![]() |
![]() |
|
|||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#1 (permalink) |
|
KADININ ONURU..
(1.BÖLÜM) Önsöz. İnsanın Yaratılışı Yaratılışta Benzer ve Farklı Yönler İnsan Bütününde Kadın Ve Erkek. Kadın Erkek Eşitliği İnsanlık Tarihinde Kadın. Yakın Geçmişten Günümüze Modern Kadın Anlayışı İslam Gerçeğinde Kadın. Çocukluk Ve Genç Kızlık Çağları Kız Evlada Bakış. İNSANIN YARATILIŞI İnsanın, alemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından yaratılmış ol¬ması, temiz akıl sahibi kimselerin tartışabileceği bir mesele değildir. Meseleyi gerçeklik düzleminde yeterince değerlen¬diren her akıl sahibi, bu konuda akli bir ihtilafa düşmeye¬ceği gibi, kalbi veya fıtri bir ihtilafa da düşmeyecektir. Çünkü dünyada varolan bütün insanlar, Kalu Bela'da Al¬lah'ın birliğini tasdik ve ikrar eden insanlardır., Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (demişti de) onlar: Evet (Rabbimizsin), şahid olduk demişlerdi (Bu,) Kıyamet günü: Biz bundan habersizdik dememeniz içindir. Ya da: Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız; işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mi edeceksin? dememeniz için.[1] Dünya alemine gelen her insanın özünde bu İlahi gerçek, bu fıtri hakikat bulunmaktadır. Nitekim "Hatırlat" emri ile muhatap olan tüm peygamberler, insanlara bu llahi gerçeği hatırlatıyorlar ve insanları bu İlahi gerçeğe da¬vet ediyorlardı. Duydukları ve gördükleri ayetleri tefekkür ederek bu İlahi gerçeği hatırlayacak olan samimi insanlar, tabi ki bu gerçekler istikametinde yaşayacaklar ve kendile¬ri gibi birer beşer olan müstekbirlerin şeytani taleplerine karşı çıkacaklardır. Tabi ki dünya insanlarını kendi çıkarlan istikametinde ezmek ve sömürmek isteyen müstekbirler için, oldukça sa¬kıncalı bir itikaddır bu!. Bu itikadı bozmaları ve iğdiş etme¬leri ise, insanları Allah'ı inkara veya eş koşmaya davet et¬meleriyle mümkündü. Ancak, bu insanlara kendilerini ve tüm kainatı yaratan Allah (c.c.)'ı inkar ettirebilmeleri için, herkesin açıkça müşahade ettiği bu yaratılışla ilgili bir görüş, bir teori ileri sürmeleri gerekiyordu. Çünkü en basit düşünceli insanlar bile, Allah'ı inkar etme temayülündeki bu kimselere; "Yaratıcı olarak Alİah' ı inkar ettiğinize göre, bütün bu yaratılmışlara! yara¬tıcısı kim?" sorusunu soracaklardı. İşte dünya emperyalistleri, kendilerine bağlı bilim adamlanndan bu konuda çalışmalarını ve insanlann zihin¬lerini bulandıracak bilimsel safsatalar üretmelerini istemiş¬lerdir. Nitekim insanın yaratılışıyla ilgili olarak bilimsellik adına son yüzyıllarda ileri sürülen bütün teoriler, gerçeğe veya ciddi bilimsel bulgulara değil, kesinlikle ve kesinlikle küfre dayanan teorilerdir. Çünkü söz konusu bilim adam¬lanndan bu konudaki gerçeğin araştınlması değil, küfür te¬orisinin güçlendirilmesi istenmiştir. Allah'ın varlığına yüz-binlerce ayet, yüzbinlerce işaret ve delil içeren tabiattan, Darwin gibi sapıklann teorilerine delil arayan bu zavallılar, kendilerini değişik gelen bir kemik fosiliyle karşılaştıklan zaman, bu fosil hakkında milyarlarca seneyi içeren ve sadece hayallere dayanan bir destan yazmaktadırlar!. Elleri¬ne aldıklan bir madeni inceledikten sonra "Bu madenin veya bu bileşimin bir gramının meydana gelebilmesi için şu kadar milyon yıl gerekir, dolayısıyîe dünyanın yaşı şu kadar milyar yıldan fazladır!" şeklinde görüş beyan eden bu şaşkınlar, AH .h (c.c.)'dan gafil olduklan gibi, şanı yüce Rabbimizin şu sünnetinden de gafildirler., Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: Ol der, o da hemen oluverir.