. Öte yandan peygamberlerin masum ol¬duğu görüşünde olanlar ise peygamberlere uymanın meşru kılınmasını delil olarak göstermektedirler. Bu meşruiyet, on¬ların günah olma niteliği taşıyan eylemlerde bulunmaları ca¬iz görüldüğü zaman caiz olmaz. Biliyoruz ki, onlara uymak, ancak onların nehyedildikleri veya geri döndükleri husus¬larda değil, peyamber odukları kabullenildiği durumda zo¬runlu kılınmıştır. Ama emir ve yasaklardan herhangi birisi¬nin hükmü kaldırıldığında (neshedildiğinde) bir peygamber bu emirle emredemez, yasaklanmış olandan yasaklayamaz. Peygamberin böyle bir yetkisi yok iken o emre ve o yasağa uymak ve ona itaat nasıl zorunlu kılınır. Peygamberlerin masumiyetini savunan ilim adamları, günahı mükemmelliğe yetkinliğe karşıt olduğunu ya da gü¬nah işleyen bir kimseyi peygamberlik gibi büyük bir ni¬metle taltif etmenin en çirkirı davranış olduğ ya da günahın insanların nefretini gerektirdiği gibi akli delilleri ileri sür¬mektedirler. Bu, ancak bir kimsenin böyle bir kişilik üzerin¬de sabit kalması ve bu kişilikten geri donmemesiyle olur. Şa¬yet durum böyle değil de söz konusu kimse günah işlemiş¬se o günahtan Allah'ın kabul ettiği ve o kimseyi affedip bu¬lunduğu yerden daha yüce bir konuma çıkaracağı 'nasuh' bir tevbe etmesiyle mümkündür. Nitekim bazı selef uleması, Davud'un (a.s.) tevbe et¬tikten sonra, hata işlemeden önceki konumundan daha yü¬ce bir konuma ulaştığını buna delil olarak göstermişlerdir. Diğer bir grup alim iseşunu delil olarak göstermiştir: "Eğer tevbe, Allah'a en sevimli olan eylemlerden ol¬masaydı Cenab-i Hak yaratıklarını günah işlemekle deneyip onlara ikramda bulunmazdı" Tevbe konusunda Rasuluîah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah için kulunun günah işleyip tevbe etmesi, oldu¬ğu yerde durup duran kimseden daha sevimlidir"[87] Öte yandan Cenab-ı Hak: "Muhakkak Allah çok tevbe edenleri ve çok temizle¬nenleri sever" (Bakara: 2/222) "Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyen¬ler (değil); işte onlar Allah'ın kötülüklerini iyliğe de¬ğiştirdiği kimselerdir" (Furkan: 25/70) buyurmaktadır. Öte yandan sahih olarak nakledilen bir hadiste kulun küçük günahları Allah'a arz olunup büyük günahların Allah'tan sak¬landığı, oysa Allah'ın açığa vurulmayan günahlardan ötürü ku-luna müşfik davrandığı anlatılmaktadır. Söz konusu kudsi ha¬diste Cenab-ı Hak kuluna şöyle buyurmuştur: "Ben o günahları senin için bağışladım. Onlardan her bir kötü amelin yerini iyiye değiştirdim"Bunun üze¬rine kul şöyle der: "Ya Rab! Benim göstermediğim gü¬nahlarım da var"[88] Kul kötülüklerin iyilikle değiştirildiğini görünce, açığa vurmaktan korktuğu büyük günahların da görülmesini talep eder. Ancak malumdur ki, kulun kötülüklerinin iyiliklerle de¬ğiştirildiği bu durum, günahların meydana gelmeyip iyi¬liklerle değiştirilmesinden daha yücedir. Said b. Cübeyr'in de aralarında bulunduğu bir grup se¬lef alimi konu ile alakalı olarak şöyle demişler: "Kul güzel bir amel eder, ancak o ameli yüzünden cehen¬neme girer; öte yandan bir kul da kötü bir amel eder ve o amel sayesinde cennete girer. Bu nasıl olur? Şöyle: Bir kul güzel amel eder. Fakat, o amel