.:: Tavan Arası ::.

Geri git   İslamportali.com - İslami Forum > iSLAM > Dua Bölümü
Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Alt 06-20-2009, 09:04   #1 (permalink)
Yeni Kullanıcı
 
DÂRU' L-ADL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: Apr 2009
Cinsiyet:
Mesajlar: 1.870
Seviye: 36 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 175 / 875
Güç: 623 / 7885
Deneyim: 2%
İletisim
Standart DUA VE TEVHİD (2.bölüm)

DUA VE TEVHİD
(2.bölüm)

"La İlahe İlla Ente" İfadesinin Manası

Allah Katında En Faziletli Kelam..

Bu Ayet Niçin Sıkıntıyı Kaldırmak İçin Okunuyor?. 1

Ümit Sadece Allah'tandır

Allah'tan Başkasına Dua Etmek.

Dinde İhlas.

Tevhid ve İstiğfarı Birleştirmek:

Uluhiyet Ve Rububiyetin Tevhidi:

Allah İçin Sevmekle Allah'la Beraber Sevme Arasındaki Fark:

Rasul'e (a.s.) İtaat Allah'a (c.c.) İtaattir:

İmanın Manası:

Buradaki Amaç Nedir?.

Din Ancak Amelle Tamamlanır:


DUA VE TEVHİD
(2.bölüm)

"La İlahe İlla Ente" İfadesinin Manası

Yunus'un "la ilahe illa ente" (yani Senden başka ilah yok¬tur) duasına gelince burada uluhiyetin etkinliğini ispat var¬dır. Uluhiyet ise Allah'ın kudretinin, bilgisinin, rahmet ve hikmetinin yetkinliğini içerir. Ayrıca burada Allah'ın kuluna ihsanının da ispatı vardır. Çünkü ilah, me'luh demektir. Me'luh ise ibadet edilmeye yegane hak sahibi olan varlık ma-nasındadır. O'nun ibadet edilmeye layık yegane varlık ol¬ması, aynı zamanda O'nun çokça sevilen yegane sevgili, çok¬ça saygı duyulan tek saygın varlık olmasını gerekli kılan sı¬fatlarla sıfatlanmış olması demektir. Gerçekte ibadet çoça sevme ve çokça acziyet belirtmeyi içeren bir fiildir.

Yunus'un "Sübhaneke" sözü O'na tazimi, O'nu zulüm ve benzeri noksanlıklardan münezzeh ve mukaddes tutmayı içerir. Çünkü teşbih (Sübhaneke demek) her ne kadar eksik¬likleri olumsuz kılmayı içerdiği söyleniyorsa da, Musab b. Talha'dan "mürsel" olarak Rasulullah'ın şöyle buyurdu¬ğu rivayet edilmiştir. Allah Rasulu (s.a.v.) kulun "stibhanel-lah" demesiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
"Bu söz, Allah'ın (kula verdiği) kötülükten kurtulma beratıdır"[25]
Aslında olumsuzlama (nefy) övme anlamı içermez; an¬cak ispat (sübut) anlamını içerdiğinde övme anlamı ifade ed¬er. Şayet içermezse nefiyde (olumsuzlama) övme anlamı yoktur. Allah'tan eksikliği ve kötü olanı uzaklaştırma (nef¬yetme), aynı zamanda O'nun kemal ve güzelliklerini ispat¬lamayı gerekli kılar. Çünkü en güzel isimler Allah'a aittir.
Bunun gibi Kur'an'da Allah'tan Kötülük ve eksikliği uzaklaştırmak amacıyla gelen ayetlerin tamamı, O'nun güzelliklerini ve mükemmelliğini ispatlamayı içerir.
Şu ayetler buna örnektir.
"Allah ki, O'nadan başka ilah yoktur. Diridir, yara¬tıklarını gözetip ayakta tutandır. Kendisini sayıklama ve uyku tutmaz" (Bakara: 2/255)
O'nu sayıklama ve uyku tutmasını nefyetme, O'nun di¬riliğinin ve kayyumiyeti (yaratıklarını gözetip ayakta tut¬macın mükemmeliyetini içerir.
Diğer bir örnek şu ayettir:
"Bize bir usanma, bir yorgunluk da dokunmadı" (A'raf:7/38)
Bu ayet de Allah'ın kudretinin kemalini kapsayan bir ayettir.

Bu durumda, Allah'ı kötülükten uzak tutmayı ve eksik¬liği ondan nefyetmeyi içeren "Sübhanellah" kelimesi aynı zamanda O'na saygı duymaya da şamildir. Yunus'un (a.s.) "Sübhaneke" (Senin şanın yücedir) sözü Allah'ı zulümden uzak tutmak, O'nun zulümden uzak olmasını gerekli kılan yüceliğini ispatlamak amacıyla söylediği bir sözdür. Çün¬kü zalim ya zulmetmeye gereksinim duyması ya da bilgisiz¬liği yüzünden zulmeder. Halbuki Allah herşeyden müstağ¬ni, herşeyi bilen, kendi kendine yetendir. O'nun dışındaki herşey O'na muhtaçtır. Bu, O'nun yüceliğinin mükemmel¬liğidir. [26]

Allah Katında En Faziletli Kelam

Yunus'un (a.s.) bu duasında hem tehlil (la ilahe illallah) hem de teşbih (sübhanellah) kelimeleri vardır. Sözgelişi "la ilahe illa ente -senin şanın yücedir- sözü ise teşbihtir. Ni¬tekim bu kelimelerle ilgili olarak Rasululah'ın (s.a.v.) şöy¬le dediği rivayet edilmiştir.
"Kur'an'dan sonra en faziletli kelam dört tanedir; bunların hepsi gene Kur'an'da yer almişir. Bunlar "Süb¬hanellah", "elhamdülillah", "la ilahe illallah" ve "Allahu ekber", kelimeleridir"[27]
Buradaki kelimelerden tahmid "elhamdülillah" teşbihe yakın ve ona bağılıdır; tekbir (Allahu ekber) ise tehlil'e yakın ve ona bağlıdır.
Rasululah'a (s.a.v.) soruldu:
"En faziletli kelam hangisidir?" O şöyle buyurdu:
"Cenab- Hakk'ın melekler için seçtiği en faziletli kel¬am; Subhanellahi ve bi hamdihi" kelamıdır.[28]
Aynı konuda Buharı ve MüslimRAsulullah'tan (s.a.v.) şu hadisi rivayet etmişler:
"İki kelime vardır ki bunlar dile kolay, mizanda ağır ve Rahman'a sevimlidirler. Birisi 'Allah'ın şanı yücedir ve hamd O'nadır kelimesi, diğeri de azim olan Allah'ın şanı yücedir kelimesidir. [29]
Yüce Allah da bu hadisi teyid eder mahiyette şöyle bu¬yurmaktadır.
"Rabb'ini hamd ederek teşbih et" (Nasr: 110/3)
Melekler de şöyle demişti:
"Biz seni hamd ile teşbih ediyoruz" (Bakara: 2/30)
Bu iki kelimeden birisi tahmid, diğeri ise ta'zim kelime¬sine yakın kılınmıştır. Hani biz önceki sayfalarda demiştik ki, teşbih kavramında Allah'ın güzelliklerini ve mükemmel-liyetini içeren, kötülüğü ve eksikliği O'ndan uzaklaştıran an¬lam vardır. Elhamdülillah kavramı ise sadece ilahi güzellik¬leri övgü için kullanılır. Bu nedenle celal ve ikram sıfatla¬rı birbirlerine yaklaştırıldıkları gibi hamd ile tazim kav¬ramları da birbirine yaklaştmlmıştır. Çünkü her yüce olan varlık övgüye layık değil, her sevilen varlık da övgüye ve ta¬zim edilmeye layık değildir. Yukarıda ibadet kavramının hamd anlamını içeren en yetkin sevgiyi ve tazim manasını içeren en mükemmel acziyeti (zül) kapsadığı hususunun sözü edilmişti. Zira ibadette O'nu sevmek ve O'nun gü-zelliklerini övmek anlamı saklı olduğu gibi O'nun kibriya-sı ve azametinin kaşısında zelil ve hakirliğini idrak etme,

O'nun celal ve ikram sahibi olduğunu itiraf etme anlamı da mündemiçtir. Nitekim o celal ve ikram sıfatlarına layık, şanı yüce olan yegane varlıktır.
Bazı alimler "celal" sıfatının selbi (olumsuz) sıfatlardan "ikram" sıfatlarından olduğunu sanmışlar. Sözgelişi Razi ve benzeri ilim adamları bu kanıda olanlardandır. Doğrusu her iki sıfat da sübuti (olumlu) sıfatlardandır. Çünkü mükem-meliye katmlama, eksikliği olumsuzlamaya gerektirir. An¬cak sübutun çeşidi zikredilir ki bu da O'nun sevilmeye ve saygı duyulmaya layık yegane varlık olmasıdır. Çünkü o şöy¬le buyurmaktadır:

"Kuşkusuz Allah zengin ve övülendir" (Lokman: 31/26)
Süleyman'ın (a.s.) şu sözü de bu kabildendir:
"Kuşkusuz Rabbim zengin ve çok cömerttir" (Nemi: 27/40) şu ayet de bu niteliktedir:
"Mülk O'nundur, hamd O'nadır" (Tegabun: 64/1)
Haddi zatında zenginlik ve mülk sahibi çok kimseler vardır ki bunlar övülen değil aksine kınanan kimselerdir. Çünkü hamd sevilen kimsenin güzelliklerinin övülmesinden söz etmeyi içerir, bu aynı zamanda O'na duyulan sevgiden dolayı, sevilen kimsenin güzellikleri hakkında bilgi ver¬meyi de kapsar.

