.:: Tavan Arası ::.

Geri git   İslamportali.com - İslami Forum > HANIMEFENDİLER ve BEYEFENDİLER > Bayanlara Özel > kadın ve tesettür
Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Alt 06-20-2009, 10:52   #1 (permalink)
Yeni Kullanıcı
 
DÂRU' L-ADL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: Apr 2009
Cinsiyet:
Mesajlar: 1.870
Seviye: 36 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 175 / 875
Güç: 623 / 7923
Deneyim: 2%
İletisim
Standart Kadının onuru.. (3.bölüm)

KADININ ONURU..
(3.BÖLÜM)

İslam'da Kadını Dövmek.

Çok Evlilik Üzerine.

İş Bölümü.

Cinsel Hayat

Müslüman Ailede Çocuk.

Çocuk Terbiyesi

Rahmet Evi

1. Temiz, Tertemiz Bir Ev.

2. Güven Ve Huzur Duyulacak Bir Mekan.

3. Birer İbadet Yeri

4. Bir Hidayet Mekanı

5. Kıyam Yeri


İSLAM DA KADINI DÖVMEK

Aileyi münkerden menetme ve bu menetmede kararlı davranma meselesinde bir yaptırım olarak "Dayak var mıdır, yok mudur?" sorusu, müslümanlar arasında da tartışı¬lan bir sorudur. Nitekim müslümanlar tarafından tanınan ve oldukça sevilen bir yazar, kadınlarla ilgili bir konferansa giderken "İslam'da kadını dövmek var mıdır?" sorusuyla karşılaşabileceğinden oldukça korktuğunu ifade etmektedir. Bu korkunun psikolojik nedeni, yazarın vermek istediği ce¬vabı veremeyeceğinden duyduğu endişedir. Bu konudaki feminist baskıları dikkate alan yazar, "İslam'da kadını döv¬mek yoktur?" cevabını vermek istemesine rağmen, aşağı¬daki ayeM kerime kendisini bundan engellemektedir.
Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların ken¬di mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerin¬de 'sorumlu yöneticilerdir', İyi kadınlar gönülden (Allah'a) itaat edenler, -Allah, (onları ve haklarını) nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Baskatdınp diretmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarda yalnız bırakın, (ya da hafifçe) döğün. Size itaat ederlerse, aleyHerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.[43]
Daha sonra aynı yazar Tefsiru'! Mizan'ı okuduğunu ve bu müşkülünü Merhum Tebatebaİ'nin tefsirinde çözdüğünü (ki nasıl çözdüğüne de pek açıklık getirmiyor) belirte¬rek "İslam'da kadını dövme yetkisi diye bir şey asla yoktur, işte bu kadar" diyebilmektedir!.
İslam adına konuşmalarına rağmen feminizmin veya İslam'a düşman olan mercilerin bu konudaki yoğun propagandalanndan etkilenerek, benzer ifadelerle bu görüşü destekleyen başka yazar ve düşünürler de bulunmaktadır.
Feminist baskıları veya kadını dövmekle ilgili yanlış uygulamaları dikkate alarak "İslam'da kadını dövmek yoktur" demek, açık bir cüretkarlıkla haddi aşmaktır. Kadını dövme hadisesinin cahili toplumlarda yaygınlaşan yanlış uygulamaları ayrı bir husus, İslam'da oiup-olmaması ise apayrı bir husustur. Nisa suresinin 34, ayet-i kerimesi, müslümanlann tevii ve tahrif etmeden kabullenmeleri ge¬reken bir ayet-i kerimedir.
Meseleyi Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğünde değerlendir¬memiz de, bu ayet-i kerimedeki apaçık manayı değiştirmeyecektir. Mesela Hz. Eyyub (a.s.) hastalığı döneminde ha¬nımına bir nedenden ötürü' kızmış ve rivayetlere göre "İyileştiğim zaman sana kırk sopa vuracağım" diyerek ye¬min etmişti. Rivayetler Hz. Eyyub (a.s.)'ın iyileştikten son¬ra hanımına kırk sopa atacağına dair yemin ettiği için piş¬manlık duyduğunu nakleder, "Yeminin gereğini yapayım mı, yoksa kefaretini ödeyip yapmayayım mı?" endişesini taşıyan Hz. Eyyub (a.s.)'a, Rahman olan Rabbimiz şöyle yol göstermektedir.,
Ve elinle bir deste (sap) al, böylece onunki vur ve an¬dım bozma. Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönetip dönen biriydi.[44]
İslam'a göre kadını dövmek veya kadına vurmak caiz olmasaydı, şanı yüce Rabbimiz caiz olmayan bir amel için Hz. Eyyub (a.s.)'a yol gösterir miydi? Bu örneği Resulullah (s.a.v.)'e ve bütün müslümanlara verir miydi?
Daha önce de belirttiğimiz gibi müslümanın ettiği ve edeceği yeminier ile herhangi bir helal, haram olmayacağı gibi, herhangi bir haram da helal olmaz. Böylesi yeminler, kefaretle hemen bozulması gereken yeminlerdir. Dolayısıyle Hz. Eyyub (a.s.)'ın yemini, bozulması gereken böyle bir yemin değil, gereğinin yapılması gereken bir yemindir.
Meseleyi salt eylem olarak düşündüğümüz zaman, kadının dövülmesi hiç şüphesiz ki hoş bir şey değildir. Burada hoş olmayan şey, kadının dövülmesinden ziyade bir insanın dövülmesidir. Dövme ve dövülme hadisesinde ka¬dın erkek ayırımı yapıp, "Erkeğin dövülmesi hoş fakat ka¬dının dövülmesi hoş değildir" diyemeyiz. Bir insan olarak hem erkeğin ve hem de kadının dövülmesi hoş bir hadise değildir.
Ancak biliyor ve iman ediyoruz ki, dinimiz İslam'da gerekli görülen bazı durumlarda bir ceza, bir yaptırım olarak dövme hadisesi bulunmaktadır. Toplumsal disiplin için bazı durumlarda caiz ve gerekli görülen bu eylem, ailenin disiplini için de bazı özel durumlarda gerekli görülmekte ve erkeğe bu yetki verilmektedir. Dolayısıyle bu konudaki tar-tışmalanmızı "Dövmek var mıdır, yok mudur?" sorusu çer¬çevesinde değil, bu meselenin yanlış tatbikatleri üzerine yapmamız gerekir. Çünkü bu konuda karşılaşılan sorunlar, genel olarak gereksiz ve yanlış tatbikatlerden kaynaklanan sorunlardır.
Öncelikle şu hususun kavranması gerekir ki, İslam'a göre kadının eğitim ve terbiyesinde dayak esas alınmaz. Kadının eğitim ve terbiyesinde aile reisine, y^ni evin erke¬ğine emredilen öncelikli tavır, ailesine karşı güzellikle dav¬ranması, ailesini hayra ve rahmete en güzel bir biçimde davet etmesidir. Münkerden nehyetme meselesine de ön¬celikli yaklaşım bu şekildedir. Ancak bütün bu yaklaşımlara ve öğüt vermelere rağmen inadi bir azgınlıkta bulundukları veya müslüman bir erkeğin nikahmdaki kadına kesinlikle yakışmayacak bazı münkerieri işledikleri zaman, bir yaptı olarak yataklannda yalnız bırakılmalarına veya aşınya kaçmadan ve yüzlerine vurulmadan dövülmelerine izin verilmektedir.
Mesele bu noktaya geldiği zaman, bütün erkeklere altını çizerek şu hususu hatırlatmak isteriz ki, herhangi bir müslüman erkek zorunlu kaldığı durumlarda dahi karısını kendisinin menfaati veya maslahatı için değil, karısının menfaati veya maslahatı için döver. Karısını seven ve karı¬sıyla cennette beraber olmak isteyen bir erkek, karısını ce¬henneme götürecek fiiiier karşısında geçit vermeyen bir dağ gibi durmasını bilen erkektir. Dolayısıyle kadınına vur¬ması, dünyevi sebeblerin fevkinde uhrevi sebebler için ol¬malıdır. Yemeğin tuzu az olduğu veya karısında hoşlanma¬dığı bir şey gördüğü için karısını dövenler, hiç şüphesiz ki kadınlarına zulmeden zalimlerdir. Tabi ki kadınlarını başı¬boş bırakanlar, onların cehennemlik fiillerini görmemezlik-ten gelenler de aynı zalimlerdendir, Nitekim erkeğin acizli¬ğinden dolayı yıkılan yuvalan veya kadının azgınlığı ile cehenneme doğru yol alan aileleri gördüğümüz zaman, aile reisi olan bu erkeklere bakıyor ve dilimizin ucuyla "Keşke gerektiği zaman karısını dövebilseydi, keşke bu ça¬reyi de deneseydi!." diyoruz.
Netice olarak kadını dövmek, aklen ve ruhen sağlıklı hiçbir erkeğin veya kadının hoşlanacağı bir şey değildir. Ancak daha önce de belirtti¬ğimiz gibi İslam'da bu hüküm ve bu hükmün hikmetli bir yeri vardır. Bizlere düşen örev, hoşlanmadığımız bu ey; lemden sakınmaya ve karşı tarafı da sakındırmaya çalış-mamızdır. Böyle bir duruma düşmekten sakınan Resulul-lah (s.a.v.) bu hadiseyi hiç yaşamamış, hiçbir hanımına bir fiske dahi vurmamıştır. Nitekim bazı hanım münevverleri¬miz Resulullah (s.a.v.)'in hiçbir hanımına bir fiske dahi vur¬madığını belirterek, erkek müslümanlan böyle bir tavıra davet etmektedirler. Bize göre bu davet, tek taraflı olduğu için hayra ve rahmete vesile olabilecek bir davet değildir, Çünkü Resulullah (s.a.v.) ile ilgili olarak karşılaştığımız ör¬nekte, hanımlarına bir fiske dahi vurmayan Resulullah (s.a.v.) ile birlikte,
kendilerine bir fiske dahi vurdurmayan, vurdurmaya gerek göstermeyen peygamber hanımları, annelerimiz var¬dı.
Her iki tarafın da örnek alınması gerekmez mi?