[2] Yaratıcıya inanmadıklannı söyleyen bu kimseler, mahluklara özgü kafaları ile söz konusu madenin "Ol" emri ile hiç beklemeden nasıl oluvereceğini de anlamaya¬caklardır. Netice olarak dünyanın yaşını kendi mahluk anlayışlarına göre milyarlarca ve hatta trilyonlarca yıl olarak ifade edecekler ve küfri teorilerini, milyarlarca yıllık bir ta¬rihi geçmişe nisbet edeceklerdir!. Peki ama neden? Bu sapıklar, küfri teorilerini milyarlarca seneyi içe¬ren, gözlenmesi, sorgulanması ve tartışılması mümkün olmayan tarihi bir boşluğa neden götürüyorlar? Dünya in¬sanlarına günümüzdeki gözle görülebilir, elle tutulabilir olaylardan da neden örnek vermiyorlar? Bilimsel somutluktan anladıklan bu mu? Yoksa savunduklan bu safsatayı, sadece ve sadece tarihin bilinmezlik boşluğunda mı koruyabileceklerini zannediyorlar? Oysa hakkı açıklayan ve insanları hakka davet eden Kur'an-ı Kerim, insanlara yaşadıklan zaman diliminden binlerce örnek, binlerce ayet göstermektedir. Netice olarak küfri bir ön kabulle başlayan veya daha açık bir ifadeyle kalkış noktası sadece küfür olan bu teorilerin asıl amacı, ortaya bilimsel bir gerçeklik koymak de¬ğil, insanlann yaratılışla ilgili düşüncelerine şüphe katmak ve bu düşüncelerden kaynaklanan temiz inancı bulandır¬maya çalışmaktır. Nitekim bu şeytani girişimler genel ol¬masa da bazı istisnai sonuçlar elde etmiştir. Milyarlarca se¬neye nisbet edilen efsaneyi kabul ederek, düşünsel olarak milyarlarca senelik bir derinlik kazandıklannı(!) zanneden bazı zavallılar ve yegane yaratıcı olarak Allah'a inandıkları¬nı söylemelerine rağmen, Darwin teorisini de ciddiye alan bazı şaşkınlar bulunabilmektedir. Zamana ve mekana muhtaç olan kainatın, zaman¬dan ve mekandan münezzeh olan Allah (c.c.) tarafından yaratılmış olması, her temiz akıl sahibi kimsenin binlerce ayet, binlerce delil ile kabul edebileceği apaçık bir gerçek¬tir. Nitekim Kur'an-ı Kerim, insanın yaratılışını da aynı gerçeklik düzleminde bizlere iletmektedir., Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık[3] AÜah size kendi nefislerinizden esler yarattı ve size eşle¬rinizden de çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeyler¬den nzıklandırdı. Şimdi onlar, batıla mı inanıyorlar ve Al¬lah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?[4] İnsanı yaratan ve bizlere bu gerçeği beyan eden şanı yüce Rabbimiz, insanın yaratılış merhalelerine ise şu ayet-i kerimeler ile açıklık getirmektedir., Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla su¬dan, sonra bir kan pıhtısından, sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminizin de, bildik¬ten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşhlığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kup¬kuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiği¬miz zaman titreşir, kabanr ve her güzel çiftten (ürünler) biti¬rir.