Öte yandan övülme ve sevilmeden pay alan birçok kim¬se de vardır ki bunlarda da azameti, zenginliği ve mülkü olumsuz kılan acziyet, zayıflık ve hakirlik gibi eksiklikler vardır. İlk olarak sayılan niteliklere sahip kimseden korku¬lur, çekinilir, ancak sevilmez. Son olarak Özellikleri anlatı¬lan kimse ise sevilir ve övülür, lakin kendisinden çekinilmez ve korkulmaz. Oysa kemal (tam yetkinlik) iki vasfın bir araya gelmesi ile gerçekleşir. Şu hadiste Duyurulduğu gibi:

"Mümin tatlılık (sevimlilik) ve görkemlilikle rıziklandırılan kimsedir" (hadisi tahriç eden tespit edilememiş¬tir)
Rasulullah'ın niteliklerim anlatan bir hadiste ise şöyle de¬nilmekte:
"Rasululah'ı ilk gören kimse görkemi karşısında korku¬ya kapılırdı; ancak onunla biraz beraber olup tanıyınca se¬verdi"[30]
Ezanın kelimelerinde olduğu gibi teşbih tahmide, tehlil de tekbire yaklaştınlmıştır. Çünkü bunlardan herbirisi tek ba¬sma kaldığında diğerinin anlamını da içerir zira teşbih ve tahmid birlikte saygı kavramını içerirler, bu aynı zamanda kendisine ibadet edilenin ispatım da kapsar. Bu durum ise uluhiyeti gerekli kılar. Çünkü uluhİyet sevimli olmayı, O'ndan başka hiçbir varlığın en mükemmel sevgiye layık ol¬mamasını ihtiva eder.

"Hamd", sevilmeye layık övülen sıfatlardan söz etmek¬tir. Bu nedenle uluhiyet hamdın da en mükemmel olanına şa¬mildir. Bundan dolayı "elhamdülillah" söze başlamanın anahtarı kılınmıştır. Nitekim bir hadiste şöyle Duyurulmuş¬tur:
"Elhamdülilah ile başlanılmayan her iş güçlüktür"[31]
"Sübhanellah" kavramı, daha önce de değindiğimiz gi¬bi Allah'ın azametini ispatlama anlamı da taşır. Bundan dolayı Cenab-ı Hak:
"Azim olan Rabb'inin adım teşbih et" (Vakıa: 56/74-96) buyurmuştur.
Bununla alakalı olarak Rasulullah da şöyle buyurmuştur:
"Bu ayeti rükunuzda okuyun"[32]

Secde ile ilgil olarak da şöyle buyurmuştur: "Ama rüku'a gelince orada Rabbinizi yüceltin; secde¬de ise orada dua edin. Çünkü secdede ettiğiniz dua ka¬bul edilir"20
Rasulullah rükudaki tazim meselesini secdedekinden-daha özel kılmıştır, zira teşbih aynı zamanda tazimi de kapsar.

Hadiste anlatılan "Sübhanallah ve bi hamdihi (Allah'ın şanı yücedir ve hamd yalnız O'na aittir) sözü Allah'ı eksik¬liklerden uzak kılmayı (tenzih) O'na tazim etmeyi, O'nun uluhiy etini ve O'na hamdetmeyi ispatlayan bir ifadedir.
"La ilahe illalahu vellahu ekber" (Allah'tan başka ilah yoktur, Allah en büyüktür) sözüne gelince, buradaki "la ilahe illallah" kelimesi Allah'ın övülmesi gereken sıfatları¬nı kanıtlar. Buradaki kavramların tamamı, Allah'ın uluhiyet sıfatını kanıtlar mahiyettedir.

"Allahu Ekber" bölümü ise Allah'ın azametini ispat ed¬er. Çünkü kibriya azameti içerir; ne var ki "kibriya" kavra¬mı "azamet" kavramından daha mükemmel bir anlam ağır¬lığı taşır. Bundan dolayı namazda ve ezanda söylenmesi meşru kılınan sözlerin hepsi "Allahu ekber" ifadesi ile gel¬miştir. Çünkü bu ifade "Allahu a'zam" ifadesinden daha tam mana ihtiva eder. Nitekim Rasulullah'tan (s.a.v.) tesbit edi¬len bir hadiste konuya ilişkin olarak şöyle buyurulmuştur:
"Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kibriya benim rîdam (belden yukarı giyilen elbise, bir anlamda gömlek), aza¬met ise benim ızarını (belden aşağı giyilen elbise)dir. Bunlardan biri konusunda bana ters düşen kimseye az-ab ederim.[33]

Hadiste azamet izara, kibriya ise ridaya benzetilmiştir. Ridanın izardan daha önemli olduğu bilinir.
Tekbir, tazimden daha yetkin bir kavram olduğu için bu hakikat bizzat Allah'ın sözleri ile açıklanmıştır. Çünkü tek¬bir aynı zamanda tazim kavramını da içerir.

"Sübhanallah" sözünün ise tazimi içeren Allah'ı bütün kötülüklerden uzaklaştırma anlamı içerdiği açıklanmıştır. Bu durumda iki kelimeden herbiri, tek başına kaldığı zaman, di¬ğerinin anlamını da içerir. Bir arada bulunmaları halinde her kelimye kendi özgün anlamı verilir.
Bu durum, Allah'a değin tüm isimlerde vakidir. Çünkü bu isimlerden birisi diğerinin anlamım gerekli kılar. Zira isim zata işaret eder. Zat ise diğer ismin manasını gerekli kılar. Ancak bu lüzumlu olması halinde olur. Her ismin kendine özgü anlamına, zata birlikte delalet etmesi uzlaşma, bunlar¬dan birisine işareti ise kapsama yoluyladır.

Dua edenin "la ilahe illa ente sübhaneke" kelimesi, sö¬zü edilen ve Kur'an'dan sonra en faziletli kelam olarak ta¬nımlanan dört kelimeyi de kapsar. Bu kelimeler aynı zaman¬da Allah'ın en güzel isimlerinin ve en yüce sıfatlarının ma¬nasını içerir. Bu kelimelerde övgünün de en mükemmeli var¬dır.

"İnni küntü minezzalimin (ben zalimlerden oldum)" sözüne gelince; bu ifade de dua eden kimsenin (Yunus'un (a.s.) yaşadığı durumun hakikatini itiraftır. Kullardan hiç¬birisi nefsini bu nitelikten tamamen soyutlayamaz, kurtara¬maz. Özellikle Rabb'ine münacaat (yakarma) makamında konuyla alakalı bir hadiste şöyle buyuruluyor:
"Bir kulun, ben Mettaoğlu Yunus'tan daha hayırlıyım demesi yakışık almaz.[34]
Başka bir yerde de şöyle buyurmuştur:
"Ben Yunus ibn Metta'dan daha hayırlıyım diyen
kimse yalan söylemiştir.[35]
Kim, kendi nefsine zulmettiğini itiraf etmediğinden do¬layı kendisinin Yunus'tan hayırlı olduğunu sanırsa o kim¬se yalancıdır. Bu yüzden yaratıkların efendisi bile bu nok¬tada kendilerini Yunus'tan (a.s.) üstün tutmamışlar, aksine şöyle demişlerdir:
"Bütün peygamberlerin babası Adem (a.s.) sonuncusu ise Muhammed'dir (s.a.v.) [36]

Bu Ayet Niçin Sıkıntıyı Kaldırmak İçin Okunuyor?