nedeniyle ucuba düşer (ken¬dini beğenir) ve diğer insanlara karşı övünür. Böylelikle ce¬henneme düşer; kötü amel eden de, bu ameli yüzünden sü¬rekli korku içinde olur ve tevbe eder, daima pişmanlık içe¬risinde olur. Böylelikle cennete girer" Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Göklerin ve yerin ve dağların kabul etmediği o ema¬neti insan yüklendi. Gerçekten o çok zalim çok cahildir. Allah bu emaneti insana vermiştir ki, münafık erkekle¬re ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azab etsin; mü'min erkekleri ve mü'min kadın¬ları da bağışlasın; Allah gafur ve rahimdir" (Ahzab: 33/72-73) Aslında her insanın amacı, Allah'ın tevbelerim kabul ettiği inanan erkek ve inanan kadınlardan olmaktır. Öte yandan kitab, sahih sünnet ve Kur'an'dan önce indi¬rilen diğer kitaplarda bu görüşle örtüşen ve onu teyid eder nitelikte, sayılmayacak kadar örnekler vardır. Bu görüşü reddedenler ise bu bilginleri sapık ekoller olan "Cehmiye", "Kaderiye" ve "Dehriye"nin "Allah'ın isim ve sıfatlan", "kader" ve "ahiref'le ilgili nasları yorum¬ladıkları (tevil) gibi yorumladılar. Bu tevil girişimi, batıl ol¬duğu kesinlikle bilinen batini "Karamita" ekolünün nasla¬rı tevil ettikleri Allah'ın kelimelerini, yerlerinin dışına çı¬karan kimselerin eylemi türünden bir grişimdir. Mesela bu sayılan ekole mensup kişilerden herbirisi peygamberlere saygıyı amaçlarlar ancak bu girişimleri ve yöntemlerinin sa¬katlığı yüzünden onları yalanlamakla neticelenir; onlara iman etmek isterler fakat küfre düşerler. Gelgelelim masumiyet meselesine: Peygamberlerin ma¬sumiyetlerinin şeriat, akıl ve icma deliliyle kanıtlandığı bi¬linmektedir. Ancak bu, risaleti tebliğ noktasında kastedilen masumiyettir. Bu kavramla, Peygamberlerin tebliğ ettiği ilahi emirleri kabul etmedikleri zaman o kimseler bu kavram¬dan yararlanamazlar. Ancak ya anlamını bozdukları kavra¬mı ikrar ederler ya da bu noktada, bütün bildikleri bir takım kuruntulardan ibaret olan onun ötesinde kitabı bilmeyen ümmilerin durumuna düşerler. Şayet "masumiyet" kavramı onların iddia ettikleri anlamı içeren bir kavram ise bundan yararlanamazlar; hem onların böyle bir kavramdan yararlan¬maya ihtiyaçları da yoktur. Çünkü bu kavram ona iman et¬mekle emredilmeyen, onlardan başka bir insan grubuyla alakalıdır. Bu gruba mensup kişilerden herhangi birisi, peygamberler hakkında, Allah'tan, ellerinde bir delil bulun¬madan konuşur; öte yandan peygamberleri tasdik ve onla¬ra itaat için yapılması gerekli olanları da terkeder. Oysa onları tasdik ve onlara itaatten mutluluk, huzur bunun kar¬şıtından ise kötülük, mutsuzluk meydana gelir. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi: "Ona (peygambere) gereken kendisine yükletilen teb¬liğ görevini yapmak, size gereken de size yükletilen ita¬at görevini yapmaktır" (Nur: 24/54) [89] Peygamberlerin Tevbe Ve İstiğfar Etmeleri: Şanı yüce olan Allah, Kur'an'da peygamberlerden söz et¬tiğinde daima tevbe ve istiğfar kavramlarını da birlikte zik¬retmektedir. Adem ve eşinin şu duasında olduğu gibi: "Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi mağ¬firet etmez ve bize merhamet etmezsen elbette biz