ÇOK EVLİLİK ÜZERİNE

Bu başiığı zamanımız müslümanlarına gerekli olduğu için değil, üzerinde çok tartışılan ve özellikle İslam düşma¬nı merciler tarafından sık sık suistimai edilen bir mesele ol¬duğu için açıyoruz. Bu konuyla ilgili daha önceki bir yazı¬mızdan da alıntılar yaparak, bu meseleyi kendi tabiatına ve kendi ortamına göre kısaca değerlendireceğiz.
İslam'a göre çok evlilik meselesi, müslümanlar arasın¬da dahi yeterince açıklık kazanan bir mesele değildir. Meselenin günümüz cahili toplumlanndaki pratiği ve yansıma¬sı ile gerçek İslam'ın hakim olduğu toplumlardaki pratiği ve yansıması hiç şüphesiz ki birbirinden farklı olacaktır. Dolayısıyle meseleyi öncelikle İslam'ın hakim olduğu top¬lumlara göre değerlendirecek ve bu İslam toplumlarındaki pratiğine açıklık getirmeye çalışacağız.
Çok evlilik meselesini İslami toplumda ve İslami ölçü¬lere göre kadın ve erkek boyutundan ayn ayrı değerlendirdiğimiz zaman, birden fazla evliliği genel olarak iki ayn başlıkta ele alabiliriz..
Bunlardan birincisi dünyevi sıkıntıları gidermek, fıtri ihtiyaçları karşılamak ve sosyal problemleri halletmek için yapılan çok evliliklerdir. Savaş, ölüm veya belli bir sayısal dengesi olmayan doğum gibi nedenlerle erkeklerin kadın¬lara nazaran az olduğu dönemlerde (ki genel olarak tarihin her döneminde ve günümüzde de durum aynıdır), kadınla¬rı gayrimeşru bir yola itmeden onlara meşru bir statü ka¬zandıran bu hüküm, yeterince ve İki taraflı düşünüldüğü zaman erkeklerden ziyade kadınların maslahatını gözeten bir hükümdür. Yaşanması zorunlu olmayan, tarafların ken¬di tercihleriyle gerçekleşen bu çok evliliklerde, kadınlardan ziyade erkeklerin sorumlulukları artmaktadır.
Karşılaşılan sosyal problemleri, fıtri İhtiyaçlan veya dünyevi sıkıntıları çözümlemek için yapılacak olan bu gibi evliliklerde gerek duyulabilecek maddi potansiyelin kadın¬da veya erkekte bulunması ve ayrıca erkeğin adil olması gerekmektedir. Çünkü konuyla ilgili ayet-i kerimelerde Şöyle buyurulmaktadır.,
Eğer yetim (kız)Jar konusunda adaleti yerine getiremeye¬ceğinizden korkarsanız, bu durumda, size helal olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikalılayın. Şa¬yet, adalet yapamıyacağınızdan korkarsanız, o zaman bir (eş) ya da sağ ellerinizin malik olduğu (cariye) ile (yetinin). Bu sapmamanıza daha yakındır.[45]
Bu ayet-i kerimedeki İlahi vahyin öngördüğü ve teş¬vik ettiği adalet vasfı, gücü nisbetince adil olmaya cehdeden ve bu cehdi ile zulümden uzaklaşıp, adalete yaklaşabi¬len müslümanlann vasfıdır. Çünkü hiçbir müslümanın en ufak bir zulümden dahi müstağni olan adil bir kimliğe tam manasıyla ulaşabilmesi mümkün değildir. Nitekim aşağıda¬ki ayet-i kerimede bu durum dikkate alınmakta ve müslümanlara şu nasihat yapılmaktadır.,
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bı¬rakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah bağışlayandır, esirgeyendir.[46]
Dünyevi sıkıntıları gidermek, fıtri ihtiyaçları karşıla¬mak ve sosyal problemleri halletmek için yapılan bu gibi çok evliliklerde; bir hanımının şer'i ihtiyaçlarını karşılarken zorlanan bir erkeğin, ihtiyaç sahibi ikinci bir hanımı alma¬sı, bu sosyal dertlerin çözümlenmesi değil daha da büyütül-mesidir. Dolayısıyle ihtiyaç sahibi mü'mine bir kadını ni¬kahlama sorumluluğu, adil olmak veya adil olmaya çalışmak vasfıyla birlikte bu kadının ihtiyaçlarını giderebile¬cek güçte olan müminlerin öncelikli sorumluluğudur. Daha açık ve genel bir ifadeyle, evliliğe neden olan beklentilerin, söz konusu evlilikte karşılığını bulabilecek beklentiler olma¬sı gerekmektedir.
İkinci başlıkta ele alacağımız çok evlilikler ise, dünye¬vi ihtiyaçların veya fıtri beklentilerin fevkinde, İsîami hare¬ketin maslahatı için yapılan çok evliliklerdir. Efendimiz (s.a.v.)'in sosyal kariyeri bulunan veya kişisel özellikleri yüksek olan annelerimizle evliliği, bu başlığa Örnek göste-rebileceğimiz evliliklerdir. Bu evliliklerde İslami hareketin maslahatına öncelik verilmekte ve buna paralel olarak ka¬dın dünyasıyla ilgili birçok boşluklar, diğer kadınlara Örnek olabilecek yetkinlikteki böylesi mü'minelerin yetiştirilmesiy-le doldurulmaktadır. Nitekim hem kendi çağdaşlarının ve hem de günümüz kadınlarının birçok sorusuna cevap ve¬ren ve bütün müslüman kadınlara örnek olan annelerimiz, Resulullah (s.a.v.)'e eş olan, kendi kişisel gayretleriyle beraber Efendimiz (s.a.v.)'in kutlu Öğretisiyle bu aşamaya yük¬selen annelcrimizdir.
İslami hareketin maslahatıyla ilgili olan bu evlilikler¬de, maddi konumdan ziyade ilim ve kişisel özellikler esas alınmaktadır. Dolayısıyie bu gaye ile yapılabilen çok evlilik¬ler, özellikle ilmi yetkinlikteki dava adamlarının ve bazı ko¬numlara talip olmakla birlikte, bunun gereğini de yapabile¬cek hasletlere sahip olan mü'minelerin gerçekleştirebildik¬leri evliliklerdir. İslami düzlemde ve İslami gayelerle yapı¬lan bu evlilikler ile, kadın ve erkek dünyaları arasında ciddi ve bilinçli köprüler kurulabilmektedir. Yaş durumunun pek önemsenmediği veya ön plana çıkarılmadığı bu gibi evlilik¬lerde, hanımından daha yaşlı bir müminin veya kocasın¬dan daha yaşlı bir mü'minenin uzun yıllar yaşayarak ve dü¬şünerek kazandığı olgunluk, kendileriyle evlenen gençlere ve dolayısıyie genç nesillere daha aktif ve daha pratik bir yolla intikal edebilmektedir.
Günümüzdeki anlayışlara göre yukarıdaki ifadelerin anlaşılabilmesi ve toplumsal yaşantıda yerine oturtulabilmesi tabi ki mümkün değildir. Fakat bu ifadeler anlaşılsın veya anlaşılmasın, müsiüman toplumbilimciler tarafından dikkate alınsın veya alınmasın özellikle asr-i saadet döne¬minde açıkça müşahade edilen bu toplumsal gerçeklikleri tekzip edecek değiliz.
Çünkü asr-ı saadet döneminde, günümüzde olduğu gibi kadın dünyası ile erkek dünyası arasında önemli bir yabancılaşma ve gençlerin dünyası ile yaşlılann dünyası arasında kutuplaşmaya varan bir uzaklaşma yoktu. Toplumsal ahengi ve toplumsal olgunluğu engelleyen bu gibi olumsuzlukların olmayışında ise, yukarıda anlatmaya çalış¬tığımız yönelişlerin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Genel¬de değil, özelde dikkate alınması gereken ve yetkin insanlarca Özelde dikkate alınan bu gibi yönelişlerin rahmeti, so¬nuç olarak özelle birlikte genele de yansıyan rahmetlerdir.
Çok evlilikle ilgili olarak kısaca ifade ettiğimiz bu de¬ğerlendirmeler, meselenin başında da belirttiğimiz gibi çok evliliğin İslami düzlemde değerlendirilmesidir. Günümüz toplumunda ise yaşanan şartiar ve anlayışlar oldukça fark¬lıdır. Hiç şüphesiz ki bir müsiüman olarak bu farklılıkları ileri sürerek "Birden fazla evlilik hükmü neshedilmiştir veya birden fazla evlenmek haramdır" diyemeyiz.
Ancak söz konusu farklılıklar, mutiaka ve mutlaka dikkate alınması gereken farklı¬lıklardır. Dolayısıyie böylesi evliliklere niyet eden ve bunu gerçekleştirmek isteyen kimselerin; iyimser temennileri veya nefsi temayülleri bir kenara bırakarak yukanda belirt¬tiğimiz hususlarla birlikte içinde yaşadığımız cahili toplu¬mun yadırgayıcı baskısını da dikkate almaları ve karşılaşa¬bilecekleri sorunların üstesinden gelip-gelemeyeceklerini gerçekçi olarak tesbit etmeleri gerekir. Kaldı ki İslam'a göre çok evlilik, müslümanlann teşvik edildikleri bir eylem değildir. Yukanda zikrettiğimiz ayet?i kerimeden de anlaşı¬lacağı gibi, müslümanlar adalete daha yakın olan tek evlili¬ğe teşvik edilmektedirler.
İslam'daki çok evlilikten ziyade bizatihi İslam'ı yadır¬gayan ve her fırsatta "İslam gelirse, erkekleriniz üç-dört evlilik yapabilecek!" diyerek kadınları İslam aleyhine kışkırt¬maya çalışan küfür odaklan ise küfrün tabiatında bulunan sahtekarlığı yaşamaktadırlar. Satılmış sanatkarlarca kaleme alman yazılarda "Erkek iki-üç kadın alabilir. Ama kadın iki-üç koca alamaz. Bu nasıl eşitlik?" sorusunu devamlı gün¬demde tutan resmi ideoloji, günümüzdeki uygulaması ile acaba kadınlara ve erkeklere eşit mi davranıyor?
Resmi uygulamaya göre kadınlar ve erkekler sadece bir evli mi?
Hepsi birden ağzını açacak ve hepsi birden "Tabi ki bir evli!." diyeceklerdir.
Peki, şu Genelevler kimlerin hizmetinde!. Resmi olarak bir evli gözüken T.C. nin erkek vatandaşları, kapılarından is¬tedikleri zaman girecekleri resmi veya gayriresmi Genelev¬ler ile, tuttuklan garsoniyerler ile üç-beş evli olmuyorlar mı?
Kadın erkek eşitliğini savunanlara soruyoruz, bu nasıl eşitlik? Resmi ideoloji, kendisini benimseyen kadın vatandaşlanna da bu hizmeti neden götürmüyor?
Diyelim ki götüremiyorsunuz!. O haide sadece erkek¬lere açık olan ve erkekleri birden fazla evli durumuna geti¬ren Genelevlerini de kapatmanız gerekmez mi?
Kapatmanız gerekir, gerekir ama, siz kapatmazsınız. Çünkü ahlaki değil ekonomik nedenlerle iki-üç evliliğe karşı çıkan sizler, evlenmeden, kadınların geçimini ve sorumluluğunu üzerinize alma¬dan, yüzlerce kadından, yüzlerce kızdan faydalanmak iste¬yen namussuzlarsınız!. İhtiyaç içersindeki bir kadını nikahı¬nıza alıp, onun geçimini tek başınıza karşılamak erkekliği yoktur sizlerde. Sizlerin eline düşen böyle bir kadının aç kalmaması ve kamını doyurabilmesi için, sizlerden birisine değil, hepinize karılık yapması ve hepinizi memnun etme¬si gerekir.
Cevap verin beyler!. İslam'daki çok evlilik hadisesi mi yadırganacak bir şey, yoksa sizlerin bu iğrenç uygulamala¬rınız mı?
Garsoniyerlerde metres hayatı yaşayan, erkekler arasında paslaşılan, düştükleri genelevlerde binlerce erkeğin maskarası olan kadınlara mı acımak gerekir, yoksa,
İslam toplumundaki bir müslümana kendi isteği ile ikinci hanım olup, tertemiz bir yaşantı süren kadınlara mı?