Konu hakkında soru soran kimsenin şu sözüne gelince; "Bu duanın okunması niçin sıkıntıyı kaldırmayı gerekli kıl¬mıştı?" Bu böyledir. Çünkü sıkıntıyı Allah'tan başka kaldı¬racak hiçbir güç yoktur. Şu ayetlerde, bunun gerekçesi açık¬lanmıştır:
"Eğer Allah sana bir zaar konudurursa onu, yine O'ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır düese, O'nun lütfunu geri çevirecek de yoktur"
(Yunus: 10/107)
Öte yandan günahlar zora, sıkıntıya düşmenin nedenidir. İstiğfar etmek (Allah'tan mağfiret dileme) ise bu nedenle¬ri ortadan kaldırır. Örnek:
"Sen aralarında bulundukça Allah onlara azab ede¬cek değildi ve onlar istiğfar ederlerken de Allah onlara azab edecek değildi" (Enfal: 8/33)
Yüce Allah bu ayette istiğfar edenlere azab etmeyeceği¬ni bildirmektedir. Konuya ilişkin olarak hadiste de şöyle buyurulmuştur:
"Kim istiğfarı çok yaparsa Allah, içine düştüğü her türlü sıkıntıdan dolayı ona bir kurtuluş, her darliktan bir çıkış yolu nasip eder. Ve hiç hesaplamadığı yerden onu rızıklandırır.[37]
Öte yandan Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır
"Başınıza gelen herhangi bir felaket, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah işlediklerinizin bir ço¬ğunu affeder" (Şura: 42/30)
Yunus'un (a.s.) duasındaki "İnni küntü minez zalim in (Ben zalimlerden oldum)" sözü günahı itiraf olduğu gibi, ay¬nı zamanda istiğfardır. Çünkü bu itiraf mağfiret istemeyi kapsayan bir itiraftır.

"La ilahe illa ente (senden başka ilah yoktur)" ifadesi ise uluhiyetin birliğini gerçekleştirmektir. Çünkü Allah'ın di¬lemesinden başka hiçbir şey hayrı gerekli kılamaz. Nitekim "Allah'ın dilediği oldu, dilemediği olmadı" sözü bir yasa¬dır. Kulu bu hayra ulaşmaktan engelleyen ise onun günahı¬dır. Zira insanın gücü dışıda vuku bulan herşey, kulların iş¬lerinden olsa bile, Allah'ın kaderiyle olmaktadır. Ne var ki Allah, emredileni yapmayı, sakıncalı olandan kaçmayı kur¬tuluş ve mutluluk için bir neden kılmıştır. Bu yüzden, tev¬hidin şehadeti bütün hayırların kapısmı açar; günahlardan is¬tiğfar da kötülüklerin kapısını kapatır. [38]

Ümit Sadece Allah'tandır

Bundan dolayı kula yakışan yalnızca Allah'a umut bağ¬laması ve Allah'ın kendisine herhangi bir haksızlık edece¬ğinden korkmamasıdır. Çünkü yukarıda örnek verilen ayet¬lerde de görüldüğü gibi Allah kesinlikle insanlara hiçbir hak¬sızlık yapmaz fakat insanlar kendilerine zulmederler. Bel¬ki insan günahı yüzünden Allah'ın kendisini cezalandır¬masından korkar. Bu hakikat Ali'den nakledilen şu sözdür, o şöyle demişti:
"Kul kesinlikle Rabibinden başka hiç kimseden birşey ummasın; kendi günahından başka da hiçbir şeyden korkma¬sın"
Merfu' bir hadiste Rasulullah'ın bir hastanın yanma gi¬rip ona şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah hastaya:

"Kendini nasıl buluyorsun?" diye sormuş. Hasta şu cevabı vermiş: "
Çareyi, şifayı yalnızca Allah'tan diliyorum ve günahla¬rımdan korkuyorum" Bunun üzerine Rasululalh (s.a.v.)
"Bu iki endişe bir kulun yüreğinde bir arada bulun¬maz; ancak Allah (c.c.) o kimseyi korktuğundan emin, umduğuna nail eder.[39]

Umudun mahluka, beşeri bir güce ve eyleme değil yal¬nızca Allah'a bağlanması gerekir. Çünkü Allah'tan başka¬sına ümit bağlamak şirk (Allah'a eş koşmak)tır. Allah umu¬lanın karşılanması için birçok nedenler yaratsa da sebeb tek başına bağımsız olarak bir işe yaramaz; ancak mutlaka bir yardımcı ve onun işlevselliğini engeleyen geçici engel¬lerin giderilmesi gerekir. Bu ise ancak Allah'ın dilemesi (meşiet) ile gerçekleşir.

Bu nedenle şöyle denilmiştir: Nedenlere yönelmek tev-hid noktasında şirktir. Oysa nedenlerin tamamen yok sayıl¬ması düşüncede eksikliktir; nedenlerden tamamen yüz çe¬virmek de şeriatta kınanmıştır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"O halde işlerinden boşaldığın zaman ibadetle uğ¬raş ve yorul"
"Ve rabbine rağbet et" (İnşirah: 94/7-8)
Ayette rağbetin yalnızca O'na olması emredümektedir. Diğer bir ayette ilgil şöyle buyurulmuştur:
"Eğer inanıyorsanız yalnızca Allah'a dayanın, güve¬nin" (Maide: 5/22)
Gerçekte kalp bir şey ummadığı kimseye dayanıp gü¬venmez. Her kim gücüne, ameline, ilmine, durumuna, dos¬tuna, yakınma, şeyhine, idarecisine ya da malına, Allah'ı dik-kata almadan güvenir, ümit bağlarsa, bu nedenden ötürü bu¬rada bir güvenme, bir dayanma (tevekkül) söz konusudur. Bir kimse yaratıklardan birşey umar ya da ona dayanıp güvenir¬se, bu zannından dolayı ziyana uğrar ve en kötüsü müşrik (Allah'a ortak koşanlardan) olur. Örneği şu ayette veril¬miştir:

"Kim Allah'a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgar onu uzak biryere sürüklüyor gibidir" (Hac: 22/31)
Müşrikler mahluklardan korkarlar, onlara umut bağlar¬lar. Bu yüzden o kimsenin kalbinde bir korku bir panik meydana gelir şu ayet buna örnektir.

"Allah'ın, kendilerine hiçbir güç, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koştuklarından do¬layı, kafirlerin kalplerine korku salacağız" (Al-i İmran: 3/151)
Kişi şirkten tam olarak arındığı zaman gerçek güvene ka¬vuşur. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor:

"İnananlar ve imanlarına zülüm buiaştırmayanlar... İşte gerçek güven onlar için ve doğru yolu bulanlar da onlardır" (En'am:6/82)
Rasulullah ayette geçen "zulüm" kavramını şirk ile açık¬lamıştır. Nitekim İbn Mesud, bu ayet indiğinde, sahabenin Allah Rasulune şu soruyu sorduklarını naklediyor: "Ey Al¬lah'ın elçisi! Şangimiz kendine zulmetmiyor ki? Rasulullah (s.a.v.) şu cevabı vermiş:
"Bu ayette kullanılan zulüm kelimesiyle anlatılmak is¬tenen şirktir. Salih kul (Lokman)'un şu sözünü duymadı mı? Kuşkusuz şirk büyük bir zulümdür.[40]

Diğer örnekleri de şöyle sıralayilım:
"İnsanlardan kimi, Allah'tan başka ortaklar edinir, Allah'ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Al¬lah'ı severler. Zalimler azabı gördükleri zaman, bütün gücün Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çetin ol¬duğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi?"
"İşte tabi olunanlar kendilerine tabi olanlardan uzak durdular; azabı gördüler aralarındaki bütün bağlar ke¬sildi"

"Uyanlar şöyle dediler: "Ah keşke bir daha dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı, şimdi onların bizden uzak durduğu gibi biz de onlardan uzak dursaydık. Böylece Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasret olarak gös¬terecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değilerdir"
(Bakara: 2/165-167)
"De ki: O'ndan başka tanrı olduğunu sandığınız şey¬leri çağırın, onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de onu başka birşeye çevirebilirler"
"O yalvardıkları da, onların Allah'a en yakın olanla¬rı da Rab'lerine yaklaşmak için vesile ararlar; O'nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabb'inin azabı, cidden korkunçtur" (İsra: 17/56-57)
Bu yüzden Allah nedenleri zikrederek vesilelere itimad edilmemesini, Allah'tan başka bir kimseden birşey umulma-masını emrediyor:
Allah, meleklerin indin İmesiyle ilgili olarak da şöyle bu¬yuruyor:
"Allah bunu ancak sizi sevindiren müjde olsun, kal¬biniz yatışıp güven ve huzura kavuşasınız diye yapmış¬tır. (Bedir savaşı sırasında melekleri indirmiştir) Yardım, yalnız Allah katındandır. Allah aziz ve hakimdir"

(Al-iİmran: 3/126) Diğer bir ayette şöyle buyurulmaktadır: "Eğer Allah size yardım ederse size galip gelecek, si¬zi yenilgiye uğratacak hiçbir güç yoktur. Ve eğer sizi yü¬züstü bırakırsa, O'ndan sonra artık size yardım edecek kim var? Mü'minler yalnızca Allah'a dayansınlar" (Al-i İmran: 3/160) [41]