zara¬ra uğrayanlardan oluruz" (A'raf: 7/23) Nuh'un duası; "Rabbim! Hakkında bilgim olmayan birşey senden di¬lemekten yine Sana sığınırım; eğer beni mağfiret etmez ve bana merhamet etmezsen ziyana uğrayanlardan olu¬rum" (Hud: 11/47) Halil'in (İbrahim) duası; "Rabbimiz! Beni anamı babamı ve bütün müminleri hesab gününde mağfiret eyle" (İbrahim: 14/41) "Dîn günü benim bütün hatalarımın bağışlanmasını isterim" (Şuara: 26/87) Musa'nın (a.s.) duası: "Sen bizim velimizsin; bizi mağfiret eyle ve bize mer¬hamet eyle; çünkü sen mağfiret edenlerin en hayırlisısın. Bize bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de; biz sana yö¬neldik" (A'raf: 7/155-156) "Rabbim! Ben kendime zulmettim; beni mağfiret et" (Kassas: 26/16) "Ayılınca: "Sen yücesin, Sana tevbe ettim; ben ina¬nanların ilkiyim" (A'raf: 7/143) dedi. Cenab-ı Hak Davud'dan (a.s.) da şöyle söz etmek¬tedir: "RabbMnden mağfiret diledi, eğilerek secdeye ka¬pandı ve tevbe edip bize döndü". Biz de ondan bunu af¬fettik; yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir gelece¬ği vardır" (Sa'd: 38/24-25) Süleyman (a.s.) hakkında da şöyle buyuruyor. Cenab-ı Hak: "Rabbim, beni mağfiret et, bana benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk (hükümdarlık) ver. Çün¬kü yalnız çokça lütfeden Sensin Sen" (Sad: 38/35) Ama Yusuf-u Siddik'a gelince, Cenab-ı Hak onun hak¬kında herhangi bir günahtan söz etmemiştir. Bu nedenle ondan, o günaha uygun düşecek bir istiğfar şekli de zikret-memiştir. Sadece şöyle buyurmakla yetinmiştir: "Böylece biz kötülüğü ve fuhşu ondan çevirmek iste¬dik; çünkü o, ihlasa erdirilmiş temiz kullarımızdandır." (Yusuf: 12/24) Cenab-ı Hak bu ayette kötülüğü ve fuhşu ondan çevirdi¬ğini bildirmektedir. Bu ifade Yusuf'tan ne kötülüğün ne de fuhşun sadır olduğuna işaret etmektedir. Şu ayete gelince: "Andolsun kadın onu arzu etmişti; eğer Rabb'inin doğru delilini görmeseydi o da onu arzu etmişti." (Yusuf: 12/24) Burada kullanılan "hemm" kelimesi bünyesinde iki tür bulunduran cins isimlerden birisidir. Nitekim kavramla il¬gili olarak şöyle diyor İmam Ahmed: "Hemm iki türlüdür: Hatıraların arzusu; sırların arzusu. Kavram bir hadiste şu ke¬limelerle dile getirilmiştir: "Kul bir kötlüğü yapmayı arzuladığında bunu uy¬gulamaya geçirmedikçe, bundan ona bir günah yazılmaz; ancak bu arzuyu Allah için terkettiği zaman onun amel defterine bir iyilik yazar; ancak bu niyetlediği kötlüğü yaparsa yalnızca bir kötülük yazar amel defterine.[90] Burada dikkat edilmesi gereken bir nüans vardır: Şayet söz konusu edilen kul bu arzusunu Allah adına de¬ğil başka bir amaçla terkederse onun amel defterine bir iyilik yazılmaz; ancak bir kötülük de yazılmaz. Yusuf (a.s.), ayette sözü edilen kadına karşı içende duy¬duğu arzuyu, Allah için terketmiştir. Bu nedenle Cenab-ı Hak da onun bu ihlasi için, kötülüğü ve fuhşu ondan çevirmiştir. Bu ancak, günahı gerektiren öğe bulunduğu zaman olur ki burada günahı gerekli kılan öğe "arzu duyma" duygusu¬dur. Onun karşıtı ise kalbin Allah adına günahtan yüz çevir¬mesini gerekli kılan "ihlas"tır. Yusuf'tan (a.s.), karşılığında sevap verilen iyilikten baş¬ka birşey sadır