İŞ BÖLÜMÜ

Aile yapısında iş bölümü demek, bir ailede yapılması gereken bütün işlerin, bir pasta gibi ortadan ikiye bölünmesi, erkek İle kadının aynı işleri, aynı oranda yapmaya çalışması demek değildir, Kadın erkek eşitliğini savunan bazı merciler, bu çarpık eşitlik anlayışının bir uzantısı ola¬rak kadın ve erkeği çalışma hayatına birlikte davet etmek¬tedirler. "Hayat müşterektir" tezi ile kadın ve erkeği çalış¬ma hayatına sürükleyen bu kimseler, kadını ve erkeği müşterek kullanmak isteyen kapitalistlerdir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi İslami bir aile öncelik¬le iki şahıstan, bir mümin ve bir mü'mineden meydana gelmektedir. Ailenin kimliği, bu iki kimliğin ortak bir yansı¬masıdır. Şayet bu iki kimlikte yeterli bir netlik yok ise, bu kimiiklerin ortaklaşa oluşturacaktan aile yapısında da netlik olmayacaktır.
Aile bireylerini tanımlarken, kadını dikkate almadan erkeği, erkeği dikkate almadan kadını tanımlamak, erkek¬ten ve kadından oluşan aileleri ahenkli bir uyuma değil, çelişkili bunalımlara sürükleyecektir. Müslüman bir erkek veya müslüman bir kadın kendisini tanımlarken, kendisine yaşamda ve aile yapısında bir yer verirken, mutlaka ve mutlaka kendisiyle birlikte karşı cinsi de dikkate alması ge¬rekir. Meseleye iki yönlü yaklaşılacak ancak fiiliyat nokta¬sında öncelikle kendilerine düşeni yapacaklar, pratiğe ken¬di nefislerinden başlayacaklardır. "Kocam şöyle davranmıyor veya kanm böyle yapmıyor.." demezden önce, bir kadın ve bir koca olarak öncelikle kendi üzerleri¬ne düşeni yapmaları gerekmektedir.
Müslüman bir ailede iş bölümü demek, yapılacak iş¬lere bu bilinçle yaklaşılması, kadın ve erkeğin kendi üzerle¬rine düşen görevi bu bilinçle tesbit etmeleri demektir. Ni¬tekim kadın ve erkek ayrımını dikkate alan ve kadına özel bir değer veren İlahi vahye göre bu iş bölümünün en ge¬nel tasnifi, evle ilgili günlük işleri kadın üstlenirken, sokak¬la ilgili işleri erkeğin üstlenmesidir. Tüm ailesinin geçimini tedarik etmekle yükümlü olan erkek, bu geçimi helalinden temin etmekle ve ailesine helal yidirmekle mükelleftir. He-!al ve haram hükümleriyle kendisinin de mükellef olduğu kadın ise aynı Ölçülere riayet ederek ev işlerini yürütmek ve kocasının hakkını korumakla yükümlüdür.
İstisnai durumlar hariç oimak üzere genel olarak bu çerçevede yapılan iş böiümü, müslüman kadın ve erkeğin ibadet telakkisi ile yerine getirmeleri gereken bir iş bölü¬müdür. Genel hatlarını İslam'ın belirlediği bu iş bölümün¬de, erkek ile kadının kesinlikle birbirlerini rencide etmeme¬leri ve birbirlerini minnet altında bırakmamaları gerekir. Ailesinin geçimini kendileri temin ettikleri için bunu bir üs¬tünlük vesilesi kabul edenler ve bu üstünlük kompleksi ile ailelerini hor görüp, onlara aşağılayıcı söz söyleyenler, kul¬luk şuurundan uzaklaşmış zavallı erkeklerdir. Çünkü kulluk şuurundaki mü'min bir erkek, bu görevi kendisine ailesinin değil Allah'ın verdiğini bilerek, ailesinin geçimini kendisine farz olan bir ibadet gibi yerine getirir. Allah rızası için yerine getirilen bu ibadet ise kulların başına kakılacak, onlan töhmet akında bırakacak bir eylem değildir.
Aynı şeyleri müslüman kadınlar için de söylememiz mümkündür. Onlar da ev işlerini yaparlarken, kocalarının hakkını gözetirlerken, çocuklanna bakarlarken, bütün bun-lan bir ibadet bilinciyle yerine getirmelidirler. Kendilerine kocalarının değil İslam'ın yüklediği bu işleri yaparlarken de-vamlı sızlanan ve şikayetlerde bulunan kadınlar, kendileri¬ne farz olan namazdan sızlanan ve şikayetlerde bulunan şaşkınlar gibidirler!. Oysa Allah rızasını gözeterek çamaşır veya bulaşık yıkamak ile Allah'ın rızasını gözeterek namaz kılmak arasında, ibadi düzlemde Önemli bir fark yoktur. Allah rızası için yapıian bütün eylemler, karşılığı ecir olan birer ibadet olmaktadır.
Aile içersindeki iş bölümünden kaynaklanan bazı ihti¬laflar, genel olarak tarafların birbirlerini ve birbirlerinin yaptıkları işleri küçümsemesinden kaynaklanmaktadır. Ta¬raflar birbirlerinin yaptıkları işe bakarak "Sen ne yapıyor¬sun ki!" dedikleri zaman, ihtilaf ve huzursuzluklar başla¬makta ve her iki taraf da kendilerinin daha çok iş yaptıklarını iddia etmeye başlamaktadırlar. Erkek eve geldi¬ği zaman bütün gün yaptığı işlerden uzun uzun şikayet et¬mekte, kadın ise maksatlı olarak akşama ertelediği bazı iş¬leri yapmaya çalışırken "Sen ne diyorsun! Bak benim işim hala bitmedi, hala çalışıyorum.." diyerek, kocasına baskın çıkmaya çalışmaktadır.
Oysa böyle mi olmalıdır?
Müslüman ailelerin geceleri bu telaş, bu dır dır ile mi geçmelidir?
Halbuki birbirlerine ve birbirlerinin yaptıkları işlere saygı duydukları zaman, yukarıdaki tablo tam manasıyla değişecektir. Evin hanımı işlerini gündüzden bitirecek, kocasını gülen bir ev ve gülen bir yüz ile karşılayacak, hanı¬mını ev işlerini yaparken görmese de evin o hale kendili¬ğinden gelmediği bilen erkek hanımına minnettarlıkla se¬lam verecek, kocasını çalışırken görmese de, kocasının elindeki filenin kendiliğinden dolmadığını biien hanım aynı minnettarlık ile selama mukabele edecek ve bu bilinçli say¬gı ile birbirlerine yaklaşan eşler, huzur ve rahmet dolu bir Qece geçireceklerdir.
Böylesi daha iyi değil mi?