Allah'tan Başkasına Dua Etmek

Daha önce de değindiğimiz gibi dua iki çeşittir: İbadet amacıyla yapılan dua ve dilek için yapılan dua. Duanın her iki türünün de Allah'tan başkasına yapılması doğru değildir. Zira kim Allah'ın yanı sıra başka bir ilah tutarsa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalır.
Umut bağlayan, dileyen ve taleb eden bunların hepsi diteklerinin kabulü için Allah'tan başkasına umut bağlamala¬rı doğru değildir. Allah'tan başkasından hiçbir şey isteye¬mezler. Bununla ilgili olarak Rasulullah şöyle buyurmuştur:

"Kalbin ve dilinle istemeksizin sana verilen malı al. Ancak nefsin o mala uymasın.[42]
'Müsrif kalbi ile dileyen "Sah"' ise dili ile isteyen demek¬tir.
Aynı bölümde, Ebu Said el-Hudri şöyle bir hadis nakle¬diyor: Bize bir kıtlık erişti de, birşeyler istemek için Rasululah'a (s.a.v.) gittim. Yanma vardığımda kendisini, insan¬lara şu konuşmayı yaparken buldum:

"Ey insanlar! Allah'a yemin olsun! Ne zaman elimiz¬de bir mal bulunursa biz kesinlikle onu size vermeyi ge¬ciktirmeyiz. Ama kim kendisini ihtiyaçsız gösterirse Al¬lah onu zengin eder; kim iffetli olmak isterse Allah onu iffetli (namuslu) eder. Kim sabrederse Allah onu sabırlı kılar zira bir kimseye verilen nimetlerden sabırdan da¬ha genişi ve daha iyisi yoktur. [43]

"İstiğna" kalbiyle Allah'ın dışında hiç kimseden birşey dilememe halidir.
"İstİfaf' ise diliyle hiç kimseden birşey istememe hali. Bu nedenledir ki, İmam Ahmed'e "tevekkül" nedir? diye sorul¬duğunda şu cevabı vermişti: "Yaratıklara, kalben umut bağ-lamamaktır." Bu görüşünde delilin nedir? dendiğinde, İmam, "Halil'in (a.s.) (İbrahim peygamber) ateşe atıldığı sırada, Cebrail'in "Birşeye ihtiyacın var mı?" sorusuna verdiği şu cevabı, delil olarak göstermiştir.
"Sana ihtiyacım olup olmadığını soruyorsan, hayır!"[44]
Bu ve benzeri haberler kulun, kendisine yararlı olanın el¬de edilmesini, zararlı olanın giderilmesini isteme hususun¬da kalbini yalnızca Allah'a yöneletmesi gerektiğini belirten bilgilerdir. Bu-nedenle sıkıntıya düşen Yunus (a.s.) ve O'nun durumunda olanlar: "La ilahe illa ente" demiştir.
Nitekim benzeri bir haber İbn Abbas'tan rivayet edilmiş¬tir. İbn Abbas Allah Rasulunun sıkmti zamanlarında şöyle dediğini naklediyor:
"Azim ve halim olan Allah'tan başka ilah yoktur. Yüce Arş'm Rabbi Allah'tan başka ilah yoktur. Kerim Arş'ın Rabbi, göklerin Rabbi ve yerin Rabib olan Al¬lah'tan başka ilah yoktur"[45]

Bu kelimelerde tevhidin gerçekleştirilmesi, kulun Rabbinin uluhiyetini kabullenmesi, bütün umudunu, eşi olma¬yan tek varlığa bağlaması vardır. Duanın içerdiği kelimeler haber kelimeleri olmalarına karşın taleb (dilek) anlamı içe¬rirler.
İnsanlar, her ne kadar dilleriyle "la ilahe illallah" dese¬ler de, kulun bu kelimeyi ihlaslı bir kalple söylemesi ona ay¬rı bir hakikat kazandırır. Zira tevhidin hakikate geçirilme¬si, Allah'a itate daha bir mükemmeliyet katar.

Şanı yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Hcvasmi ilah edineni gördün mü? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?"
"Yoksa sen onların çoğunun dinlediklerini, aklını kullandıklarını mı sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha sapıktır"(Furkan: 25/43-44)
Kim, hevasını ilahlaştırırsa o onu ilah bellemiştir. Artık hevası onun mabudu olmuştur. İşte güzel buldukları şeyler Allah'tan başka ortaklar belleyerek ilah edinip, Allah'ı se¬ver gibi onları seven müşriklerin durumu budur. O'nun için Halil şöyle demişti:

"Ben batıp gidenleri sevmem (En'am: 6/76)
Aslında İbrahim'in (a.s.) kavmi kainatın aslı mimarını in¬kar etmiyorlardı, fakat onlardan herbiri kendince güzel bul¬duğu, güneş, ay ve yıldızlar gibi yararlı sandığı varlıklara kulluk ediyorlardı. Oysa Halil batan nesnenin, kendisine kul¬luk edenin gözünden kaybolduğunu, artık kendisine tapanı görmediğini, söylediğini duymadığını, durumunu bilmedi¬ğini, nedenli ya da nedensiz ne bir yarar, ne de bir zarar ve¬rebildiğini açıklamıştı. Öyle ise batana ibadet etmenin ge¬rekçesi neydi?!... [46]

Dinde İhlas

Kul ne zaman "la ilahe illallah" kelimesinin, anlamını gerçekleştirirse, hevasını ilah edinme düşüncesi kalbinden çıkar, masiyetler ve günahlar ondan uzaklaşır.
"Böylece biz kötülüğü ve fuhşu ondan çevirmek iste¬dik; çünkü o ihlasa erdirilmiş temiz kullanmazdandır"
(Yusuf: 12/24)
Ayette Yusuf'tan kötülüğün ve fuhşun çevirilmesine ge¬rekçe olarak, onun Allah'ın halis kullarından olduğu, gösterilmiştir.
Cenab-ı Hak muhlis kullan hakkında şeytana ise şöyle bu¬yurmuştur:
"İblis benim kullarım üzerinde senin otoriten yoktur" (Hicr: 15/42)
Bu özelliği taşıyan kullarla ilgili, şeytan da şunu söyle¬miştir:
"Senin şerefin hakkı için! Onların hepsini saptıraca¬ğım"
"Ancak onlardan muhlis olanlar hariç (onları saptıra mayacağim)" (Sad: 38/82-83)
Rasulullah da şöyle buyuruyor:
"Kim kalbinden gelerek ili I asla "la ilahe illallah" de¬se Allah onu cehenneme haram kılar.[47]

Gerçekte ihlas, cehenneme girme nedenlerini ortadan kaldırır, "la ilahe illallah" diyenlerden kim cehenneme düşerse, kendisini ateşe haram kılan ihlası gerçekleştirememiş demektir. Belki, kendisinin ateşe düşmesine vesile olan bir çeşit şirk vardı. Çünkü bu ümmetin kalbinde şirk, karanlık gecede siyahinermer üzerinde yürüyen bir karıncanın yürü¬yüşünden daha gizli, daha sinsidir. Bundan dolayı kul, her namazında: "Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz" ifadesini söylemekle emredilmiştir.
Şeytan şirki emreder, nefis, bu emirde ona itaat eder. Bu yüzden nefis Allah'tan başkasına yönelir.

Bu, ya o yöneldiği varlıktan korkması ya da ondan bir-şey dilemesinden kaynaklanır İşte bütün bu nedenlerden ötürü kul sürekli tevhid inancını şirk belirtilerinden arındır¬maya muhtaçtır. Bu hususta Rasulullah, İbn Ebu Asım'ın ri¬vayet ettiği bir hadiste şöyle buyurmuştur;
"Şeytan şöyle der: Ben insanları günahlarla yok ede¬rim, onlar da beni "la ilahe illallah" ve istiğfar ile yok ederler. Böyle yaptıkları zaman onların kalbine nevala¬rını yayarım da böylelikle günah işlerler fakat istiğfar et¬mezler. Çünkü yaptıklarının güzel olduğunu sanırlar.[48]
Allah'tan bir hidayet olmadan hevasma uyan kimsenin de, nevasını ilah edinme tehlikesinden bir parça nasibi vardır. Bu giderek şirke dönüştüğü için kişiyi istiğfardan alıkoyar.