[5] Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik Sonra o su damlasını bir kan pıhtısı olarak yarattık; ar¬dından o kan pıhtısını bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böy¬lece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.[6] Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra da ondan kendi eşini var etti ve sizin için davarlardan sekiz cifi indirdi Sizi anne¬lerinizin karınlarından, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir kan pıhtısından yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki hakkınızı kullanmanız için (Alİah sizi böyle yaşatır). Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: Ol der, o da hemen oluverir.[7] İnsanın yaratılışıyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de daha birçok ayet-i kerime bulunmaktadır. Sadece bir kıs¬mını zikrettiğimiz bu ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, insani rahimlerde yaratılışıyla ilgili olarak jinekoloji ilminin henüz ulaştığı bazı gerçekleri ondört asır önce be¬yan ed3n Kur'an-ı Kerim, ortaya koyduğu tartışılmaz ger¬çeklik ile modern ilme meydan okumanın ötesinde, bu ilme Öncülü eden bir keyfiyete sahiptir. YARATILIŞTA BENZER VE FARKLI YÖNLER Önce başlıkta zikrettiğimiz ayet-i kerimeleri dikkate alırsak, bu ayet-i kerimelerde sadece erkeğin veya sadece kadının erkeği ve kadını içine alan insanın yaratılışı¬na açıklık getirilmektedir. İnsan olarak erkek veya kadının genel ve catak bir yaratılışı vardır. Her ikisi de topraktan yaratılmak her ikisine de eller ayaklar, gözler kulaklar, diller gönü-ter verilmektedir. Yaratılışın bu boyutunda veya diğer bir iyişle insan olarak yaratılışta, kadın ve erkek arasında cnel bir farklılık yoktur. Kadı:' v'e erkeğin yaratılışındaki farklılıklar, tür boyu¬tunda dec cinsi boyuttaki farklılıklardır. Her ikisi de insa¬ni olarak yaratılışta bulunmasına rağmen, cinsi boyut¬ta kadın olmak üzere iki farklı cinsiyete sahiptirler. İşte-mesele bu noktaya geldiği zaman, erkek ve ka¬dın cinsle1' arasında da hiçbir fark yoktur diyemeyiz, Çün¬kü insanı-aratan Rabbimiz, kadın ve erkeğin bazı farklı Özelliklere sahip olduğunu beyan etmektedir., Alk'm kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün hldığı şeyi teme'ri etmeyin. Erkekler için kendi kazandıklarından bir pay, kadınlar için de kendi kazandıklarından bir pay var¬dır. Allah'tan onun fazlını (ihsanını) isteyin. Gerçekten, Aüah, her şeyi bilendir.[8] Bu ayet-i kerimedeki Allah'ın kendisiyle kiminizi Idmi-nize göre üstün kıldığı şeyi temenni etmeyin... buyruğundan, sadece erkeğin kadına veya kadının erkeğe değil, erkek ve kadının bazı hususlarda birbirlerine üstün kıhndıklanm an¬lamamız gerekir. Nitekim fiziki güç, metanet, sabır, soğuk¬kanlılık, adil ve itidalii davranmak gibi özelliklerde erkekler kadınlara nazaran daha üstün olmalarına karşın; fiziki ze-rafet,' letafet, duygusallık, nezaket, incelik, merhamet ve şefkat gibi özelliklerde de kadınlar erkeklere nazaran daha üstündürler. Aynı ayet-i kerimede, bu hususun temenni edilecek bir şey olmadığı da önemle belirtilmektedir. Bu farklılıklan dikkate alarak değişik komplekslere kapılmamı¬za tabi ki gerek yoktur. At bizden hızlı koştuğu veya öküz bizden kuvvetli olduğu için