CİNSEL HAYAT

Havva validemizin, Adem (a.s.)'dan yaratılmış olması oidukça düşündürücüdür.
Neden Adem (a.s.)'dan yaratıldı?
Şanı yüce Rabbimiz Adem (a.s.)'ı yarattığı gibi, Hav¬va validemizi de neden müstakil olarak yaratmadı?
Tabi ki birçok hınmetleri olmasına rağmen, bizlerin yeterince anlayamadığı, yeterince cevaplayamadığı sorulardır bunlar!.
Acaba kadın v€ erkeğin birbirlerine olan fıtri ihtiyaç¬larında,
birbirlerine olan arzularında,
birbirleri için vazgeçilmez oluşlarında, aynı vücuttan yaratılmalarının bir ilgisi var mıdır?
"Yoktur" diyemiyoruz.
Çünkü kavuşmanın anlamlı sevincini, ayrılığın anlam¬lı acısını yaşayanlar bileceğine göre, bir "Acaba?" sorusu düşüyor zihnimize ve "Acaba, kadın ve erkeğin oldukça anlamiı olan birleşmeleri, aynı vücuttan anlamlı ayrılmala¬rından mı kaynaklanıyor?" diyoruz.
Meseleyi bir erkek olarak değerlendirdiğimizde ve kendimizde gözlemlediğimizde, herşeyimizin değil, faka^t fıtri olan bazı şeylerimizin eksikliğini ve bu eksikliğin boş¬luğunu hissediyoruz. Bir ve tamam, tastamam olmanın verdiği mutmainliği ve rahatlığı değil, eksikliğin ve boşlu¬ğun verdiği rahatsızlığı hissediyoruz bu yönlerimizde. Bilin¬meyen veya bize yabancı olan bir şeyin yokluğunu değil, sanki bildiğimiz ve bizlere hiç yabancı olmayan bir şeyin yokluğunu yaşıyoruz,
Tek ayakla doğan,
iki ayakla hiç yaşamamış olan birisinin hissettiği gibi bir boşluk değil de; senelerce iki ayakla yaşayıp, bir ayagınt kaybeden kimsenin hissettiği türden bir boşluğu, bir ayak boşluğunu yaşıyoruz sanki!.
Fıtri yaratılışımızın bir yönünde hissettiğimiz bu boşlu¬ğu doiduracak olan şeyin ise, ne kadar kamil, ne kadar iyi, ne kadar güzel olursa olsun herhangi bir erkekte değil, ka¬dında, kadının fıtri yapısında olduğunu bilircesine hissedi¬yoruz.
Erkeklerin fıtri olarak yaşadığı bu boşluğu, sadece cinsi içgüdülerle açıklayanlar, meselenin insani derinliğini algılayamayanlardır. Bu boşluğu cinsi içgüdülerle yorumla¬yan ve cinsi ilişkiler ile giderebileceklerini zanneden bu kimseler, ne yazık ki bedbaht kalmaya mahkum olan kim¬selerdir. Çünkü örnek olarak verdiğimiz bu boşluk, kadına cinsi bir meta gibi bakarak, sadece cinsel ilişkiler esnasın¬da giderilebilecek bir boşluk değildir. Sadece cinsel ilişkiler ile yaşamlanndaki bu boşluğu gidermeye çalışan erkekle¬rin, ne imkanları ve ne de cinsi güçleri buna yeterli olabi¬lecektir, Böylesi zihniyete sahip olanlar, kadını belli vakitlerde ellerine alabilecekleri bir baston şeklinde görenlerdir. İlişki vakitleri dışında yine aynı boşluğu yaşıyacaklar ve çö¬zümü farklı bastonlarda görerek, farklı kadınlara yönele¬ceklerdir. Netice olarak sadece cinsel ilişkiler ile gidereme¬yecekleri bu boşluk, onları belki de erkeklere yöneltecek ve bu cinsi sapıklık içinde mahvedecektir.
Oysa sağlıklı bütün erkeklerin yaşadığı bu fıtri boşluk, sedef kakmalı da olsa bazı bastonlarla veya baston anlayı¬şıyla giderilebilecek bir boşluk değildir. Ayrıca sözünü etti¬ğimiz bu boşluk, bilinçli erkeklerin sadece günün muayyen vakitlerinde gidermek istediği bir boşluk da değildir. Seve¬rek ve sevilerek beraber olacakları kadının, seven bir gö¬nül ve seven bir can ile doldurabilecekleri bir boşluktur. Onlardan bir parça ve onlarla bir bütün olabilecek olan bu can, yürürken, otururken, yatarken kısacası yaşarken on¬larla birlikte olacaktır. Bu birliğe yeterince ulaşan herhangi bir erkek, bu birliği çoğul olan "Biz" kelimesiyle değil, tekil olan "Ben" kelimesiyle ifade edecektir. "Ben" derken hem kendisini ve hem de kendisiyle bir olan, birlikte yaşayan, birlikte soluyan hanımını kastedecektir.
Erkekler boyutundan ifade ettiğimiz bu bütüncül yak¬laşımı, aynı şekilde kadınlar boyutundan da ifade edebili¬riz. Kadınlar da bazı yönlerinde hissettikleri fıtri boşluklan, ancak böylesi bütüncül yaklaşımlarla giderebilirler. Çünkü erkeğin bu anlamda kadınla bütünleşmesi, bir ve beraber . olması, erkek için ne kadar önemli ve gerekli ise, kadınlar' için de aynı önem ve gereğe sahiptir.
Netice olarak kadın ve erkeği, birlikten ayrılığa, ayrı¬lıktan birliğe uzanan yolculuğun, birbirlerine muhtaç yolcu¬ları olarak görüyoruz. Bu yolculukta biriik ve bütünlüğe va¬ranlar, meseleye sadece erkeksi asabiyetle yaklaşanlar olmayacağı gibi, feministler de olmayacaktır. Hiç şüphesiz ki kadın ve erkeği birbirinden müstakil veya birbirinden müstağni olarak değerlendiren bütün zihniyetler, bütün izmler, fıtri kanunların yargısına boyun eğmek zorunda ka¬lacaklardır. Çünkü kadın ve erkek, bir bütünün şekilde farklı, anlamda aynı olan iki yarısı gibidir. Nitekim birlik ve bütünlüğün mutmainliğini yaşayabilmek için birbirine muh¬taç olan bu iki yan, ancak ve ancak İslam'ın rahmet gölge¬sinde bu anlamlı ve kalıcı beraberliğe ulaşabileceklerdir.
İşte bu beraberlikteki cinsel ilişki, kısmi bir birlikteli¬ğin sınırlı bir ifadesi değil, bütün bir yaşamlannı birleştiren ve ahirette de beraber olmayı gözeten eşler arasındaki psi¬kolojik bütünlüğün fiziki bir ifadesidir.
Takva adına bu ilişkiyi ciddi bir görev gibi yapanlar, bu konuda eşlerine ve kendilerine zulmetmektedirler. Çün¬kü eşler arasındaki cinsel ilişki, arzunun ve sevginin verdiği rahatlık ile yaşanabilecek tabi bir olaydır. Cinsel ilişkiyle il¬gili Kuran ve sünnette beyan edilen bazı prensiplere dik¬kat edilmesi, bu ilişkiyi resmi veya ciddi bir formalite duru¬muna getirmez. Mesela Kur'an-ı Kerim'de konuyla ilgili şu ayet-i kerimeler zikredilmektedir.,
Sana 'kadınların aybaşı halini' sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlık (eza) dır. Aybaşı halinde kadınlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Eğer temizlenirler¬se, Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Şüphesiz Allah, tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.
Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için (güzel şeyler) takdim edin. Allah'tan da korkup-sakının ve bilin ki elbette O'na kavuşucusunuz. îman edenlere müjde ver.[47]
Cinsel ilişkiyle ilgili bu ve buna benzer ayet-i kerime¬ler, hiç şüphesiz ki evli olan bütün müslümanlann dikkate almaları gereken ayet-i kerimelerdir. Hadis-i şeriflerle de açıklık kazanan bu gibi ayet-i kerimeler, belli hudutlar da¬hilinde müslümanlara geniş ve rahat bir cinsel ilişki sahası bırakmaktadır. Kadınlarınız sizin tarkınızdır; tarlanıza dile¬diğiniz gibi varın., buyruğunda kadının, ekildiği zaman mahsul verebilecek olan tarlaya benzetilmesi, toprağın de¬ğerini bilenler için elbetteki kadını küçültücü bir örnek de¬ğildir. Ayrıca tarla örneğinin verilmesindeki diğer neden ise kadınlarla yegane birleşme mahallinin, ekildiği zaman mahsul verme özelliğine sahip olan kadınlık organı oldu¬ğuna işaret edilmesidir. Nitekim Allah 'in size emrettiği yer¬den onlara gidin, buyruğu ile birleşme mahallinin bir oldu¬ğu zikredilmekte ve muhtelif hadis-i şeriflerue de anal seksin haram olduğu beyan edilmektedir.
Müslümanları cinsel hayat konusunda bilgilendirmek için Efendimiz (s.a.v.)'in özel hayatından örnekler vermek, sıhhat derecesini bilmediğimiz rivayetler ile "Şöyle şöyle yapmıştır.." demek, müslümanm edeb ve saygısına yakış¬mayacak davranışlardır. Çünkü bu konuyla ilgili olarak Re-sulullah (s.a.v.)'in ne yaptığını değil, müslümanian neler¬den nehyettiğini bilmemiz gerekir. Bu nehiyler dikkate alındıktan sonra, müslümanların kendi düzlemlerinde rahat olan bir cinsel yaşantıları olabilecektir. Nitekim Kadınları¬nız sîzin tarkınızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi vann.. buyru¬ğu, müslüman eşlerin birbirlerine yaklaşımlarında ve bu, yaklaşım biçimlerinde geniş bir muhayyerlik veren buyruk¬tur.
. Netice olarak müslüman eşlerin belli hudutlara riayet ederek, karşılıklı anlayışa ve tanışıklığa dayanan sıcak bir ilişki düzlemi oluşturmaları gerekir. Bu ilişkilerde karşı cin¬sin tanınması, hassas bölgelerin ve hoşnut edici yaklaşım¬ların bilinmesi bir gereklilik olduğu gibi, ilişkilerde bencil davranılmaması ise önemle üzerinde durulması gereken bir diğer husustur.
Yazmakta zorlandığımız ve tafsilata girmekten kaçın¬dığımız bu meseleler, günümüzdeki birçok müslüman aile için gerçekten önemli meselelerdir. Çünkü bu gibi aileler¬de karşılaşılan huzursuzluklann en önemli nedenlerinden birisi, cinsel ilişkilerdeki cehalettir. Dolayısıyle bu gibi aile¬lerin, kadın ve erkeğin biyolojik yapısıyla ve cinsel özellik¬leriyle ilgili bazı bilimsel kitaplan okumalan, birbirlerini ta¬nımaları ve keşfedebilmeleri için birbirlerine yardımcı olmaları gerekir. Bütün bunlarla birlikte bencillikten uzak sıcak bir sevgiyi ve samimi bir rahatlığı esas alan cinsel ilişkiler, eşlerin birbirlerini daha çok sevmelerine ve' huzur¬lu bir aile ortamına kavuşmalarına vesile olabilecektir.