Ama tevhidi ve istiğfarı gerçek anlamıyla hakikate çeviren kimseye gelince, şirkin tamamen bu kimseden uzaklaş¬tırılması gerekir. İşte bundan dolayı Yunus (a.s.) "la ilahe illa ente Sübhaneke innî küntü minezzalimin (senden baş¬ka ilah yoktur; Senin şanın yücedir; ben zalimlerden ol-dum) demiştir"[49]

Tevhid ve İstiğfarı Birleştirmek:

Cenab-i Hak birden fazla yerde tevhidi ve istiğfarı bir¬likte kullanmıştır. Sözgelimi şu ayetlerde olduğu gibi:
"Bil ki, Allah'tan başka İlah yoktur, kendi günahla¬rın, mü'min erkek ve mü'min kadınların günahları için istiğfar et" (Muhammedi 47/19)
"Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben O'nun tarafından size gönderilen bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim"
"Ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz" (Hud:ll/2-3)
"Ad kavmine de peygamber olarak kardeşleri Hud'u gönderdik. Şöyle dedi: "Ey kavmim! Sizin için ondan başka ilah olmayan Allah'a ibadet edin"
"Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin" (Hud: 11/50-52)
"Ona yönelin ve O'na istiğfar edin" (Fussilet: 41/6)
Rasulullah meclislerin bitiminde şu duayı okurdu:
"Allah'ım! Senin şanın yücedir; hamd sanadır. Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim; sana istiğfar eder ve sana tevbe ederim"
Şayet meclis bir rahmet meclisi ise, duanın okunması ile, duasına uygun olduğu gibi olur; şayet faydasız şeylerin ko¬nuşulup yapıldığı bir meclis ise, bu dua onun keffareti olur"[50]
Abdestin sonundu Rasulullahın şu duayı okuduğu nakle¬diliyor:

"Allah'tan başka ilah olmadığına, ortağı olmadığına, Muhamed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ede¬rim. Allah'ım! Beni çokça tevbe edenlerden ve çokça temizlenenlerden kıl"[51]
Bu dua hem tevhidi hem de istiğfarı içerir. Çünkü başlan¬gıcında, dinin bütün ilkelerini kendilerinde toplayan iki te¬mel ilkesi, şehadet kelimeleri vardır. Zira dinin tamamı bu iki şehadet ilkesinde toplanmıştır. Bu ilkeler bizim Al¬lah'tan başkasına kulluk etmemizi, O'nun Rasulu'ne itaat et¬memizi içerir. Aslında dinin tamamı bu noktada Allah'a ve Rasul'e itaat etmek sayesinde Allah'a kulluk etmeye dahildir. Farz ve müstehab olan her eylem Allah'a ve Rasu¬lu'ne itaat kapsamına dahildir.

Nitekim konumuzla alakalı olarak bir haberde Allah el¬çisinin şöyle dua ettiği nakledilmiştir:
"Allah'ım! Senin şanın yücedir. Sana hamdolsun. Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim. Sana is¬tiğfar eder ve sana tevbe ederim"
Bu dua meclisin kefaretidir. Meclisin sonunda okunaca¬ğı gibi abdestin sonunda da okunur. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) namazın sonunda şöyle dua ederdi:
"Allah'ım, önce yaptığım, sonraya bıraktığım gizle¬diğim açıkladığım şeyden ötürü beni bağışla Sen onu benden çok daha iyi bilirsin. Öne alan, sonraya bırakan Sensin. Senden başka ilah yoktur[52]
Burada dua öne alınmış, tevhid sona bırakılmıştır. Çün¬kü namazın sonunda dua yapılması emredilmiştir. Tevhid-

Hakikatte ibadet ve Allah'ı övme amacıyla yapılan dua türü, dilek ve temenni amacıyla yapılan dua türünden daha faziletlidir. Birkaç faziletlinin bir arada bulunması halinde, daha çok faziletli olan daha az faziletli olanın önüne alınır. Sözgelişi namaz, Kur'an okumaktan, Kur'an okumak zikir¬den, zikir dilekte bulunulan duadan daha faziletlidir. Bunun yanı sıra faziletli kılınan birşey için, daha da fazilet kazanı¬lacak zamanlar, mekanlar ve durumlar vardır. Ne var ki di¬nin başı, sonu, dışı, içi hepsi tevhiddir; dinin tamamını Al¬lah'a özgü kılmak ise "la ilahe illallah" ilkesini gerçekleş¬tirmektir. [53]

Uluhiyet Ve Rububiyetin Tevhidi:

"la ilahe illallah" kelimesini söyleme hususunda Vitün müslümanlar müşterektirler. Fakat bu ilkeyi gerçekleştirme noktasında birbirlerinden üstündürler. Ne ki biz bu üstünlü¬ğü tesbit etme imkanına sahip değiliz. Nitekim bazı müslü¬manlar zorunlu tevhidin, Allah'ın herşeyin yaratıcısı ve Rabbi olduğunu ikrar, dile getirme, kabullenme ve onayla¬maktan ibaret olduğunu sanırlar, oysa Arap müşriklerinin ik¬rar ettikleri rububiyetin tevhidi ile, gerçek anlamda, Allah Rasulu'nun (s.a.v.) onları davet ettiği uluhiyetin tevhidi arasındaki farkı ayırdedemezler; sözlü tevhid ile ameli tev¬hidi birleş tiremezler.
Nitekim arap müşrikleri; "Kainatın iki yaratıcısı vardır; birşeyi yaratırken Allah'ın yanında başka bir Rab vardır"; demiyorlaith. Bilakis Cenab-ı Hakk'ın ifadesiyle şöyle di¬yorlardı:
"Onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan: "Elbette Allah" diyecekler. (Lokman: 31/25)

Diğer bir ayette de şöyle buyuruyor yüce Allah:
"Onların çoğu ancak ortak kokarak Allah'a inanır" (Yusuf: 12/10)
Başka bir yerde aynı mesele ile alakalı olarak şöyle bu¬yuruyor. Cenab-ı Hak:

"De ki: "Biliyorsanız (söyleyin), dünya ve içinde olan¬lar kimindir? Allah'ındır diyecekler. O halde düşün¬müyor musunuz? Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbb'i kimdir de? Allah'ındır diyecekler. O halde korkmuyormusunuz? de. Biliyorsanız (söyleyin) her şe¬yin melekutu (mülkiyeti ve yönetimi) elinde olan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollanmaya muhtaç ol¬mayan kimdir? de. Allah'a aittir diyecekler. O halde nasıl büyükleniyorsunz de (Müminun: 23/84-89)

Arap müşrikleri Allah'ın tek yaratıcı olduğunu ikrar et¬menin yanı sıra; başka tanrıları ona eş koşuyor ve onları, Al¬lah katında kendilerine şefaatçi kılıyorlardı. Gerekçe olarak şöyle konuşuyorlardı: "Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaş¬tırsınlar diye kulluk ediyoruz." Ayrıca onları Allah'ı sevdik¬leri gibi seviyorlardı.
Sevgide, kullukta, duada, dilemede eş koşma itikda ve Al¬lah'ı ikrar konusunda eş koşmaktan farklı değildir. Şu ayet¬te buyurulduğu gibi:

"İnsanlardan kimileri Allah'tan başka ortaklar edi¬nirler; Allah'ı sever gibi onları severler; oysa iman eden¬ler en çok Allah'ı severler." (Bakara: 2/165)
Kim bir yaratılmışı, yaratıcıyı sevdiği gibi severse, o kimseyi yaratıcıya ortak koşmuştur. Her ne kadar Allah'ın yaratıcısı kabullense de o varlığı, Arap müşriklerinin Allah'ı sever gibi sevdikleri Allah'tan başka ortaklardan edinmiş¬tir. [54]

Allah İçin Sevmekle Allah'la Beraber Sevme Arasındaki Fark:

Allah ve Rasulu, yaratılanları Allah için sevmekle yine yaratıkları Allah'la beraber sevmenin arasını ayırmışlar¬dır. Zira bunlardan birincisinde Allah, O'nunla birlikte baş¬ka hiçbir varlığın sevilmediği, söz konusu insanın sevgi gücünün son noktasına dek sevdiği ve kulluk ettiği yegane sevgilisi ve mabudu olur. Ancak bu söz konusu kimse, yü¬ce Allah'ın velilerini ve saîih kullarını sevdiğini, bu yüzden o da onları Allah için sevdiğini kavradığı; aynı şekilde yü¬ce Allah'ın buyurulanm yapılmasını, zararla (haram) olanın terkedilmesini sevdiğini, onun da aynı şeyi sevmesi gerek¬tiğini bildiği zaman mümkündür. Ancak bu durumda o kim¬se Allah sevgisine uyarak, O'nun sevginin türevi ve o sev¬ginin kapsamına dahil olduğu İçin sevgisi Allah için olur.
Buna karşılık kim Allah'la beraber başka bir varlığı se¬ver ondan umarak ve korkarak onu Allah'a eş koşarsa; ona itaat, Allah'a itaat etmek anlamına geldiğini bilmediği bir kimseye iatat eder bundan başka şefaat etmesine Allah'ın izin verdiğini bilmeksizin, bir kimseyi kendisine şefaatçi edi¬nirse bu durum diğerinin tersinedir. Şu ayetlerde, bu husu¬sa dikkat çekilmektedir:

"Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere kulluk ediyorlar ve: "Bunlar Allah ka¬tında bizim şefaatçilerimizdir" diyorlar" (Yunus: 10/18)

"Onlar hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa'yı Allah'tan başka Rab'Ier edindiler. Halbuki kendilerine sadece tek ilah olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti. O'ndan başka ilah yoktur. O, onların eş koştukları şeylerden münezzehtir." (Tevbe: 9/31)
Bu ayet indirildiğinde Adiy b. Hatim Rasulullah'a (s.a.v.):
"Biz onlara kulluk etmiyorduk ki" demişti. Rasulullah (s.a.v.) ise şu açıklamayı yaparak ayetin indiriliş gerekçesi¬ni belirtmişti:

"Onlar, diğerlerine haramları helal kılıyor, helalleri de haram kılıyorlaı, onlaı da onlara itaat ediyoılardı. İşte bu uygulama, onların, bu helal ve haiamlar koyanlara ibadet etmeleri demektir."[55]
Konuyla alakalı diğer ayetler ise şunlardır: "Yoksa onların kendilerine, Allah'ın izin vermediği dini koyan ortakları mı var?" (Şura: 42/21)
"O gün zalim elleri ısırıp: "Ne olurdu! Keşke ben peygamberle beraber bir yol tutaydım!" der. Vah bana, ne olurdu, ben falanı dost tutmasaydm! O beni, bana ge¬len Kur'an'dan saptırdı. Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısı, bırakır." (Furkan: 25/27) [56]

Rasul'e (a.s.) İtaat Allah'a (c.c.) İtaattir:

Rasul'e itaat farzdr; çünkü kim Rasul'e itaat ederse gerçekte Allah'a itaat etmiştir; helal O'nun helal kıldığı, haram O'nun haram kıldığı, din, O'nun teşri ettiğidir.
Rasul'un dışında kalan alimler, şeyhler, idareciler ve krallara, ancak onlara itaat Allah için olduğu zaman itaat gereklidir.
Bu kimseler, Allah ve Rasulu onlara itaat emrettiği za¬man, onlara itaat edildiğinde Rasul'e itaat kapsamına girer Allah bunu şu şekilde belirlemiştir:
"Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Rasul'e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin." (Nisa: 4/59)

Ayette "Eti'ur-Resul ve etiü ulü-Emri minkum" de¬nilmemiş. Çünkü burada ululemre itaat, Rasul'e itaat kap¬samına dahil edilmiştir. Rasul'e itaat ise gerçekte Allah için itaattir. Ayette, Rasul'e itaat hususunda "etiu" fiili tekrarlanırken ululemre itaat konusunda tekrarlanmamıştır. Çünkü kim Rasul'e itaat ederse gerçekte Allah'a itaat et¬miştir. Zira bir kimsenin, Rasul birşeyi buyurduğunda o şeyi Allah'ın emredip emretmediğini sogulaması gerekli değildir. Ululemr ise bunun tam tersinedir. Çünkü onların bazan Allah'a isyan ile emrettikleri olur. Bu yüzden onlara her itaat eden kimse gerçekte Allah'a itaat etmiş değildir. Yalnzca, Allah'a isyan olmadığı kesinlikle bilindiği, em¬redileni Allah'ın emredip emretmediğine bırakıldıktan son¬ra, onların emrettiklerine itaat edilir. Bu kimselerin ule¬madan ya da idarecilerden olan emir sahiplerinden olmaları bu hakikati değiştirmez. Alimlerin taklid edilmesi, diğer saygın iktidar sahibi emir sahiplerine itaat da bu yasa kap¬samına dahildir. Ancak bu uygulama neticesinde din tama¬men Allah'a ait kılmmş olur.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Fitne tamamen yok oluncaya ve din tamamen Al¬lah'ın oluncaya dek onlarla savaşın. (Enfal: 8/39)
Rasulullah'a (s.a.v.) soruldu:
"Ey Allah'ın elçisi! Kişi şecaat arzetmek için savaşır; kız¬gınlık ve gayret için savaşır; riya için savaşır; şimdi bu du¬rumda bunlardan hangisi Allah yolundadır?" Rasululah şu cevabı vermiş:
"Kim, Allah'ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa işte yalnızca o Allah yolundadır.[57]
Gerçekte insanların çoğu bir halifeyi, bir alimi, bir şey¬hi ya da bir idareciyi öylesine severler ki onu Allah'a eş ko¬şar. Her ne kadar o kimseyi Allah için sevdiğini idda etse de işin aslı budur.

Her kim Rasul'den başkasını, Allah'ın ve Rasulu'nun emirlerine ters olduğunu bile bile her emrettiği ve yasakla¬dığı konuda itaat edilmesi gerekli birisi olarak bellerse, iş¬te o kimseyi Allah'a ortak koşmuştur. Belki de o kimse, hiristiyanlaiın Mesih' e yaptıkları gibi, o kimseye dua eder, o kimseden imdat ister ve onun dostlarını veli edinir, düşman¬larına düşmanlık eder. Her emrettiği ve her yasakladığı ko¬nuda helal ve haram olarak belirlediği meselelerde itaati ge-rekli görür. Böylelikle söz konusu kimseyi Allah'ın ve Rasul'un yerine koyar. İşte bu Mesih'in yandaşlarının içine düş¬tüğü şirktir. Nitekim şu ayet-i kerimede buna işaret edilmiş¬tir:

"İnsanlardan kimileri, Allah'tan başka ortaklar edi¬nerek, Allah'ı sever gibi onları severler. îman edenler ise en çok Allah'ı severler" (Bakara: 2/165)
Aslmda tevhid ve şirk kalpten kaynaklanan söz ve görüş¬ler ile yine kalpten kaynaklanan amellerde olur. Bunun için Cüneyd (Bağdadi) şöyle demiş: "Tevhid, kalbin sözü ve görüşü, tevekkül ise kalbin eylemidir"

Cüneyd bu sözü ile şunu demek istemiş: "Tevhid, tasdik¬ten ibarettir. Tasdiki, tevekküle yakın bulduğu çin Cüneyd, tevekkülü tasdikin temeli kılmıştır" Zira tevhid kelimesi tek kaldığında bu durumda kalbin sözünü ve eylemini de içerir. Tevekkül ise, tevhidin tamamlayıcısıdır. [58]

İmanın Manası:

"İman" kelimesi tek olduğunda zahiri (görünen) ve ba¬tini ameller, onun anlam örgüsüne girer.
İman şöyle tanımlanmıştır. "İman söz ve amelden ibaret¬tir". Yani kalbin ve dilin sözü, kalp ve organların amelidir. Nitekim Buhari ve Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri bir ha¬diste şöyle buyurmuş Rasullah (s.a.v.):
"İman, yetmiş parçadan müteşekkil bir dizgedir. En yücesi, "la ilahe illallah" sözüdür. En düşük değerde olanı ise yol üzerinde, insanlara zarar veren nesneleri yok etmektir. Haya imandan bir parçadır"[59]
Aynı konuyu ayet-i kerime şöyle açıklamıştır:
"Gerçekten iman eden o kimselerdir ki, Allah'a ve el¬çisine iman ettiler, sonra şüphe etmediler; Allah yolun¬da mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte sadık olan¬lar yalnızca onlardır" (Hucurat: 49/15)
Diğer bir ayet aynı konuyu şöyle işlemekte:

"Gerçekte iman edenler yalnızca şu kimselerdir ki: Al¬lah anıldığında kalpleri titrer; O'nun ayetleri, kendile¬rine okunduğunda imanlarını artırırlar ve yalnızca Rab'lerine güvenirler. Ayrıca onlar namazı dosdoğru kiarlar; kendilerine rizikı olarak verdiklerimizden infak ederler. İşte gerçek inananlar onlardır" (Enfal: 8/2-4)
Başka bir ayette ise:
"Müminleri o kimselerdir ki Allah'a ve peygamber¬lerine inanmışlardır. Rasulullah ile bareber bulunduk¬ları zaman ondan izin almadan gitmezler" (Nur: 24/62)

Allah Rasulu'nun Abdulkays'm elçilerine söylediği gi¬bi, "Mutlak iman" kavramına, "îslam" kavramı da dahildir. Sözgelişi Rasulullah şöyle buyurmaktadır:
"Size Allah'a iman etmeyi emrediyorum; Allah'a iman etmenin ne demek olduğnu biliyor musunuz? Al¬lah'tan başka ilah olmadığına, muhammed'in Allah'ın el¬çisi olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekatı ver¬mek, ganimet olarak aldıklarınızdan beşte birini vermenizdir. [60]

Buradan hareketle Selef: "Her mü'min, müslümandir, an¬cak her Müslim mümin değildir" demiştir.
Fakat '"iman" kavramı "amel" veya "islam" kavramlarıyla birlikte kullanıldığında şu ayette buyurulduğu gibi araları ayrılır:
"Onlar ki iman etti ve salih amel ettiler"
Bu tür ifadeler Kur'an'in birçok yerinde kullanılmıştır.