aşağılık kompleksine düşmedi¬ğimiz gibi, fıtri olan bu farklılıkları da bir kompleks mesele¬si durumuna getirmememiz gerekir. Ayrıca kişilerin kendi kazanımlanndan ziyade fıtri olan bu kısmi üstünlüklerin, ki¬şilere yüklediği sorumluluklar ve ödevler bulunmaktadır. Nitekim kadın erkek meselesi bu sorumluluk ve ödevler düzleminde karşılıklı olarak mukayese edilip, karşılıklı ola¬rak değerlendirildiği zaman, erkeğin kadına nazaran ödev ve sorumlulukta bir derece üstünlüğü bulunmaktadır., Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'hayız ve temiz¬lenme süresi' beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanı¬yorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, on¬ları geri almada (herkesten) daha çok hak sahibidirler. Onla-rın lehine de, aleyhkrindeld ma'ruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece (farkı) var. Allah Aziz olandır. Hakim olandır.[9] Diyeceksiniz veya diyecekler ki, neden? Erkeğin kadın üzerindeki bir derece farklı konumda olmasının nedeni veya hikmeti ne?. İşte bunun cevabını, İslam dininin temel özelliğinde yani tevhidde aramamız gerekir. Tevhid dini olan İslam, akidede, amelde ve sosyal yaşantıda tevhide önem verdiği gibi, aile yapısında da tevhide önem vermektedir. Aile yapısında birlikte yaşayacak olan kadın ve erkek aynı haklara, aynı konuma sahip olsaydı, aile içinde birlik ve tevhid gerçekleşmezdi. Birkaç günlük yola çıkan müslü-manlara dahi, aralarından birini imam tayin etmelerini öneren İslam, uzun yıllar birarada yaşayacak olan kadın ve erkeği, hiç şüphesiz ki iki başlı anarşik bir yapıya sü¬rükleyecek değildir. İşte bu konudaki velayet erkeğe veril¬miş olup, erkek bu velayeti veya diğer bir deyişle bu so¬rumluluğu yerine getirmeye daha ehil bir fıtratta yaratıl¬mıştır. Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların ken¬di mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üze¬rinde 'sorumlu yöneticilerdir'...[10] Hiç şüphesiz ki insanların iradesi dışında vukubulan ve herhangi bir uğraşı ile elde edilmeyen bu durum, er¬kekler için İlahi düzlemde bir üstünlük vesilesi değildir. Çünkü İlahi düzlemde geçerli olan üstünlükler, kişilerin kendi kazanırdan olan üstünlüklerdir. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerimede de beyan edildiği gibi Allah katındaki üs¬tünlük kişinin ırkına veya cinsine göre değil, takvasına göredir., Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler olarak kıldık Hiç şüpesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Hiç şüphe yok Allah, bilendir, haber alandır.[11] İNSAN BÜTÜNÜNDE KADIN VE ERKEK Kur'an-ı Kerim, erkeği ve kadını genel olarak insan bütünlüğünde ele almaktadır. Nitekim yaratılışla ilgili bütün ayet-i kerimeler, daha önce de belirttiğimiz gibi erkeğin veya kadının değil, insanın yaratılışına açıklık getiren ayet-i kerimelerdir., Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yarat¬maya da bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra da onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhun¬dan üfledi Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti Ne kadar az şükrediyorsunuz?