olmamıştır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Muttaki olanlar, kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah'ın sevap ve cezasını) ha¬tırlarlar, hemen gerçeği görürler" (A'raf: 7/201) Nakledilir ki: Yusuf şalvarını giyip, kadınların da için¬de bulunduğu bir mecliste otururken Yakub'ün suretini el¬lerinin üzerinde görmüş. Bu ve buna benzer bilgilerden hiçbirisi Allah ve Rasulu'nce verilen bilgiler değildir. Böy¬le olmadığına göre demek ki ba tür saçma sapan bilgiler, Peygamberleri yalanlama ve onları kınama hususunda insan¬ların en azılısı olan yahudilerden alınmıştır. Bu konularda yahudilerden aldıkları bilgileri aktarmayı adet haline getir¬miş müslümanlar nedense bizim peygamberimizden tek bir harf bile nakletmemişlerdir. [91] Tefsircilerni Hatası Yusuf (a.s.) peygamberle ilgili olayların anlatıldığı su¬rede şöyle bir ayet zikredilmektedir: "Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis, daima kötülüğü emreder. Rabb'imin rahmet ettiği nefis ha¬riç" (Yusuf: 12/5) Bu söz azizin karısına ait bir sözdür. Bunun böyle oldu¬ğuna bizatihi Kur'an'ın açıklamaları işaret eder; bu hususta Kur'an'ı derinlemesine düşünen kimse kuşku duymaz. Ni¬tekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır bu konuyla alaka¬lı olarak: "(Elçi bu yorumu getirince) kral: "Onu bana getirin!" dedi. Elçi, Yusuf'un yanına gelince (Yusuf): "Efendine dön ona sor, ellerini kesen o kadınların maksadı neydi? (Bunu ortaya çıkarsın). Şüphesiz Rabbim, onların tuzak¬larını biliyor" dedi. (Kral, kadınlara): "Yusuf'un nefsin¬den ;nurad almak istediğiniz zaman durumunuz ney¬di?" dedi. Dediler ki: "Haşa, Allah için söylemek lazım, biz ondan hiçbir kötülük görmedik!" Aziz'in karısı da: "İşte şimdi hak yerini buldu, ben onun nefsinden murad almak istememiştim. O tamamen doğrulardandır!" de-di." "(Gerçeği söyledim ki Yusuf) benim, kendisine arka¬dan hainlik etmediğimi ve Allah'ın hainlerin tuzağını ba¬şarıya ulaştırmayacağını bilsin. Ben nefsimi temize çıkar¬mam. Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir. Rabb'imiri rahmet ettiği nefis hariç. Rabb'im gafur ve rahimdir" (Yusuf: 12/50-53) Bu sözlerin tamamı, azizin karısına ait sözlerdir. Çünkü Yusuf (a.s.) o sırada hapisteydi ve henüz kralın huzuruna çı¬karılmış değildi. Daha önce kralı ne görmüş ne de konuşma¬sını dinlemişti. Fakat suçsuzluğu, kendisinin gıyabında or¬taya çıkmıştı. Aziz'in karısının dediği gibi: "Benim kendi¬sine arkasından hainlik etmediğimi bilsin" Yani o benim yanımda değilken ona ihanet etmeyeyim. Oysa ben onun ya¬nında bulunduğum sırada onu arzulamıştım. Aziz'in karısı¬nın bu itirafı üzerine: "Kral: "Onu bana getirin dedi, onu kendime özel dost edineyim" Kendisiyle konuşup ondaki tutarlılığı görünce Yusuf'a: "Sen, dedi, artık bugün yanımızda me'ki sahibi güvenilir bir kimsesin"dedi. (Yusuf: 12/54) Ayetler böylesine açık olmasına rağmen, tefsircilerin çoğu yukarıda 53. ayette sözü edilen ifadelerin Yusuf'a (a.s.) ait sözler olduğunu söylemişler. Bazısı sadece bu gö¬rüşü benimsemiş ki bu son derece tutarsız bir görüştür; ke¬sinlikle bir delile dayanmıyor. Aksine görüşün yanlışlığına işaret eden deliller vardır. Bu