MÜSLÜMAN AİLEDE ÇOCUK

Kadınların tarihini, erkekler yazmıştır desek, herhalde mübalağalı bir ifade kullanmamış oluruz. Erkekler günümü¬ze kadar kadınlar üzerinde gerçekten müessir olmuşlar, is¬tedikleri konularda onlan onurlandırırken, istedikleri konu¬larda da küçümseyebilmişlerdir. Bu erkeksi zihniyet, kadmlann en kutsal misyonu olan analık meselesine de aynı şekilde yaklaşmıştır.
Kaydadeğer bütün Önemli eylemleri kendilerine layık gören erkek zihniyeti, ulaşamayacakları bu analık konumu¬nu ne yazık ki küçümsemeyi yeğlemişlerdir. Nitekim hami¬le kalma, doğurma ve yetiştirme eylemlerini hayvanların dahi yaptığını belirterek, bu eylemleri insani değerlerden ayrı ve hatta aşağılayıcı eylemler olarak empoze etmişler¬dir.
İnsanlar ile hayvanları böyle bir mantık ile mukayese eden ve benzer eylemleri aynı düzlemde değerlendiren zihniyet, hiç şüphesiz ki tartışılması gereken bir zihniyettir. Önce şu hususun açıklık kazanması gerekir ki, insanlarda¬ki bazı eylemler, hayvanlarda olsa dahi, bu eylemler ara¬sında önemli keyfiyet farklılıkları vardır. Bu keyfiyet farklı¬lıkları olduğu sürece, insanlann eylemleri ile hayvanlann bu konudaki benzer eylemlerini aynı düzlemde değerlendi¬renleyiz.
Meseleye açıklık kazandırmak için, sadakattan örnek verebiliriz. Bilindiği gibi sadakat vasfı, insana değer kazan¬dıran vasıflardan birisidir.'Bu vasfın görünür düzlemde kö¬peklerde de olması, bu vasfın değerini düşürmez. Çünkü köpeklerdeki bu vasıf, herhangi bir gayeyi ve doğru ölçü¬leri gözeten bilinçli bir vasıf değildir. Dolayısıyle sahibinin kimliğini, kişiliğini bilmeden ona itaat eden, ona bağlı, ka¬lan köpeğin bu vasıflarını, insani düzlemde değerli kabul ettiğimiz sadakat vasfıyla mukayese edemeyiz. Sadakat vasfını keyfiyet düzleminde güzelleştiren ölçüler, insani ve İslami düzlemde vazgeçilmez olan hak ölçülerdir. Bu ölçü¬leri gözardı ederek şeytana veya şeytanın dostlarına itaat eden kimseler, bu itaat ve bağlılıklanyla sadakatin görkem¬li zirvesine çıkmak yerine köpeklerin durumuna düşmekte¬dirler. İşte sadece böylesi durumlarda, bu kişiler ile hay-vanlan mukayese etmemiz ve İlahi vahyin ifadesiyle "Bu kişilerin hayvanlar gibi ve hatta hayvanlardan daha aşağı derecelerde olduklarını.." söylememiz doğru olur.
Analık vasfını da, kısaca belirttiğimiz bu örnek istika metinde değerlendirmemiz gerekir. İslami ve insani düzlemde değerli kabul edilen analık, hiç şüphesiz ki çocuğu¬nu doğurduktan sonra cami kapısına bırakan veya üç-beş kuruş karşılığında satan kadınların analığı(!) değildir!. İsla¬mi ve insani düzlemde değerli kabul edilen analık, çocukla emzirmesi için yaratılan göğüslerini bir seks ve güzel¬lik organı kabul ederek, göğüslerinin bozulmaması için ço¬cuğunu ana sütünden mahrum eden ve tüm inekleri, yetiş¬tirdikleri neslin "Süt annesi" durumuna getiren şaşkınlar da değildir!.
Daha önce de belirttiğimiz gibi bir çocuğun doğurul-ması, bakılması ve yetiştirilmesi, İslam'a göre bütün insanlı¬ğın doğurulması, bakılması ve yetiştirilmesi gibi önemli, çok önemli bir eylemdir. Bu yüce eylemi, bu yüce bilinçle yerine getiren kadın, İslam'ın analık makamına layık gör¬düğü kadındır.
İslam'a göre salih evlada sahip olabilmek; bir aile için oldukça hayırlı bir lutuftur. Nitekim böyle bir lutufa ulaşabilmek için müslüman ailelerin yaptıklan dualar Kur'an-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde beyan edilmekte ve zamanımızdaki anne babalara bir örnek olarak zikredilmektedir..
Ve onlar: Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınhğı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahihlerine önder kıl, diyenlerdir.[48]
O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan da eşini var etti Onu (eşini) örtüpbürüyünce, o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) ge¬zindi Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rabkri olan Allah'a dua etti¬ler: Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükreden-krden olacağız.
Ama O, onlara salih verince, kendilerine verdiği şey ko¬nusunda O'na ortaklar hlmaya başladılar. Aüah, onların şirk koşmakta olduklarından yücedir.[49]
Son ayet-i kerimedeki şirk vakıası, Allah'ın lutfu ve yaratmasıyla çocuk sahibi olan eşlerin, bu çocuğun yaratılmasında falanca babayı, filanca doktoru veya daha genel bir yaklaşımla kendilerini pay sahibi görmeleridir. Oysa herhangi bir çocuğun dünyaya gelmesinde birer vesile du¬rumunda olan anne ve baba, birer vesile durumunda olan kendilerini de Allah'ın yarattığını idrak ederek, çocuğun yaratılması fiiline kendilerini ortak görmemeleri ve kendile¬rine salih bir çocuk armağan eden Allah (c.c.)'a yürekten şükretmeleri gerekirdi!,
Allah'a samimi dualarda bulunmalarına rağmen he¬nüz çocuk sahibi olamayan müslüman eşlerin, tekkelere veya türbelere giderek adakta bulunmaları, şaşkınlıkla ve sapıklıkla izah edilebilecek bir yaklaşımdır. Dinimize göre bazı meşru dileklerin yerine gelebilmesi için adakta bulun¬mak elbetteki vardır. Ancak bu adak, hiçbir aracıya gerek duyulmaksızın Allah'a yapılabilecek bir adaktır. Dolayısıyle Allah'a dua ve adakta bulunmalarına rağmen henüz çocuk sahibi olamayan eşlerin, gerekli sağlık kontrollerini yaptır¬maları ve sonuç ne çıkarsa çıksın yine de Allah'tan umud kesmemeleri, İslami bir yaklaşım olacaktır. Nitekim Hz. İb¬rahim ve Zekeriya (a.s.)'m çocukla ilgili dualanna çok ilerki yıllarda icabet edilmesi ve bütün bu süre boyunca Hz. İb¬rahim (a.s.)'ın Allah'tan umud kesmemiş olması, Allah'tan umud kesmemeleri gereken müslümanlar için açık bir ör¬nektir. Kaldı ki çocuk sahibi olamama vakıası, müslüman¬lar için bu şekliyle de hayırlı olabilecek bir vakıadır. Çocuk sahibi olanlar, çocuklarıyla imtihan edilirken, çocuk sahibi olamayan eşler de bu duruma, bu yokluğa gösterecekleri sabır ve rıza ile imtihan olmaktadırlar.
Nüfus planlaması adına "Yapabildiğin kadar değil, bakabildiğin kadar çocuk yap" ifadesi veya buna tepki ola¬rak söylenen "Bakabildiğin kadar değil, yapabildiğin kadar yap" gibi ifadeler, İslami bir bilinçle söylenecek ifadeler değildir. Müslümanlann öncelikle "Çocuk yapmak" gibi nahoş ifadelerden sakınmaları gerekir. Çocukların ana rahim¬lerinde yaratılışına vesile olmaktan sakınıp-sakınmamak ise, müslüman eşlerin muhayyer oldukları bir meseledir. İçinde bulunduğumuz toplumsal durumdan ziyade kendi durumlarını dikkate alarak fazla çocuk sahibi olmak iste¬meyen eşler, azil veya insan sağlığına zarar vermeyecek yöntemlerle kendilerini sakındırabilirler.
Ancak bu gibi önlemler,
Efendimiz (s.a.v.)'in de beyan ettiği gibi Allah'ın takdi¬rini kesinlikle değiştirebilecek olan mutlak önlemler değil¬dir. Dolayısıyle bu Önlemleri almalarına rağmen hamile ka¬lan müslüman hanımların,
bu hamileliği şeytandan değil, Allah (c.c.)'dan bilip,
kürtaj gibi açık bir vahşetten sakınmaları gerekir. Ço¬cukların öldürülmesi olayına şiddetle karşı çıkan İlahi va¬hiy, bu vahşetle ilgili olarak şu ayet-i kerimeleri zikretmek¬tedir.,
De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram bldığını okuyayım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın, anne babaya iyilik edin, yoksuttuk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin -Sizin de, onların da nzıkkmnı Biz vermekteyiz-, çirkin kötü¬lüklerin açığına da, gizli olanına da yaklaşmayın. Hakka da¬yalı olma dışında, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı kim¬seyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz.[50]
Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; onlara da, size de Biz nzık veririz. Şüphe yok, onlan öldürmek bü¬yük bir hata (suç ve günah) dır.[51]
Mekke dönemi müşriklerinin kız çocuklarını sadece yoksulluk endişesiyle değil, bir utanç olarak gördükleri için öldürdüklerini dikkate alırsak, bu ayet-i kerimelerin Mekke müşriklerinden ziyade çocuğa bakamama ve yoksulluk en¬dişesiyle kürtaj yaptıran geçmiş ve günümüzdeki zalimleri de muhatap aldığını görebiliriz. İslami anlayışa göre doğan çocuklan diri diri toprağa gömmek ile ana rahimlerinde canlı bir duruma gelen çocuklan öldürmek arasında önem¬li bir fark yoktur, İlahi hesap gününde diri diri toprağa gö¬mülen kızcağıza sorulacağı gibi, diri diri doktor klozetine atılan çocuklara da sorulabilecektir., Hangi suçtan dolayı öldürüldü?[52]
Allah'a ve ahiret gününe iman eden müslümanlann şimdiye kadar cehaletle yaptırdıklan kürtaj var ise, Rah¬man olan Rabbimizin affedeceğini umarak tevbe etmeleri ve böylesi bir vahşete bir daha dönmemeleri gerekir.
Zamanımızdaki bazı müslümanlar arasında tartışma mevzuu olan "Müslüman bir kadın çocuğunu emziripemzirmemekte muhayyerdir!." şeklindeki görüş ise, bizim anlayabildiğimiz bir görüş değildir!.
Çocuk doğduğu zaman İlahi hikmet gereği kimin gö¬ğüslerine süt geliyorsa, çocuğu öncelikle onun emzirmesi gerekmez mi?
Anayı ve analığı hakkıyle tanımlayan Kur'an-ı Kerim, kadının hamileliğini, doğum yapmasını ve çocuğunu emzirmesini hep birlikte zikretmektedir.,
Biz insana, 'anne ve babasına' iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikle) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip brk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et; benim için soyumda da salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip sana yöneldim ve gerçekten ben müslümaniardanım,[53]
Çocuğun süt anne tarafından emzirilmesine cevaz ve¬ren aşağıdaki ayet-i kerime ise siyak ve sibakı dikkate alın¬dığı zaman evli olan müslüman eşleri değil, talak hükmü ile birbirinden aynlan eşleri muhatap almaktadır.,
(Eşlerinden ayrıldıktan sonra) Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirkr. Onla¬rın (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örfle uygun olarak, Çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetirece-ğinin dışında (sorumluluk) teklif edilmez. Anne çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da, çocuğu dolayısıyla zarara uğratıl¬masın; mirasçı üzerindeki (sorumluluk ve görev) de bunun gi¬bidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, Örfe uygun vereceğinizi Ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah'tan korkup-sabnın ve bilin ki, Allah yapmakta olduklarınızı görendir.[54]
Çocuğunu sevgiyle ve rahmetle emzirebilecek olan yegane varlık, bu çocuğun kendi annesidir. Nitekim önceki şeriatlarda süt analığının haram kılınmış olması, çocuklann anneleri dışındaki kimseler tarafından emzirilme vakıasına Rabbani düzlemde aynı fıtri gerçeklikten bakıldığına işaret etmektedir.,
Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik (Kız kardeşi Ben, sizin adınıza onun bakımını yüklenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi? dedi[55]
Dolayısıyle süt annelik meselesini, zorunlu durumlarda baş vurabileceğimiz bir ruhsat şeklinde algılamamız ve Allah'ın verdiği ana sütünü, bu ana sütüne gerçekten muhtaç olan çocuklarımıza maddi pazarlıktan uzak bir sevgi ve bir rahmetle sunmamız gerekmez mi?