[12] Doğrusu, Biz, insanı en güzel bir biçimde yarattık[13] Bu ayet-i kerimelere dikkat edersek, insaniann gayet değersiz gördüğü çamurdan, insan gibi mükemme! bir canlıyı yaratan şanı yüce Rabbimiz, sadece erkeği veya sadece kadını değil, insanı en güzel bir biçimde yarattığını beyan etmektedir. Erkeğin veya kadının en güzel olan bu yaratı¬lış düzleminde birbirlerinden önemli bir farkları yoktur. Er¬kekler de, kadınlar da hem tür olarak ve hem de cins ola¬rak en güzel bir biçimde yaratılmışlardır. Yaratılıştaki cinsi farklılıklar, birini diğerine nazaran daha güzel bir konuma geti¬ren farklılıklar değildir. Erkeğin, erkek olarak yaratılışı gü¬zel olduğu gibi, kadının da kadın olarak yaratılışı güzeldir. Dolayısıyle karşı cinsten olmaya heves ederek kendi cinsi¬ne yabancılaşmaya çalışan ve "Erkek gibi kadın" veya "Ka¬dın gibi erkek" ifadeleriyle tanımlanan kimseler, kendi fıtri güzelliklerinden uzaklaşan sapık kimselerdir. Nitekim Bu-hari ve Ebu Davud'da zikredildiğine göre İbn-i Abbas (r.a.) şöyle rivayet etmiştir; "Kendisini kadına benzeten erkekle¬re ve kendisini erkeklere benzeten kadınlara Resulullah (s.a.v.) lanet okudu." Bu lanete muhatap olmamak ve böyle bir iğrenç du¬ruma düşmemek için erkeğin erkek gibi, kadının da kadın gibi olması gerekmektedir. Çünkü erkek erkek olarak, ka¬dın da kadın olarak güzeldir. Erkek ve kadının buluşabilecekleri ortak düzlem, cinsi değil insani bir düzlemdir. Kadın ve erkek, cinsi düzlemde değil insani düzlemde aynıdırlar. Nitekim İslam kadın ve erkeği, "İnsan" kavramı içersinde ele almakta ve insani hak ve görevleri belirlerken, aynı kavram içersinde gördü-^ ğü, aynı kavram içersinde bütünleştirdiği kadın ve erkek arasında herhangi bir ayırıma gitmemektedir. Çünkü İsla-mi anlayışa göre "İnsan" denilirken, insandan kastedilen şey, ne sadece erkek, ne de sadece kadındır. İslam dinindeki insan kavramı, kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla, herkesi kapsamına alan böylesine bütüncül bir kavramdır. KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ Günümüzde oldukça popüler olan "Kadın Erkek Eşit¬liği" adı altında ileri sürülen görüşleri, tezleri veya önerileri dikkate aldığımız zaman, bu konuda birbirleriyle çelişen birçok görüşün olduğunu ve fikri bir anarşinin yaşandığını söyleyebiliriz. Bu fikri anarşinin içine, bir başka fikir anarşisti ola¬rak girmememi? için, meseleyi önyargılarla değil, önyargı¬lardan uzak sağlıklı bir metod ile değerlendirmemiz gerek¬mektedir. "Kadın Erkek Eşitliği" meselesini sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmemiz ise, bu meselede yer alan "Kadın", "Erkek" ve "Eşitlik" kavramlarına açıklık getirme¬mizle mümkündür. Bu nedenle öncelikle eşitlik üzerinde durmamız, bu kavramı adil bir düzlemde ve doğru olarak tanımlamamız gerekecektir. Adil bir düzlemde eşitlik nedir? Bu soruyu sormamız, belki de bazı kimselerin gülme¬sine neden olacaktır. Fakat yine de lütfedecekler ve bizlere dönerek "Eşitlik demek, iki unsur arasındaki dengenin sağ¬lanması, her iki unsura da aynı muamelede bulunulması ve aynı hakların verilmesidir" diyeceklerdir. Yaşadığımız toplumda kendilerine aydın(!) denilen ke¬sim arasında yaygınlaşan bu tanım, hiç şüphesiz ki gözlem ve düşünce fakirlerinin tanımıdır. Nitekim "Kadın Erkek Eşitliği" meselesinde eşitliği bu