konuda, başka yerlerde geniş¬çe söz edilmiştir. Buraya kdar tüm anlattıklarımızla şu neticeye varmayı amaçlamıştık: Yunus kıssası, onun kınanmasına ve ayıplan¬masına neden olan bütün suçların bağışlandığı, bu vesile ile Allah'ın onları iyiliklerle değiştirdiği ve onun derecesini yükselttiğini de içermektedir. Yunus (a.s.) balığın karnından çıktıktan sonra, onun yaptığı tevbe, derece bakımından, o ha¬taya düşmezden önce bulunduğu noktadan daha yüksek bir noktaya erişmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak bu hususu şöyle açıklamaktadır: "Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, sıkıntıdan yutkunarak Allah'a seslen¬mişti. Eğer rabb'inden ona bir nimet ulaşmasaydı, kınan¬mış olarak çıplak bir yere atılırdı. Fakat Rabb'i onun duasını kabul etti de salih kullarından eyledi" (Kalem: 68/48-50) Bu son durum, balığın yutma durumunun tersidir. O dö¬nemle ilgili olarak Kur'an şu bilgiyi vermektedir: "(Yunus, Rabb'inden izinsiz olarak kavminden ayrıldı¬ğı için) kendi kendisini kınarken denize attılar ve balık onu yuttu" (Saffat: 37/142) Bu ayet Yunus peygamberin kınanma durumunda bulun¬duğu dönem hakkında bilgi vermektedir. "Kınanmış", kına¬nacak bir eylemde bulunmuş kimse demektir. Bu kınanmış durumda bulunan Yunus, yerilmiş olarak çıplak yere atıla¬cağı durumda ve dönemde değildir. Bu son dönem onun şu duayı söylediği dönemdir. "Senden başka ilah yoktur; Senin şanın yücedir, ben zalimlerden oldum" Bu durum Yu-nus'un (a.s.) daha önce bulunduğundan daha yüksek konum¬da olduğu bir durumdur. Zira itibar (dikkate alınması gere¬ken nokta) başlangıç noktasındaki geçirilen evrelere değil, son olgunluk (kemal) noktasınadır; ameller sonuçlarına gö¬re değerlendirilir. Allahu Teala insanı yaratıp onu annesinin karnından hiçbir şey bilmeyen bir varlık olarak çıkardı; sonra ona bazı bilgiler Öğreterek eksik bir durumdan peyderpey kemal noktasına ulaştırdı. Öyle ise, insanoğlunun olgunluk döne¬mi öncesinde geçirdiği evreyi dikkate almak doğru değildir. İtibar, insanın olgunluk döneminedir. Onun için Yunus pey¬gamber ve onun dışındaki tüm peygamberler Ömürlerinin dönemlerinde kişiliklerinin en yetkin noktalarına ulaşmış¬lardır. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Melekleri peyam-berler ve diğer salih kullardan üstün kabul eden kimseler, bu tercihlerinde yanılgıya düşmüşlerdir. Çünkü onlar melekleri, salih kimselerin yaşamlarının başlangıçtaki eksik dönem¬lerini dikkate alarak, meleklerin daha kamil oldukarına itibar etmişler, ama yanlışa düşmüşler; oysa peygamber ve salih kimselerin kendilerindeki eksikliklerin tamamını giderip Rahman'm rızasını kazanarak cennete girdikleri, orada her türlü rahmete ve esenliğe ulaşıp orada yerleştik¬leri dönemden sonrasına itabar etselerdi bu yanlışa düş¬mezlerdi. Ki onların cennetteki durumunu Kur'an şöyle an¬latmaktadır: "Melekler de her kapıdan yanlarına vararak: "Sab¬retmenize karşılık selam size; yurdun sonu ne güzel der¬ler". (R'ad: 13/23-24) Söz konusu kimselerin bu ayette anlatılan dönemi dikkate alındığında, onların diğer tüm yaratıklardan daha üstün ol¬dukları ortaya çıkar. Böyle yapılmazsa akıllı bir