ÇOCUK TERBİYESİ

İnsanlar, kendiliğinden yetişecek, iyiliğe ve güzelliğe kendiliğinden meyledecek, kötüiükten ve çirkinlikten kendiliğinden sakınacak, doğrunun doğruluğunu, yanlışın yanlışlığını kendili¬ğinden bilecek kimseler değildir.
Şayet böyle olsaydı, kendi hallerinde yetişmeye ter¬kedilen bütün çocuklar, mümtaz birer insan olurlardı. Oysa terkedilen ve köprü altında yetişen çocukların böyle bir kimliğe değil, iyi kötü ayırımından uzak bir serkeşliğe düştüklerini görüyoruz. Gerçi köprü altında yaşayan bu çocuklar ile bir evin çatısı altında yaşamalarına rağmen kendileriyle ilgilenilmeyen çocukların da aynı istikamete yöneldiklerini görmek güç değildir.
Tabi ki şaşırtıcı bir durum değildir bu!. İnsanın yaratı-Iışıyla ve nefsi yapısıyla ilgili ayet-i kerimeleri dikkate aldı¬ğımız zaman, insanın iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik gibi iki ayn kutuba sahip olduğunu ve bu kutuplar arasın¬da başıboş bırakılan insanlann, bencil ve nefse hoş gelen istekler ile kötülüğe meyledebileceğim anlayabiliriz.,
Gerçek şu ki, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı.[56]
Kim de Rabbinin makamından korkar ve nefsini de heva (istek ve tutkular)dan sakındırırsa (kurtuluş bulur),[57]
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücrunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğü-nü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu (isyanla, günahla) örtüp-saran da elbette yıkı¬ma uğramıştır.[58]
Bütün bunlan dikkate alarak çocukların terbiye edil¬mesi, çocukların kendi dünyalannda yalnız bırakılması veya onlann her isteklerinin yerine getirilmesi değildir. Ço¬cuk terbiyesinde sevgiyle birlikte disipline de yer verilmek¬te ve bazı yanlış isteklerin gerçekleşmemesi gerektiği veya meşru da olsa istenilen her şeyin gerçekleşmeyeceği çocu¬ğa öğretilmektedir. Nitekim azgınlarla ilgili olarak, Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır.,
Yoksa insana 'arzu edip, dilekte bulunduğu her' şey mi var?[59]
İnsanlann arzu ve isteklerini iyilik, güzellik, doğruluk ve mümkünat çerçevesinde sınırlandıran İlahi vahiy, aynı terbiye metodunu anne ve babalara da öğütlemektedir. Çocukların terbiye metodunda öncelikle ve özellikle dikka¬te alınması gereken husus, çocukların fıtratıdır. Çocuklann fıtratını veya daha genel bir ifadeyle insanlann fıtratını ye¬terince bilen ve bu önemli hususu yeterince dikkate alan anne ve babalar, işleyecekleri hammaddenin sırrına vakıf sanatkarlar gibi olup, bu hammaddeyi en güzel bir biçim¬de işleyebilecek olan anne ve babalardır. Dolayısıyle konu¬muzla yakından İlgisi olan insan fıtratı meselesine, daha önceki bir yazımızdan da bazı alıntılar yaparak açıklık ge¬tirmemiz, yeni nesillerin yetiştirilmesi gibi büyük bir öne¬me sahip olan bu konumuza ışık tutabilecektir. Çocuklar, yaşadıkları dünyaya yabancı kalmamaları ve ilahi bir imtihan olan dünya yaşantısı karşısında müsbet veya men¬fi tavır gösterebilmeleri için bazı özelliklere sahip olarak yaratılmışlardır. Bu özellikler; dili, ırkı, rengi ne olursa ol¬sun tüm çocuklann, tüm insanların ortak özellikleridir. Bü¬tün insanlarda bulunan bu ortak özelliklere, ortak temayül¬ler de diyebiliriz. Mesela her insan sevmeye, sevilmeye, korkmaya, bilmeye, itaat etmeye, yaşamaya... vs. meyyal olarak yaratılmıştır. İnsanların yaratılışında olan bu ortak temayüller, insanlann fıtratında bulunmakta ve fıtratın önemli bir bölümünü meydana getirmektedir.
Yeni doğan bir çocuğun fıtratını oluşturan bu tema¬yülleri, kendilerine has özellikleri olan içi boş kutular ola¬rak tasavvur edebiliriz. Sevmeye ve korkmaya meyyal ol¬malarına rağmen; nelerin sevilip, nelerden korkulacağını bilmemektedirler. Daha sonra anne, baba ve yakın çevre¬den müdahaleler başlar. Fıtraten korkmaya meyyal olan çocuğa; "Şunlardan korkacaksın" denilerek veya çocuk bazı şeyler ile korkutularak, temayüllerden meydana gelen fıtri boşluklar doldurulmaya başlanır.
Çocuklara ister İslami kültür, ister cahili kültür veril¬sin, bu çocuklarda değişen şey fıtrat değil, fıtri boşluğun içine konan malzemelerdir. Daha açık bir ifadeyle, yetiş¬kin müslüman ile yetişkin kafirin fıtratlannda önemli bir değişiklik yoktur. Bu insanlann fıtratlarını oluşturan ortak temayüller, gelişmiş veya az gelişmiş olarak her iki insan¬da da varlığını sürdürmektedir.
Mü'min ve kafir olan gençlerin her ikisi de sevmeye meyyaldir, korkmaya meyyaldir, sevilmeye meyyaldir, ya¬şamaya meyyaldir.. Bu iki genç arasındaki değişiklik, fıtri temayüllerde değil, bu temayüller ile sahiplenilen şeylerde¬dir.
Her ikisi de fıtraten korkmaya meyyaldir, müslüman, Allah'dan korkarken; kafir olan, tağuttan ve güç sahibi gördüğü müstekbirlerden korkmaktadır. Her ikisi de fıtraten sevmeye meyyaldir, müslüman, Rabbani ölçüye göre sevilmesi gerekenle¬ri severken; kafir olan, cahili ölçüye göre sevilmesi gere¬kenleri sevmektedir.
Her ikisi de fıtraten sevilmeye meyyaldir,
müslüman, Allah (c.c.) ve Rasulü (s.a.v.) tarafından sevilmeyi isterken; kafir olan, toplum ve çevresindeki de¬ğer verdiği insanlar tarafından sevilmek istemektedir.
Her ikisi de fıtraten varolmaya ve bu varlığı yaşama¬ya meyyaldir,
müslüman, gerçek ve ebedi olan cennet yaşantısına talip olurken; kafir olan, gördüğü geçici dünya yaşantısına talip olmaktadır.
Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı üzere; insanlarda değişen fıtri temayüller değil, bu temayüller ile kabullendikleri şeylerdir.
Tebliğde ve çocuk yetiştirilmesinde çok önemli olma¬sına rağmen ne yazık ki birçok müslümanm gafil olduğu bu meseleden, şeytan ve dostlan gafil değildir. Psikoloji ve sosyoloji gibi ilimlere önem veren ve yaptıklan bütün batıl propagandalarda kendilerine göre tanımladıklan insan fıtratını muhatap alan günümüz müstekbirleri, bu fıtratla uyuşabilecek ve fıtri boşlukları doldurabilecek vesveseler vererek, dünya insanlarını sapık ve karanlık vadilere sürük-leyebilmektedirler. Nitekim batıl propagandalar ile fıtraten korkmaya meyyal olan insanlara; kanun ve müstekbir kor¬kusu, açlık ve yokluk korkusu, hapis ve işkence korkusu... vs. gibi vesveseler verirlerken, bu insanlann fıtratını muha¬tap almaktadırlar.
İnsanı yaratan ve insan fıtratının boşluk kabul etme¬diğini, boşluğa karşı tahammülsüz olduğunu hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimiz, İlahi vahiy iie insan fıtratını muhatap almakta ve temayüllerden meydana gelen fıtri boşluklara, başlı başına birer rahmet olan Rabbani değerleri sunmak¬tadır. Evlatlarımızı, yavrularımızı ve kardeşlerimizi yetişti¬ren mü'mine bacılanmızın ve genç annelerimizin bu ciddi meseleye önemle dikkat etmeleri gerekir. Dolayısıyle bü¬tün mü'mine bacılanmıza, bütün mü'mine annelerimize, çocuklanmız adına yalvarır ve yakanr bir ifadeyle şöyle seslenmek istiyoruz..
Ey mü'mine annelerimiz!..
Sizler, İslam toplumunun mürebbiyeleri, bu toplumun en aziz öğretmenlerisiniz. Sizlerin terbiyesi ve kutlu öğreti¬si altında yetişebilecek olan kardeşlerimiz, dava yolunda bizlerin gururu olacaktır. Bu çok önemli ve bu çok büyük görevi yerine getirirken, çocuklanmızın fıtratını lütfen gö-zönünde bulundurunuz. Temayüllerden meydana gelen fıt¬ratın boşluk kabul etmediğini, sizin doldurmadığınız, mü¬dahale etmediğiniz, biçimlendirmediğiniz fıtri boşluklann şeytan ve dostlannın müdahalesine maruz kalacağını, on¬lar tarafından şeytani malzemelerle doldurulacağını bile* rek; tertemiz olan fıtratlara, tertemiz olan Rabbani değer¬leri sununuz.
Biliniz, çok iyi biliniz ki, farkına varamayip yok kabul ettiğiniz, önemsemediği¬niz, ihmal ettiğiniz bazı fıtri temayüller şeytan ve dostları¬nın müdahalesine maruz kalacaktır. Yetişmekte olan yav-rumuz, evde ve yakın çevresinde dolduramadığı fıtri boşluğunu, başka çevrelerde doldurmaya çalışacaktır.
Dünyayı tanımayan, iyi ve kötü, doğru ve yalan nedir bilmeyen çocuklanmız, belli bir yaşa kadar duydukları ve gördükleri her şeyi alacaklardır. Mesela siz onlara bir ma¬sal anlatırsınız. Bu size göre bir masaldır. Masalın ve yala¬nın ne olduğunu bilmeyen çocuklara göre ise gerçek bir olaydır. Siz masalı anlatırken, onlar hayal dünyalannda bu masalı canlandırarak yaşarlar. Masalda verilmek istenen mesaj ne ise, o mesajı büyük bir sadakatle alırlar. Şeytan ve dostlan bu nedenle değişik masallar hazırlatmakta ve özellikle televizyonlarda gösterime koyarak, çocuklarımızın temiz, tertemiz dünyalarına girmektedirler. Rahat iş yapa¬bilmek veya başlannı dinleyebilmek için çocuklannı televiz¬yonun karşısına oturtan kadınlar, çocuklarının kimlik ve ki¬şiliğini katleden, bilerek veya bilmeyerek onlan bencilliğe, sadistliğe, zorbalığa, ahlaksızlığa sürükleyen kadınlardır. Oysa çocuklarımıza yiyecek olarak ne verdiğimize, ne ye¬dirdiğimize dikkat ettiğimiz gibi; onlara ne anlattığımıza, ne duyurduğumuza ve ne gösterdiğimize de dikkat etmeli¬yiz.
Evet bunlara, bütün bunlara dikkat edebilmeliyiz ki, çocuklanmızın özlediğimiz müslümanlar olabilmeleri için, umud ve dua etmeye hakkımız olabilsin!.
Resulullah (s.a.v.)'in Kolaylaştınnız, güçleştirmeyiniz. Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz, buyruğu, özellikle çocuk yeüşürmekle mükellef olan anne ve babaların önemle dikka¬te almaları gereken bir buyruktur. Çocuklanmızı, alemlerin Rabbi oian Allah (c.c.)'a severek ve sevinerek kulluk yapan müslümanlar olarak yetiştirmemiz gerekir. Mesela akıl ba¬liğ oluncaya kadar kendisiyle yeterince ilgilenilmeyen ço¬cukları, akıl baliğ olduktan sonra veya daha önce "Mutlaka namaz kılın" diyerek, onları isteyerek kılmayacakları bir namaza sevketmek çözüm değildir. Böylesi baskılarla belli bir dönem namaz kılan nice çocuk, yeüşkin duruma geldi¬ği zaman namazı terketmekte ve namazla ilgili bir davetle karşılaştığında "Ben yıllarca kıldığım namazın ne olduğunu biliyorum. Dolayısıyle bana namazı hiç anlatma" diyerek, namazı bilinçli olarak terkettiğini zannetmektedir!.
Oysa ne olduğunu bilmediği ve bilerek kılmadığı bir namazı terketmiştir!.
Böylesi durumlarla karşılaşmamak için çocukİanmıza "Namaz kılın" demeden önce, onların anlayış seviyesine göre İslam gerçeğini kıssa ve hikayelerle izah etmemiz, İs¬lam'da namazın ne olduğunu, ne için ve nasıl kılınması ge¬rektiğini yine çocuğun büyüme aşamalannı dikkate alarak ve gelişen anlayış seviyelerine göre örneklendirerek pey¬derpey anlatmamız ve netice olarak namaza başlama ka¬rarını belli bir süre onların tercihine bırakmamız gerekir.
Bir çocuğun İslam terbiyesi üzere yetiştirilin siyle ilgi¬li olarak bütün bu anlattıklarımıza örnek arayan, ömek vermemizi isteyen anne ve babalara, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen Hz. İbrahim fa.s.) kıssasından bir bölümü naklet¬mek istiyoruz.,
Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et.
Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik
Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): Oğlum dedi Gerçekten ben seni rü¬yamda boğazhyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyor¬sun. (Oğlu ismail) Dedi ki: Babacığım, emrohınduğun şeyi yap. Inşaallah, beni sabredenlerden bulacaksın.
Sonunda ikisi de (Allah'ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine ya¬tırdı;
Biz ona: Ey İbrahim diye seslendik Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Hiç şüphesiz Biz, ih¬sanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye verdik.
Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık
İbrahim 'e selam olsun.[60]
Evet selam olsun, binlerce kez selam olsun İbrahim (a.s.)'a. Zikrettiğimiz bu kıssada, Önce İbrahim (a.s.)'ı dikkate almamız gerekir. Dualarla istediği, uzun yıllar beklediği, severek ve sevilerek öpüp-kokladığı yavrusunu, bir peygamber olarak Allah'tan aldığı kesin emir ile boğazlaması gerekmektedir. Kur'an-ı Kerim'in diğer ayetlerinde oldukça yumuşak huylu, halim ve merhametli olduğu beyan edilen İbrahim (a.s.),
evet merhamet yüklü olan bu İbrahim (a.s.), aldığı emir üzerine sevgili oğluyla konuşmakta ve onu boğazla¬mak için alın üstü yatırmaktadır..
Heyhaat!.
Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) şahid olsun ki, Kur'an-ı Kerim'de bundan daha müthiş, bundan daha gör¬kemli bir imtihan görmedik.
Ya Rabbi ne müthiş, ne muazzam bir imtihandır bu!.
Ve sen, sen Ey İbrahim!. Ağlayarak ve merhametle kabaran yüreğimizin ortasında uf alarak soruyoruz sana,
"Nasıl?",
"Nasıl üstesinden gelebildin bu imtihanın?"
Nemrud'un ateşine atılırken gösterdiğin sabrı, göster¬diğin tevekkülü, mü'min olarak bir nebze, bir nebzecik anlamamıza, anliyabilmemize rağmen, ateşe atılmakla muka¬yese bile edilemeyecek olan bu muazzam imtihan sınırla¬rımızı zorluyor, sınırlarımızı zorluyor Ey İbrahim!.
Söyie nasıl, nasıl üstesinden gelebildin bu İmtihanın? İsmail'i alın üstü nasıl yatırabildin, nasıl dayanabildin ve böylesine mu¬azzam bir imtihandan alnın ak, gönlün aydınlık olarak na¬sıl çıkabildin?
Şaşkınlık ve samimiyetle sorduğumuz bütün bu soru¬lara, İbrahim (a.s.)'ı tanıyan ve bizlere tanıtan İlahi vahiy şöyle cevap veriyor.,
Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, oldukça duyarlı ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi.
Allah'a gönülden yönelmek, iman ve teslimiyetin görkemli zirvesini teneffüs et¬mek..
İşte bakışlarımızı yukarılara, çok çok yukarılara kaldı¬rarak görmeye çalışacağımız İbrahim (a.s.) buydu!.
Kıssada dikkate almamız gereken ikinci husus, İbra¬him (a.s.)'ın Allah katında kesinleşmiş olan bir emri, oğlu¬na yumuşak bir istişare üslubuyla götürmesidir.,
Oğlum dedi. Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun.
Hak dinin tabiatına uygun olarak emirlerin dahi yu¬muşak bir teklif üslubuyla götürülmesi, çocuklarına İslami tebliğde bulunacak olan bütün anne ve babalara ayrı bir örnek niteliğindedir. Bu örnek babanın, ömek evladı olan İsmail(a.5.)'ın verdiği cevap ise "Çocuklarımızı nasıl yetiştir-memiz, nasıl terbiye etmemiz gerekir?" sorusunu soran ve bu konuda örnek isteyen bütün anne ve babaları dehşete düşürebilecek bir açıklıktadır., (ismail) Dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaaüah, beni sabredenlerden bulacaksın.
Evet, lütfen dikkate alınız ve anlamaya çalışınız bu cevabı!. Hz. İbrahim (a.s.)'ın ve Hacer validemizin kutsu Öğretisinde yetişen, rahmet ve merhametle terbiye edilen İsmail (a.s.), henüz çocuk denilecek bir yaşta iken karşılaştığı İlahi emre,
kendisinin boğazlanmasıyla ilgili olan İlahi emre, biz büyükleri şaşkınlığa düşürecek bir teslimiyet ve bir tevekkülle şu cevabı vermektedir.,
Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah, beni sabredenlerden bulacaksın.
İsmail (a.s.)'ın nasıl yetiştiği, nasıl terbiye edildiği, verdiği bu cevaptan belli değil mi?
Bir çocuğun kendisinin boğazlanmasıyla ilgili İlahi emre kendi iradesiyle verdiği cevabı düşündüğümüz ve bu cevabı isteyerek veren çocuğun nasıl bir terbiye gördüğü¬nü, nasıl yetiştiğini dikkate aldığımız zaman, çocukların terbiyesi ve yetişmesiyle ilgili birçok sorumuz cevabını bu-lacaktır. Dolayısıyîe "Çocuğumuzu nasıl yetiştirmemiz gere¬kir?" sorusunu soran bütün anne babalara, İlahi vahiy şu cevabı vermektedir.
Hz. Hacer'in ve İbrahim (a.s.)'ın, oğullan İsmail'i ye¬tiştirdikleri gibi!.
Verdiğimiz bu örneği, çocuklarını bakkaldan ekmek almaya gönderebilmek için, onların karşısında kırk cilve yapan ve çocuk dediği zaman bakkalın yolunu tutan anne babaların yete¬rince anlaması, anhyabilmesi tabi ki mümkün değildir. Fakat az da olsa, az da olsa anlamaya çalışsınlar!.