Öte yandan, Cebrail'in kendisine sorması üzerine Rasululah "İslam", "iman" ve "ihsan" kavramlarını şu şekilde açıklamıştır:
"İslam: Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muham-rned'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, Namazı dosdoğru kılmak, Zekatı vermek, Ramazan orucunu tutmak Kabe'yi ziyaret etmektir"[61]

Rasulullah'ın bu açıklaması üzerine Cebrail yine soruyor:
"o zam^ı iman nedir?" Rasulullah (s.a.v.) şöyle cevap¬lıyor bu soruyu da:
"Allah'a iman etmek, meleklerine, kitaplarına, elçi¬lerine, ölümden sonra dirilmeye, kadere O'nun hayrına ve şerrine iman etmektir"
Son olarak, "İhsan nedir?" diye sorusunu soruyor cebra-il. Rasulullah bu soruyu şöyle bir tanımla cevaplıyor:
"İhsan: Allah'a, O'nu görüyor gibi ibadet etmekliğin-dir; çünkü eğer sen O'nu görmüyorsan, O mutlaka seni görüyordur"
Bu hadiste "İslam", "İman" kavramlarının arası, ikisi de birbirine yakın anlamlar içerdiği için ayrılmıştır. Ve bu¬rada "İslam" kavramı, tek başına kullanıldığı için "İman" kavramına dahil edilmiştir.

"Amel" kavramı da bunun gibidir. Çünkü yukarıdaki hadiste söz konusu edilen "İslam" kavramı "amel"den kay¬naklanır. Ayrıca görünürde yapılan eylem, kalbin imanın ve onun gerekli kıldığının bir göstergesidir. Kalpte iman vücut bulduğu zaman buna bağlı olarak organlarda da imanın ala¬metlerinin tezahür etmesi zaruridir. Kalbin imanı denildiğinde, bunun kalbin tasdiki ve boyun eğmesinden kaynaklan¬ması demektir. Şayet böyle değil de, bir kimse, kalbi ile Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğnu tasdik ettiği halde, O'na buğzediyor, O'nu kıskanıyor ve O'na uymayı kendisine yedir emiyorsa, o kimsenin kalbi gerçek anlamda iman etmiş değildir.

"İman" kelimesi "tasdik" anlamını içeriyorsa da, onun¬la eş anlamlı değildir. Sözgelişi bir olguyu tasdik eden her¬kese, o kişi, tasdik ettiği olguya iman etmiştir, denilemez. Öte yandan eğer bir kimse: "Ben "bir"in, "ikf'nin yansı ol¬duğunu; göğün üstümüzde, yerin altımızda olduğunu vb. in¬sanların gözlemlediği ve bildiği şeyleri tasdik ederim" der¬se, o kimse tasdik ettiği şeye iman etmiştir, denilmez. Ak¬sine "iman" kavramı, sadece gaybi olgular hakkında verilen haberlerin tasdik edilmesi halinde, muhtevasına uygun an¬lamını ifade etmiş olur. Yusuf'un (a.s.) kardeşlerinin sözle¬rinde olduğu gibi.

"Sen bize iman etmezsin biz doğru olsak bile" (Yusuf: 12/17)
Zira, onlar, Yakub'a (a.s.), kendisinin görmediği bir şe¬yi haber verecek, O'na iman edenle, Ö'nunla iman eden arasını ayırt ediyorlar. Bunlardan birincisi, haber veren için söylenir, ikincisi ise, kendisi ile haber verilen için kullanı¬lır. Yusuf'un (a.s.) kardeşlerinin söylediği gibi:

"Sen bize inanmıyorsun"
Başka bir ayette bu meseleye şöyle değiniliyor:
"Kavminden genç bir nesil hariç Musa'ya inanmadı¬lar" (Yunus: 10/83)
"İçlerinden bir kısmı da peygambere sıkıntı verirler. O her söyleneni dinleyen bir kulaktır, derler. De ki: O si¬zin için bir hayır kulağıdır. Allah'a inanır, müminlere inanır" (Tevbe: 9/61)

Görüldüğü gibi ayette Allah'a iman etmekle, müminlere inanma kavramları ayırdedilmiştir. Anlatılmak istenen, müminler, birşeyi haber verdikleri zaman doğrulamasıdır. Allaha inanmasına gelince, bu O'nu ikrar etmesi babındandır.
Cenab-ı Hakk'ın Fir'avn ve ileri gelenleri hakkındaki sö¬zü de bu bağlamdadır:
"Bizim gibi iki beşer olana mı inanacağız"
(Müminun: 23/47)

Yani onların ikisinin doğruluğun mu ikrar edip, tasdik edeceğiz, demektir.
Bu muhtevada olan bir diğer ayet ise şudur:
"Şimdi ey müminler, bunların size inanmalarını mı umuyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardır ki, Allah'ın kelmanı duyarlar da, düşünüp akıl erdirdikten sonra, bile bile onu değiştirirlerdi" (Bakara: 2/75)
Diğer bir örnek:
"Bunun üzerine Lut ona inandı ve kavmine dedi ki: Ben Rabb'imin buyurduğu yere göçeceğim"(Anekbut: 29/26)
İman kavramının başka bir kullanım biçimi de şu ayet¬tir:

"Onlar ki gayba inanırlar" (Bakara: 2/3)
Şu ayet de bu kavramın kullanılmasına diğer bir Örnek¬tir:
"Rasul, Kahirinden kendisine indirilene iman etti, müminler de hepsi birlikte Allah'a, meleklerine, kitap¬larına, Husullerine inandılar. Rasullerden hiçbirisini diğerinden ayırmayız" (Bakara: 2/285)
Aynı paralelde diğer bir misal:
"Birr Ancak o kimsenin birre ulaşmasıdır ki: Al¬lah'a ahiret gününe, meleklere, kitaba ve Peygamberle¬re inandı" (Bakara: 2/177)
Yani bu ilkeleri ikrar ettiler. Buna benzer ifadeler,
Kur'an'm birçok yerinde yer almıştır. [62]

Buradaki Amaç Nedir?

Burada asıl amaç, "İman" kelimesinin yalnız bazı haber¬lerde kullanıldığı ve bu kelimenin "enin" (güvenlik) keli¬mesinden alındığıdır. Bunun gibi "ikrar" kelimesi de "kar" kelimesinden alınmıştır. Zira mümin güvenlik içerisinde olan kimse demektir. Bunun gibi "mükir"de ikrar eden kim¬se demektir. Bu yüzden bir amelin kalpten kaynaklanması için, o amelin doğruluğunun kalp tarafından tasdik edil¬mesi gerekir.
Bir kimse Muhammed'in Allah'ın Rasulu olduğunu bil¬diğinde, bu bilgisini onu sevme, ona saygı duyma duygula¬rıyla birleştirmeyerek, ona buğzeder, onu kıskanır ve ona uy¬mayı kendine yediremezse, o kimse ona iman etmiş değil ak¬sine onu inkar etmiştir.