kimsenin, sözü edilen kimselerden herbirisinin övülme, üstün kılınma, her türlü eksikliklerden ve ayıplardan uzaklaşarak, övülecek en yetkin noktaya ulaştıkları dönemden öncesini dikkâte alıp ona göre değerlendirmede bulunması ve yargıya varması doğru olur mu? Şayet bu dönem dikkate alınıyorsa, onlar¬dan herbirisinin önce meni, sonra embriyo (alaka) sonra bir tutamlık şekilsiz et parçası, sonra kendisine ruh üflendiği, ardından bebek olarak doğduğu, emzirildiği, çocuk olduğu bütün dönemler sonuna dek dikkate alınmalıdır. Bütün bu dönemleri dikkate alan herkes, söz konsu dönemlerin olgunluk ve faziletlilik hususunda en kamil noktaya ulaşıp bu il-tifatlara liyakat kazandığı olgunluk noktasına ulaşmadığını bilir; söz konusu evrelerden geçen insan, kemale erme olgusu meydana geldiğinde ancak son dönüşüm noktası dikkate alınarak faziletli olduğuna karar verilir. [92] Fazilette Son Döneme Bakılır Bazı kimseler, îslam üzere doğup hiçbir zaman küfre düşmeyen bir kimsenin, kafir iken müslüman olan kim¬seden daha üstün olduğun sanır; oysa bu tamamen yanlış frr sanıdır. Çünkü önemli olan, dikkate alınması gereken nok¬ta sonuç (akibet) noktasıdır; bu iki insandan hangisi son dönemlerinde takvada daha ileri bir noktaya erişmiş ise en faziletli kimse odur. Çünkü biz şunu gayet iyi biliyoruz ki, küfürden so :ra Allah'a ve Rasulu'ne iman eden ensar ve muhacirden İlk dönem müslümanları, daha sonra İslam üzere doğan kendi çocuklarından ve diğer müslümanlar-dan daha faziletli idiler. Çünkü şu bir gerçektir ki, şerri (kötülüğü) tadarak kendi deneyimi ile onu tanıyıp daha sonra hayrı (iyiliği) tadarak yine kendi deneyimiyle onu tanıyan kimse, bizzat kendi çabasıyla iyliği yakaladığı ve onu tanıdığı için onu daha bir sıcak duygularla sever; öte yandan kötülüğü de bizzat kendi deniyimleriyle tandığı ve tattığı için, kötülüğü bilmeyen, onu tatmayan kimseden daha faz¬la ondan tiksinir ve nefret eder. Şöyle de demek mümkün: İyilikten başka birşeyi tatmayan ve tanımayan kimse daha sonra bir kötülükle karşı karşıya kaldığı zamanbelki de onun kötü olduğunu anlayamaz. Bu nedenle ya bilmeyerek kötülüğün içine düşer ya da o kötülüğü tanıyan kimsenin, o kötülüğü yadırgayıp ondan tiksinerek kaçındığı gibi yadır-gayamaz, tiksinemez. Bu nedenle Ömer (r.a.) şöyle buyur¬muştur: "Cahiliyeyi tanımayan kimselerin yüzünden, İslam'ın ilk dönemdeki safiyeti, sadeliği, halka halka bozulmaya uğrayacaktır" Yine Ömer aynı bağlamda şöyle diyor: "İslam'ın yetkinliği marufu emretmek, münkerden yasak¬lamakla sağlanır; bunun tamamlanması ise ancak Allah yolunda cihad etmekle mümkündür. Kim onun dışındaki kavramları tanımadan yalnızca marufu tanımakla işe başlar¬sa münkerin mahiyeti, niteliği, özellikleri ve doğurduğu zararlar hakkında bilgisi olmaz. Bu bilgisizliği nedeniyle, münker ehliyle nasıl mücadele edeceğini de bilemez; tutar¬lı bir strateji belirleyemez. Bu nedenle bir kimse, sakınmak, ehlini ondan men etmek ve onlarla mücadele etmek gibi iyi niyet taşıdığı zaman kötülüğü ve onun belirgin özelliklerini bilmesi (tanıması), onun hakkında bilgisiz olmasından da¬ha hayırlıdır" Bu yüzdendir ki sahabe iyilği (hayrı) ve