RAHMET EVİ

İçlerinde oturduğumuz, ailemizle beraber yaşadığımız evlerin, biz müslüman-lar için birer rahmet evi olması gerekmektedir. Eskiden beri söylenen "Yuvayı dişi kuş yapar!" ifadesi, müslüman-lar için de doğru sayılabilecek bir ifadedir. Müslüman er¬kekler, yuvanın yapılması, şekle ve şemale sokulması, dü¬zenlenmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması hususunda, kadınlar için sadece bir yardımcı durumundadırlar. Müslü¬man ailelerin yaşadıkları ve Ömürlerinin büyük bir kısmını geçirdikleri evler, genel olarak kadınlann idaresine, kadın-lann insiyatifine bırakılmıştır. Dolayısıyle evlerimizin birer rahmet evi durumuna gelmesi ve getirilmesi, öncelikle ka-dınlanmızın önemsemesi ve dikkate alması gereken bir husustur.
Kendi insiyatiflerinde olan evleri", birer rahmet evi durumuna getirmekle mükellef olan kadınlarımız, belki de bakışlannı sağa sola çevirerek, "Nasıl bir ev, nasıl bir rahmet evi" diyeceklerdir. Bu kadınlarımıza örnek bir ev göstermek için, Efendimiz (s.a.v.)'in hanımları olan annelerimizin yaşadığı küçücük odalan gösterip "İşte tamı tamına böyle!" demiyeceğiz. Muhtelif hadis-i şerifler¬de geniş evlerin de tavsiye edildiğini dikkate alarak evlerin şeklinden ziyade, özellikleri ve keyfiyeti üzerinde duraca¬ğız. Çünkü önemli olan, müslümanlann yaşadıklan evlerin küçüklüğü veya büyüklüğü değil, bu evlerin keyfiyeti ve yüklendikleri misyondur. Dolayısıyle "Evlerimizin keyfiyeti ve yükleneceği misyon ne olmalıdır?" sorusunu sormaları gereken ve bu soruyu soran tüm kadınlarımıza, Kabe-i Muazzama'dan örnek vermek istiyoruz.,
İşte Kabe-i Muazzama, işte Beytuilah, işte Allah'ın evi!..
Lütfen bakışlarınızı Ka'beye çevirin, bakın Ka'beye, bakın bu kutlu beyte!..
Ve okuyun ve anlamaya çalışın ve anlayın Ka'benin misyonunu!.
Ka'benin kutlu misyonu ne ise, bu kutlu misyonu kendi evlerinizde de gerçekleştirmeye çalışın. Çünkü Kabe-i Muazzama hem İslam'ın mescidlerine ve hem de müsîü-manlann evlerine önemli mesajlar vermektedir.
Şeklen ve şemalen kendisine benzemeseler de, müs¬lümanlann yaşadığı bütün evlere bazı misyonlar vermekte ve bu misyonlar konusunda örnek olmaktadır. Zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah (c.c), kendi Zatı'na temsilen nisbet edilen evin nasıl olmasını dilemiş ve bu kutlu beyte hangi misyonu yüklemiş ise,
yaşadıklan evlere şeytan aleyhillaneyi değil, Allah (c.c.)'ı konuk etmek isteyen kadınlanmızın da bu misyonu dikkate almaları ve Beytullah'ın bazı misyonlarını, kendi evlerinde de gerçekleştirmeleri gerekir.
İşte kendi evlerimizde de gerçekleştirebileceğimiz bu kutlu misyonlardan bazıları şunlardır.,

1. TEMİZ,TERTEMİZ BİR EV

Kabe-i muazzama'nın şekli veya zahiri diyebileceği¬miz ilk görünür özelliği temizliği ve müsiümanlar tarafın¬dan temiz tutulmasıdır.,
Hani evi (Ka'beyi) insanlar için bir toplanma ve güven¬lik, yeri laldık. İbrahim 'in makamını namaz yeri edinin, İb¬rahim W' İsmail'e de, Evimi tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin diye ahid verdik.[61]
Hani Biz İbrahim'e Ev'in (Ka'be'nin) yerini belirtip ha¬zırladığımız zaman (söyle emretmiştik) Bana hiç bir şeyi or¬tak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için Evimi tertemiz tut.[62]
Müslümanların yaşadıkları evlerin de bu temizlik vas¬fına sahip olması, özellikle kadınlarımız tarafından temiz, tertemiz bir ev durumuna getirilmesi gerekmektedir.

