![]() |
![]() |
|
|||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#1 (permalink) |
|
İslâm dini geldiği zaman insanlar, bugün olduğu gibi çeşitli milletlere, büyük küçük topluluklara mensup bulunuyorlardı. Bu milletlerin ve toplulukların kendilerine mahsus inançları, âdetleri, gelenek ve görenekleri vardı. İslâmdan önceki çağa «câhiliyet» çağı, bu çağın İslama aykırı bulunan âdet ve inançlarına da «câhiliyye âdetleri» denilmektedir. Müslüman, saadet dini İslama girerken câhiliye inanç ve âdetlerinden soyunmak, arınmak, bu saadet iklimine öyle girmek mecburiyetinde idi. Fakat fertlerin, mensubu bulundukları toplumdan tevarüs ettiği inanç ve âdetleri bir anda tamamen terketmesi zor olduğu için Rasûlullah (s.a.) ve yolundakiler, bunlarla mücadele etmiş, en uygun metodları uygulayarak müslümanları bunlardan arındırmaya çalışmışlardır. İşte bu mücadele ve arındırma faaliyetinin, bid'at ve gelenek mefhumlarıyle yakın alâkası vardır.
1) Bid'at: Peygamberimiz (s.a.)'in zamanında olmayan veya meşru telakki edilmeyen bir inanç, ibadet veya dini anlayış ve davranış bid'at mefhumu içinde yer almaktadır. Herhangi bir hareket, âlet ve anlayışın dini yönü olmadıkça; yâni iman ve ibâdet, sevap ve günah çerçevesine sokulmadıkça bid'atle alâkası yoktur, Hacca giderken deveye değil de uçağa binmek bid'at değildir; çünkü bunun inanç ibâdet, sevap, günah mefhumu ile bir alâkası yoktur. Türbelere horoz ve mum adamak, ölünün başında mum yakmak bid'attir; çünkü bu bir inanca dayanmakta, sevap umulmaktadır; halbuki dinimizde böyle bir inanç, ibadet ve sevap yolu mevcut değildir. 2) Millî gelenekler: Bütün insanlığı tek millet halinde yaratmayıp millet ve kabileler halinde bölen, her birine ayrı özellikler veren Allahtır; ancak bu ayırışın hikmet ve sebepleri vardır: «Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır...» (el-Hucurât: 49/13) mealindeki âyet bu vakıayı anlatmakta ve hikmetlerinden birisine ışık tutmaktadır: «birbirinizi kolayca tanıyasınız». Birbirimizi niçin tanıyacağız? Çünkü insan tek başına yaşıyamaz, topluma ihtiyacı vardır, toplumun da diğer toplumlara ihtiyacı vardır. Şu halde bu ayrılış ve özelleştirişin hikmeti tanışma, anlaşma, dayanışma, birbirini tamamlama, hayatı kolaylaştırmadır... Ancak farklı millet ve kabileden olmayı bir tefâhur, başkalarını hor görme, zulüm vâsıtası kılmak asla caiz değildir. İnsan ancak iradesiyle kazandığı vasıf ve özelliklerle övülür veya kınanır. İman, ibâdet, Allah korkusu (takva), güzel ahlâk, bilgi ve marifet, hüner bunlar arasındadır. Arap, İngiliz, beyaz, siyah, Batılı, Doğulu olmak kimsenin elinde değildir; şu halde övme ve yerme konusu da yapılamaz, hele güçlünün zayıfı ezmesi ve hor görmesi için asla kullanılamaz: «Ey insanlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şâhid olarak adaleti gözetin; ister fakir, ister zengin olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın...» (en-Nisâ: 4/135) «Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir milletin (kavmin) —babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları (aşiretleri) olsa bile— Allah'a ve peygamberlerine karşı gelenlere sevgi beslediklerini görmezsin...» (el-Mücâdile: 59/22) Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor: «Asabiyete çağıran, bunun için çarpışan, bunun için ölen bizden değildir.» Sordular: — Asabiyet nedir yâ Rasûlullah? Cevap verdiler: — Milletine zulümde (haksız olduklarında) yardım etmendir-» (Ebû-Dâvûd. K. el-Edeb. 112; Müslim, K. el-İmârah 57.) Veda hutbesinde: Ey İnsanlar! Şüphe yok ki Rabbiniz birdir. Dikkat edin! Arabın yabancıya, yabancının Arab'a, kırmızının siyaha, siyahın kırmızıya, —takva ölçüsü dışında— bir üstünlüğü yoktur; en üstün olanınız Allah'a karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.» (Beyhâki, es-Sünnenu'l-Kubrâ, C. V. s. 139.) Zulme, haksızlığa, başkalarını hor görmeye sapılmaksızın milletini sevmek, memleketini sevmek, onları korumaya ve yükseltmeye çalışmak insanın fıtratından gelmektedir ve İslâm da fıtrî bir dindir. İnsan komşusuna, okul ve asker arkadaşına yakınlık duyarken, asırlar boyu dininin gösterdiği yüce hedefe koşmuş, geleneklerini İslâmın süzgecinden geçirerek tasfiye etmiş, Allah ve Rasûlünün hoşnut olduğu yüce vasıflar, faziletler iktisab etmiş, aynı dili konuşmuş, aynı tarihi yaşamış ve bütün bunları gelecek nesillere devretmiş olan milletini sevmesi, bu gelenekleri koruması tabiîdir. Sevgi Allah için (lillah) ve Allah yolunda (fillah) oldukça ibâdettir. Bu sevgi, aynı dini ve ideali benimsemiş diğer milletlerle bütünleşmeye de zarar vermez, aksine —âyetin ifadesiyle— bunu kolaylaştırır. Sakınılacak, dikkat edilecek nokta «bid'at ve İslâmın ruhuna, ahkâmına aykırılık» sınırıdır. Bu sınırın berisi helâl, ötesi haramdır. |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:38 .
http://www.islamportali.com
|
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.5 |
|
ExForum |
Rüya Tabirleri |
Dini Hikayeler