îblis'in, Fir'avn'ın, Peygamberi çocukları gibi tanıdık¬ları halde onu inkar eden kitap ehlinin küfürleri de bu kabil¬dendir. Çünkü İblis ne verilen haberi ne de haberi vereni ya¬lanlamıştı. Sadece Rabb'inin buyruğunu yerine getirmeyi kendisine yedirememişti. Nitekim Fir'avn ve kavmi hakkın¬da da Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
Vicdanları, onların doğruluğuna kanaat getirdiği halde, sırf zulüm ve kendini büyük görme yüzünden on¬lar inkar ettiler." (Nemi: 27/14)

Musa da Fir'avn'a şöyle demişti:
"Musa dedi ki: "(Ey Fir'avn) Bunları, ancak göklerin ve yerin Rabb'inin, deliller olarak insanlara indirdiğini pekala bildiiî" (İsra: 17/102)
Diğer bir ayette ise şöyle buyurulmuş:
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, O'nü, oğulların ta¬nıdıkları gibi tanırlar" (Bakara: 2/146)
Yalnızca kalbin hakkı bilmesi, şayet o bilgiyi, hak bilgi¬sinin gereğince, yine kalpten gelen amel ile birleştiremezse, kalbi ile o hak bilgiyi sevmez ve ona uymazsa, bu bilgi sahibine hiçbir yarar sağlamaz. Bilakis, Allah'ın kıyamet gü¬nünde ilmi ile amel etmeyen alimleri çarptıracağı insanla-rın en çetin azab görenlerinden olacaktır. Bu nedenledir ki Rasulullah (s.a.v.) şöyle dua etmiştir:

"Allah'ım yararsız bilgiden, doymayan nefisten, ka¬bul görmeyen duadan ve korkmayan kalpten sana sığın»[63]
Ne var ki "Cehmiye ekolüne mensub olan kimseler, salt kalbin hakkı bilmesini ve o bilginin doğruluğunu tasdik et¬mesini "İman" olarak tanımlamışlardır. Şeriat bir kimsenin mümin olmadığına işaret ederse bu, o kimsenin kalben hak bilgisine sahip olmadığına işaret eder. Bu sanı, şeriatçe ve akılca cehaletin en büyüğüdür. Bu düşüncenin reel anlam¬daki ifadesi, müminle kafirin bir olduğnu gerekli kılar. Bu nedenledir ki, Vek'i b. El-Cerrah, Ahmed b. Hanbel ve di¬ğer önce gelen ilim adamları, bu düşünceleri yüzünden "Cehmiye" ekolüne mensup kişileri kafir kabul etmişlerdir.

Biliyoruz ki, gerçeği bildiği halde, başka bir maksatla o gerçeği yadırgayan; gerçeğin karşısında kendini büyük gö¬ren her insanın onun bilgisine sahip olmadığı düşünüle¬mez.
Bu açıklamalar sonucunda imanın "kalbin tasdiki ve ameli" olarak tanımlanması kesin bir gerekliliktir. Nitekim selef ulemasının görüşü de aynı manadadır: "İman: Söz ve amelden ibarettir"
Bu bilgilerden sonra şunu söyleyebiliriz:

Kalp birşeyin hakikkatini tasdik edip, iradeyi içeren tam bir sevgi ile onu sevdiği zaman, bunun göstergesi olan ey¬lemlerin tezahür etmesi gerekir. Çünkü kesin irade tam kudretle birleştiğinde, amaçlananın kesinlikle meydana gel¬mesi gerekir. Bir eylemin meydana gelmesini olumsuz kı¬lan nedenler yeterli gücün bulunamaması, ya da yeterli ira¬denin yokluğundandir. Böylesine olumsuz bir durum söz ko¬nusu değilse, aranılan bu gerçekler yeterli ölçülerde mevcut¬sa, bu, seçme sonucu eylemin meydana gelmesini gerekli kı¬lar. Sözgelişi kalp tam bir ikrarla Muhammed'in Allah'ın Ra-sulu oluşunu ikrar edip tam bir sevgi ile O'nu sevdiği halde bu gücü yettiği halde bunu sözle ifade etmekten imtina ederse; nedenlerden ötürü şehadet düşüncesini dile getire-miyorsa da o kimse mümindir.

Nitekim Ebu Talib, Muhammed'in Allah'ın Rasulu oldu¬ğunu biliyor ve onu seviyor idi. Ne var ki, Ebu Talib'in O'nu sevmesi Allah ioir değil aksine yeğeni olduğundan dolayı idi. Muhammed'i sevdiğini açıkça ifade etmesi, Onun vesi¬lesi ile şeref ve liderlik elde etme amacına dayanıyordu. Ya¬ni onu sevmemesinin temeli riyaset sevdasına dayanıyordu. Bu yüzdendir ki, Ebu Talib ölürken şehadet getirmesi ken¬disine teklif edildiğinde, bu ikrar sonucunda, asıl sevdiği di¬nin yok olacağını gördü. Zira asıl sevdiği din kendisine ye¬ğeninden daha sevimli olduğu için bu teklifi kabul edip şe¬hadet ilkesini kabullenemedi. Şayet onu gerçek anlamda sevseydi, Ebu Bekir'in sevdiği gibi severdi. Nitekim onun hakkında Cenab-ı Hak şu ayetleri indirmiştir.

"Ondan uzak tutulur; en takva olan o ki malını Allah rızası için vererek temizlenir. Ve onda hiç kimsenin kar¬şılık verilecek bir nimeti yoktur. Yalnız yüce Rabb'inin rızasına ermek için verir. Yakında kendisi de (Allah'ın vereceği nimetle) razı olacaktır. (Leyi: 92/17-21)
Ebu Talitt, Ömer, Osman, Ali ve şehadeti kesin bir dil¬le dile getiren diğer müminlerin sevdiği gibi severdi, şayet gerçekten onu sevseydi. Bu yüzden onun sevgisi Allah için sevmek kategorisine giren sevgi türünden değil, Allah İle beraber sevme kategorisine giren ve insanı şirke düşüren sev¬gi türünden idi. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Rasul'e yardım¬cı olma adına Ebu Talib'in yaptıklarını kabul etmemişti. Çünkü o yaptığını Allah için yapmamıştı. Zira Allah kendi rızasını kazanma amacıyla yapılmayan amelleri kabul etmez. Sadece kendi rızası aranarak yapılanları kabul eder. En yü¬ce Rabbinin zatını isteme amacıyla amel edenin ettiği gibi amel eden bunun tersinedir. [64]

Din Ancak Amelle Tamamlanır:

Hakikat şu ki, "iman" ve "tevhid"in realite kazanbilme-si için her ikisinde de sevginin kalbin ta derinliklerinden kay¬naklandığı gibi amelin de kalpten kaynaklanması gerekir.
Öte yandan dinin tamamen Allah'a özgü kılınması gere¬kir, Amelsiz bir din, din değildir. Çünkü din kavramı ibadet ve itaati içerir. Nitekim Cenab-ı Hak iki sureyi tamamen bu iki konuyla ilgili olarak indirmiştir.

"Kulya eyyühelkafirun ve "Kulhüvellahü ehad" surele¬ri. Bu surelerden ilki söz ve amelin tevhidini, ikincisi ise amel ve iradenin tevhidini anlatır. Sözedilen birinci surede şöyle buyurulmaktadır:

"De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. Kendisi do-ğurmamıştir ve başkası tarafından doğurulmamıştir. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır" (İhlas: 112/1-4)
Cenab-ı Hak bu tevhidi söylemeyi emrettikten sonra ikinci İhlas surelerinde de şöyle buyurmuştur:

"De ki: Ey Kafirler! Ben sizin taptıklarınıza ibadet et¬mem. Siz de benim ibadet ettiğime, ibadet edenler değil¬siniz. Ben kesinlikle sizin taptıklarınıza ibadet edecek de¬ğilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değil¬siniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır"(Kafirun: 109/1-6)
Bu surede de Cenab-i Hak, Allah'tan başka tapılan tan¬rılardan uak durmayı geektiren ifadelerin dile getirilmesi¬ni ve ibadeti salt Allah için yapmayı emrediyor.

"İbadet" kelimesinin asıl anlamı kasıt ve iradedir. İbadet kavramı tek başına kullanıldığında, tevekkül ve benzeri kavramlar da onun anlam örgüsü içerisine dahil olur, ibadet kelimesi tevekkül kavramıyla birleştirildiği zaman, tevek¬kül, ibadet kavramının bir parçasına dönüşür. Nitekim iman kavramını anlatırken biz bu konuyu anlatmıştık.
"İbadet" kavramı ile ilgili olarak Cenab-ı Hak şöyle bu¬yuruyor aşağıdaki ayetlerde:
"Ben cin ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat: 51/56)
"Ey İnsanlar! Rabbinize ibadet edin" (Bakara: 2/21)
Bu ve benzeri ayetlerde anlatılan ibadet kapsamına, em¬redilenleri yapmak, sakıncalı olanları terketme hususu girer. Tevekkül de bu bağlamdadır. Başka bir surede şöyle buyur¬muştur. Cenab-ı Hak:
"Ancak sana ibadet eder, yalnız senden yardım dile¬riz» (Fatiha: 1/5)
"Öyle ise O'na ibadet et ve Ona tevkkül et" (Hud: 11/123) [65]
View DÂRU' L-ADL's Resim Albumu DÂRU' L-ADL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-18-2010, 12:46   #2 (permalink)
Yeni Kullanıcı
 
Pazartesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: Mar 2010
Cinsiyet:
Mesajlar: 318
Seviye: 16 [♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 0 / 391
Güç: 106 / 2534
Deneyim: 67%
İletisim
Standart

Harika bilgiler. Allah razı olsun.
View Pazartesi's Resim Albumu Pazartesi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:30 .
http://www.islamportali.com

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2
islamportali islamportali.comislami portal

Hosting Hizmetleri ExForum | Rüya Tabirleri | Dini Hikayeler
islamportali| islami Sohbet