2. GÜVEN VE HUZUR DUYULACAK BİR MEKAN

Müslümanların insiyatif indeki Kabe-i Muazzama, müsiümanlar için nasıl ki güven ve huzur duyulan bir yer ise, müslümanların yaşadıkları evler'de, müsiümanlar için bir huzur ve güven mekanı olmalıdır. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerime'de, müslümanların yaşadıkları evlerle ilgili olarak bu vasıf zikredilmektedir.,
Allah, size evlerinizden (içinde) güvenlik ve huzur bulacağınız yerler laldı.[63]
Müslümanların yaşadıkları evlerin, genel bir düzlemde huzur ve güvenlik mekanı olabilmesi, hiç şüphesiz ki bu evlerin bulunduğu beldelerle ve bu beldelerdeki hakim oto¬ritelerle de ilgili bir meseledir. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.) duasında Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri lal ve hallan-dan Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıldandır diyerek, Kabe'nin güvenliği ile Kabe'nin bulunduğu şehrin güvenliğini birlikte ele alması, meselenin toplumsai boyutuna da işaret etmektedir. Netice olarak bu toplumsal boyutu dikkate almakla ve meselenin bu boyutunda müca-dele etmekle beraber, evlerimiz üzerindeki şu an ki tasar¬ruflarımız ile, evlerimizi sınırlı bir çerçevede de olsa birer huzur ve güvenlik mekanı durumuna getirebilmeliyiz.
Herhangi bir evin, o evde yaşayan insanlara huzur vermesi, evde yaşayan insanların birbirlerine olan davra¬nışlarıyla ilgili olduğu gibi, evin sadeliği ve temizliği ile de ilgili bir hadisedir. Geçmiş tarihimizdeki birçok müslüman aile, bir göz odada rahat ve huzur içersinde ömürierini ge-çirmelerine karşılık, üç oda bir salon gibi geniş evlerde ya¬şayan günümüzdeki birçok aile, geçmiş ailelerin yaşadıklan rahat ve huzurdan oldukça uzaktırlar. Çünkü günümüzdeki cahili ihtiyaç ve tüketim kültürünün etkisinde kalarak otur¬mak için koltuk takımına, yemek için yemek odası takımı¬na, yatmak için yatak odası takımına sahip olmayı birer farz telakki eden ve bütün bunlarla beraber evlerini gerek¬siz birçok eşya ile dolduran bu kimseler, kendilerini bu gibi eşyaların esiri durumuna getirmişlerdir.
Mekke dönemindeki müşrik kadınlar, evlerinin en mümtaz köşesini ağaç oyma putlarla dolduruyorlar ve her-gün saygı ile bu putların tozlarını siliyorlardı!
Peki, evlerinin en güzel ve en geniş olan odasını koltuk ta¬kımı, vitrin, yemek takımı gibi şeylerle doldurularak ev hal¬kının kullanımına kapatan ve faydalarından çok zararları olan bu eşyaları hergün büyük bir Özenle, silen günümüz¬deki bazı kadınlar, evlerinin bir bölümünü puthane yapan ve buradaki ağaç oyma putların hergün tozunu alan cahili-ye dönemi kadınlarına hiç benzemiyor mu?
Bir ev için zaruri olan ihtiyaçlara elbetteki bir şey de¬miyoruz. Buzdolabı, fmn, çamaşır makinası gibi eşyalar, güç nisbetince alınabilecek olan eşyalardır. Fakat kullanım¬dan ziyade teşhir için alman eşyalara ne demeli?
Niye almıyor bunlar ve neden teşhir ediliyor ki?
Hayırlarda yarışmakla mükellef olan müslüman ha¬nımlarımız, hayırları bırakıp, bu gibi fuzuli eşyalara sahip olmak için mi birbirleriyle yarışacaklar?
Kocalannı hayırlara davet edecekleri yerde, "Fatma hanımlar kristal vazo almış. Biz ne zaman alacağız!." diye¬rek dırdır mı edecekler?
Günümüzdeki böylesi Fatma hanımları bırakıp, Hz. Fatıma validemizi örnek almaları gerekmez mi?
Hem kristal vazo da ne olacak?
Evin içini kristal bardak, kristal vazo gibi eşyalarla doldurmak, evin içini musibetlerle doldurmak değil midir? Bu gibi eşyalann kırılmaması, zarara uğramaması için ev¬lerinin içinde rahat hareket edemeyen, çocuklarını bu ko¬nularda ikaz etmekten, İslami meselelerde ikaz etmeye fır¬sat bulamayan bu şaşkınlara mı özeneceğiz?
"Şuraya dokunma, buna elleme, oraya girme!" buy¬ruklarının hükümferman olduğu evler, değil bizlerin, dün¬yaya en iyimser gözle bakan çocuklarımızın bile huzur du¬yacağı evler değildir.
Oysa bizler,
evlerimizde rahat etmek, huzur ve güven duymak is¬teyen müslümanlanz. Müslümanlara huzur ve güven vere¬cek olan evier ise ev halkının tutumlarıyla birlikte sadeliği ve temizliği esas alan evlerdir.

3. BİRER İBADET YERİ

Kabe'nin ve Kabe'yi örnek alan müslüman evlerinin temizliğine önem veren İlahi vahiy, bunun öncelikli gerekçesini şöyle beyan etmektedir.,
Hani Biz İbrahim'e Ev'in (Ka'be'nin) yerini belirtip ha¬zırladığımız zaman (şöyte emretmiştik) Bana hiç bir şeyi or¬tak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda va¬ranlar için Evimi tertemiz tut.[64]
Müslümanların evleri, müslümanlar için Allah'a ibadet" etmeleri gereken ve Allah'a ibadet ettikleri temiz, tertemiz mekanlardır. Özellik¬le küfri kanunların yürürlükte olduğu cahili toplumlarda, müslümanlann içinde yaşadıkları evler, bu müslümanlar için bir mescid, bir ibadet mekanıdır. Nitekim Hz. Musa (a.s.)'a yapacakları evlerle ilgili beyan edilen İlahi buyrukta, müslümanlann evlerine bu misyon yüklenmektedir.,
Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettilc Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz hhnan (ve kıbleye dö¬nük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kıhn. Mü'minkri de müjdele.[65]
Müslümanlann insiyatifindeki Kabe, müslümanlar için açık bir örnek olurken, müşriklerin insiyatifindeki Kabe'de müşriklerin yaptıkları ise birer ibret niteliğindedir. Kur'an-ı Kerim, müşriklerin ve kafirlerin Kabe-i Muazzama önünde¬ki bu cahili durumlarını şu şekilde beyan ediyor.,
Onların, Beyt(-i Şerif) önündeki duaları, ıslık çalmak¬tan ve el çırpmaktan başkası değildir. Artık küfretmekte olduklarınız dolayısıyla tadın azabı.[66]
Kabe-i Muazzama ile ilgili olarak bu iki ayn durumu dikkate aldıktan sonra, müslümanlann hangi durumdan sakınıp, hangi durumu örnek alacaklan bellidir. Bu açık ör¬neklere rağmen Allah'a kulluk edilmesi gereken evlerini, alkışlarla, ıslıklarla şarkı söylenen, göbek atılan, birer pavyon, birer gece kulübü duru¬muna getiren kimseler ile yukarıdaki ayet-i kerimede zikre¬dilen müşrikler arasında ne yazık ki önemli bir fark yok¬tur.

4. BİR HİDAYET MEKANI

Efendimiz {s.a.v.)'e nisbet edilen Bir zaman gelecek insanlar mü'min olarak geceleyip, kafir olarak sabahlaya¬caklar d ut buyruğunu uzun zaman anlayamamıştık. Kendi kendimize "Müslüman bir ailenin fertleri, birbirlerini küfre, birbirlerini şirke davet ermeyeceklerine göre bu nasıl ola¬cak, insanlar uykularında mı, rüyalarında mı kafir olacak¬lar?" diye düşünmüştük!,
Ve anlayamamış, anlayamamıştık bu Nebevi buyruğun hikmetini!.
Ancak, yabancıların girmemesi için evlerine kapı yaptırmala¬rına rağmen televizyon vasıtasıyla binlerce yabancıyı evle¬rinin baş köşesine oturtan, küfrün ve fuhşiyatın yüzlerce örneğini sergileyen iğrenç filmlere gözlerini ve gönüllerini açan ve yukanda belirttiğimiz gibi evlerini bir pavyon, bir gece kulübü durumuna getiren kimseleri gördüğümüz za¬man, önceleri anlıyamadığımız hadis-i şerifin manası açılı-verdi gözlerimizin önüne!.
Sık sık Euzübiüahiminesşeytaniracim diyerek şeytan¬dan ve şeytan aleyhilîanenin renksiz ve görüntüsüz vesvesesinden Allah'a sığınan bu şaşkınlar, baş köşeye koyduk¬ları televizyonlar ve seyrettikleri küfri programlar ile şeytan ve dostlannın renkli ve görüntülü vesvesesine gözlerini, ku¬laklarını açıyorlardı!. Bu gibi şaşkın müslümanlann yaşadı¬ğı böylesi evler, ne yazık ki apaçık birer küfür mekanı du¬rumuna gelmişti. Nitekim böyiesi evlerde geçirilecek geceler, müslümanlann imanını tehlikeye sokacak, müsîü-manlan küfre götürebilecek gecelerdi!.
Oysa şeytan ve dostlanndan Allah'a sığınması gere¬ken müslümanlann yaşadıkları evler, birer küfür değil, bi¬rer hidayet mekanı oimahdır. Nitekim aşağıdaki ayet-i keri¬me, Kabe-i Muazzama'nın bu vasfını şöyle zikretmektedir..
Gerçek su ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mek¬ke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olan Ka'bejdir.[67]
Bir hidayet istikameti, bir hidayet, kıblesi olan Kabe-i Şerifi örnek almak, evlerimize aynı rahmetli istikameti vermemizle ve bu rah¬metli istikameti yaşamamızla mümkündür.

5. KIYAM YERİ

Kabe-i Muazzama'nın misyonuyla ilgili olarak yukarı¬da zikrettiğimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyordu., Hani Biz İbrahim'e Ev'in (Ka'be'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik) Bana hiç bir şeyi or¬tak koşma, tavaf edenler, byam edenler, rükua ve sucuda varanlar için Evimi tertemiz tut.[68]
Bu ayet-i kerimedeki kıyamı, sadece Allah'ın huzurunda kıyama durmak şeklinde anlamamamız gerekir. Nitekim böylesi bir kısır anlayışa sahip olanlar, Allah'ın huzurunda kıyama durarak namaz-larını kılmakta fakat sokağa çıktıkları zaman karşılaştıkları birçok münker karşısında boyunları bükük bir tavır sergile¬mektedirler. Oysa müslümanların kıyamı, bütün bir yaşan¬tılarını kuşatan bir kıyamdır. Allah'ın huzurunda kulluk onuru ve kulluk izzetiyle kıyama durdukları gibi, bütün münkerler karşısında da aynı onur ve izzetle kıyama kalk¬maları, kıyama durmaları gerekmektedir. Çünkü tüm müs~ lümanlar, toplumsal içeriği olan böylesi bir kıyam ile de mükelleftirler. Nitekim Kabe-i Muazzama'nın müsiümanlar için en önemli vasıflarından birisi de, dünya müslümanlan için bir kıyam, şeytan ve dostlarına karşı bir ayaklanma yeri oluşudur.
Allah, Beyt-i Haram (olan) Ka'beyi insanlar için bir ayaklanma (hyam evi) kıldı; Haram ay'ı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah'ın gerçekten her şeyi bilen ol¬duğunu sizin bilmeniz içindir.[69]
Kabe-i Muazzama'nın bu misyonu, hiç şüphesiz ki evlerimize taşımamız gereken çok Önemli misyonlardan bi¬risidir. Kıyam etmekle mükellef olan müslümanların, bu kı¬yama öncelikle evlerinden başlamaları ve öncelikle evlerin¬den kıyam etmeleri gerekmektedir.
Cahiliye toplumlarında yaşayan müsiümanlar için, bu müslümanlann yaşadıkları evler birer kıyam merkezi durumundadır. Genel kıyamın kalkış merkezi Kabe-i Muazzama olduğu gibi, ferdi kıyamın kalkış merkezi de, bu müslü¬manların yaşadıkları ve İslam'a göre şekillendirdikleri, İslami vasıflarla bezendirdikleri evleri olacaktır. Evet, müslümanlann yaşadıkları evlerin misyonuyla ilgili olarak Kabe-i Muazzama'dan kısaca beş örnek verdik. Şimdi düşünün, düşünün ey bacılar!.
Oturduğunuz, yemek yediğiniz, yattığınız, kalktığınız evlerinizde, Kabe-i Muazzama ile ilgili olarak sadece beş tanesini zikrettiğimiz bu misyonlan gerçekleştirdiğiniz za¬man, evleriniz birer rahmet evi olmayacak mı? Ve sizler, rahmet evinin, rahmet dolu sakinleri olmayacak mısı¬nız?
Lütfen cevap veriniz!. Herkesin duyacağı, herkesin anlayacağı açıklıkta bir cevap veriniz.
İstenmeyecek veya istemediğiniz bir şey mi bu?
View DÂRU' L-ADL's Resim Albumu DÂRU' L-ADL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:30 .
http://www.islamportali.com

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2
islamportali islamportali.comislami portal

Hosting Hizmetleri ExForum | Rüya Tabirleri | Dini Hikayeler
islamportali| islami Sohbet