kötülüğü (şerri) bütün boyutlarıyla bildikleri, İslam'ın, imanın ve salih amelin ne denli güzel, küfür ve Allah'a başkaldırı (isyan)ın ne denli çirkin bir durum olduğunu bilmeleri nedeniyle iy¬iliği tam anlamıyla sevip kötülükten tiksindikleri için iman ve cihad yönünden kendilerinden sonra gelen kuşaklardan daha yüce kişiliklere sahip idiler. Yine bu realiteden ötürü fakirliğin, hastalığın ve korkunun acısını tadan kimse, zen-ginliğe, sağlığa ve güvenliğe, onları tatmayan kimseden, da¬ha tutukuludurlar. Bu nedenle ünlü Arab şair el-Bihteri: "Karşıtlık, kendi karşıtı olan nesnenin güzelliğini açığa çıkarırder.[93] Arap edebiyatının diğer çok önemli bir şairi olan Ebu Tayyib el-Mütenebbi İse şöyle diyor bir şiirinde: "Nesneler (şeyler) karşıtlarıyla belirginleşir ortaya çıkarlar"[94] Öte yandan aynı konu ile alakalı, Ömer'in şöyle bir sözü var: "Ben aldatıcı bir kimse değilim. Bu nedenle hiçbir aldatıcı beni aldatamaz" Gerçi övgüye layık, temiz kalp sahibi kimse kötülüğü değil iyiliği ister. Bunun en iyi bir şekilde olması ancak iy¬ilik ve kötülüğün bütün boyutlarıyla bilinmesiyle müm¬kündür. Ama kötülüğü tanımayan bir kimse bu noktada ek¬sikliği yüzünden, takdire şayan bir kimse değildir. Aslında amaç burada bütün bunları söylerken her küfrün ve isyanın tadını tadan kimsenin, bu bilgisi nedeniyle, onu tatmayan ve bilmeyen kimseden mutlak anlamda küfrü ve isyanı daha iyi bildiği ve onlardan daha fazla tiksinip kaçın¬dığı anlatmak değildir. Çünkü burada tam bir uyum müm¬kün değildir. Sözgelimi bazan doktor hastalığı hastadan çok daha iyi bilir. Bunun gibi peygamberler de dinlerin uzman¬ları oldukları için, diğer insanların tattığı gibi kötülüğü tatmasalar da, kalpleri nelerin düzelttiğini, nelerin bozduğunu diğer insanlardan çok daha iyi bilirler. Burada asıl anlatılmak istenen şudur: Bazı insanlar, kötülüğü tadarak öğrenir. Bu öğrenme eyleminden öznel bir deneyim meydana gelir. Bu deneyim sonucunda söz konusu kişi o kötülükten nefret eder, buna karşılık diğer bazı insan¬ların tattığı halde elde edemedikleri bir sevgi ile iyiliği sev¬er ve ona sımsıkı yapışırlar. Sözgelimi başlangıçta müşrik hristiyan veya yahudi olan bir takım insanlar vardır, bunlar şüphelerden, bozuk düşüncelerden, zulüm ve kötülükten ne tür bir küfür olgusu meydana geldiğini gayet iyi bilirler. Daha sonra Cenab-i Hak kalplerini İslam'a açtığında İs¬lam'ın güzelliğini öğrenip tanırlar. Bu tanıma ve kavrama, çoğu kez İslam'a daha çok gönül vermelerine; İslam'ın ve küfrün gerçek anlamda hakikatinden habersiz bazı kim¬selerden daha çok küfürden nefret etmelerine neden olur. Çünkü gerçek anlamda İslam'ın ve küfrün hakikatini bil¬meyen kimse, bazan şu hakikate bazan bu hakikate karşı çık¬maktan ya da şunun övülmesi ötekinin yerilmesinden baş¬kalarını taklid etmekten kurtulamaz. Bu hakikati, şöyle bir örnekle daha iyi açıklamamız mümkündür: Açlığın acısını tadan bir kjrnse, daha sonra, doymanın zevkini tadar, hastalığın acısını tadan bir kimse bunun ardın¬dan sıhhat ve afiyetin lezzetini tadar; ya da korkunun acısını tadan bir kimse ardından güvenliğe kavuşmanın mutluluğunu tadar. Şimdi böylesi olumsuzlukların acısını tadan bir kim¬senin sıhhate, güvenliğe ve tokluğa duyduğu sevgi, buna kar¬şın, açlıktan, hastalıktan ve korkuya kapılmaktan duyduğu nefret, bu belalara uğrayıp bunların hakikatim bilmeyen kimseden elbette çok daha büyük olur. Bunun gibi bid'atçı ve kötü kimselerin arasında yaşayıp daha sonra, Allah'ın hakkı kendisine açıklaması bereketiyle bu hakkı kavrayarak günahlarına içten bir pişmanlıkla tev-be eden; ve Allah yolunda cihad etmekle nzıklandırılan kimse, içinde geldiği kimselerin durumunu çok daha iyi bilir, onlara denk olmaktan daha çok kaçınır, onlarla yaptığı cihadı, diğerlerinden daha büyük olur. Nitekim Nuaym b. Hammad el-Hu zai-Cehm iyelere kar¬şı en çetin mücadeleyi veren alimdir-Cehmiye ile ilgili mü¬cadelesi hakkında şöyle diyor: "Onlara karşı en sert mücadeleyi ben veriyorum; çünkü daha önce ben de onlardan birisi idim.[95] Öte yandan yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sonra Rabb'in şunlardan yanadır ki, cehaletle kötülük işlediler, sonra onun ardından tevbe ettiler, us¬landılar. Bütün bunlardan sonra Rabb'in elbette bağış¬layan, rahmet edendir." (NahI: 16/119) Bu ayet-i kerime daha önce müşrik iken dinlerinden ötürü insanlara işkence edip daha sonra Allah'a tevbe eden ve Allah'ın da tevbelerini kabul ettiği sahabeden bir grup in¬sandır; bunlar daha sonra Allah'a ve Rasulü'ne hicret etmiş, cihad etmiş ve başlarına gelen belalara sabretmiş kimseler¬dir. Nitekim Ömer b. Hattab, Halid b. Velid önceleri insan¬ların İslam'a karşı düşmanlık eden en azılıları idiler. Fakat müslüman olunca her ikisi de kendilerinden önce müslüman olan kimselerden iman, salih, amel, kafirlerle cihad, Allah ve Rasulu'nun dinine yardım konusunda çok daha ileriye geçtiler. Sözgelmi Ömer, iman, ihlas, sadakat, Allah bilgisi (marifet) ileri görüşlülük (feraset) nüranilikte en mükemmel, nefsin hevasından en çok uzak duran, Allah'ın dinini hakim kılma hususunda en üstün çabayı gösteren kimse olduğu İçin, fazilet yönünden Ebubekir'in dışında, diğer tümü insanlar¬dan ileri geçmişti. Bu ve diğer örneklerin ortaya çıkardığı gerçek şudur: Dik¬kate alınması gereken hususu, başlangıç dönemlerindeki eksiklikler değil, sonuçla ulaşılan tekamül noktasıdır. İsrailiyata ait haberlerin birisinde şöyle bir ifade zik¬redilmektedir: "Yüce Allah Davud'a (a.s.) şöyle buyurdu: "Günaha gelince biz onu bağışladık; sevgiye gelince ar¬tık onda geri dönüş yoktur" Bu bilginin doğru olduğunu tesbit etseniz bile böyle bir yasa bizim için şer'i ölçü olamaz; dinimizi de böyle bir temel üzerine bina etmemiz mümkün değildir. Çünkü Muhamrned'in getirdiği dinde tevbe hakkında gelen bilgil-re, sağlanan kolaylıklar, bizden önce gelen şeriatların hiç¬birisinde gelmemiştir. Bundan dolayı Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Ben rahmet peygamberiyim; ben tevbe peygam¬beriyim[96] O Rasul sayesinde, bizden Önceki ümmetlerin sırtındaki ağır yükler, boyunlarındaki zincirler bizden kaldırıldı. [97] |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:29 .
http://www.islamportali.com
|
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.5 |
|
ExForum |
Rüya Tabirleri |
Dini Hikayeler