şekilde tanımlayan düşünce fakirleri, bu tanımdan hareket ederek birçok görüşler ileri sürmektedirler. Kadını ve erkeği kemiyet terazisinin birer kefesine oturtup; erkeğe verilen bir hak, kadına veya kadı¬na verilen bir hak, erkeğe verilmediği zaman "Bu eşitlik değildir! Bu apaçık bir haksızlıktır" diyerek feveran eden¬ler, yine bunlar, yine bu gözlem ve düşünce fakirleridir. Oysa bu kimselere "Eşitlik nedir?" sorusunu değil, "Adil bir düzlemde eşitlik nedir?" sorusunu yöneltmiştik. Belki de gülmeyi bırakarak şaşkınlıkla yüzümüze bakacak¬lar ve "Aralarında ne fark var ki!" diyeceklerdir. Cevabımız gayet açık olacak ve bu kimselere "Zulüm ile adalet, hak ile haksızlık arasında ne fark var ise, o fark vardır." diye-ceğiz. Çünkü eşitliğin adil bir düzlemde tanımlanması de¬mek, eşitliğe getirilecek olan tanımın teori ve pratikte adil olması, tatbik edildiği zaman tarafları haksızlığa değil, hak ve adalete götürmesidir. İşte mesele bu noktaya geldiği za¬man, hak ile eşitliği veya haksızlık ile eşitsizliği birbirinden ayırmamız gerekir. Çünkü günümüzde yaygınlaşan anlayı¬şın zannettiği gibi, her eşitlikte hak, her eşitsizlikte haksızlık yoktur. Aynı olan şeylere eşit davranmak hak ve adalet iken, aynı olmayan şeylere eşit davranmak hak ve adalet değil¬dir. Dolayısıyle eşitliğin adil bir düzlemde tanımlanması de¬mek, farklı olan şeyler arasında değil, aynı olan şeyler ara¬sındaki dengesizliğin önlenmesi, aynı olan şeylere aynı değerin veya aynı Ödev ve hakların verilmesidir. Gerçi pratik yaşantının açık realitesinde, bunun böyle olduğunu kendileri de bilmektedir. Mesela düzenledikleri olimpiyat yarışlarında kadınlara ve erkeklere ayn davran-maktalar, yüz metreyi 11 saniyede koşan kadın atlete alün madalya verirken, aynı mesafeyi 10 saniyede koşan yüzlerce erkek atlete demir madalya bile vermemektedir¬ler. Bu durum, kadın ve erkek arasında bir eşitsizlik değil midir? Ebetteki eşitsizliktir!. Ancak bu eşitsizlikte bir haksızlık, bu eşitsizlikte bir adaletsizlik yoktur. Çünkü kadın ve erkeğin farklı özellikleri dikkate alınmakta ve dolayısıyle farklı düzlemlerde yanştı-nlmaktadırlar. Kadın ve erkeğe bu konuda eşit davranma¬malarının, onlan aynı düzlemde yanştırmamalannın adil ve hak oluşu, kadın ve erkeğin bu konuda eşit olmadıkla dandır. Daha açık bir ifade ile, eşit olmayan şeylere eşit davranmamak, adalet ve hakkın bir gereği olmaktadır. Peki, kadın ve erkeğin farklı düzlemlerde ele alınması gere¬ken durumlar, sadece bu gibi müsabaka durumlan mıdır? Kadın ve erkeğin farklı özelliklere sahip oluşunun, sosyal yaşantıya ve sosyal eylemlere yansıyan boyutlan yok mudur? İşte bu soruîan sağlıklı bir şekilde cevaplandırabilme-miz, kadını ve erkeği doğru tanımlayabilmemizle mümkündür. Eşitliğin adil düzlemdeki tanımını yaptığımız gibi, ka¬dın ve erkeği de adil bir düzlemde tanımlamamız gerekecektir. İnsanı yaratan ve yarattığı insanı hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimizin, daha önce zikrettiğimiz bir ayet-i kerimede Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı §eyi temenni etmeyin., buyurduğunu, bu üstünlüğün sadece erkeğin kadına veya kadının erkeğe üstünlüğü olmadığını belirtip "Nitekim fiziki güç, metanet, sabır, soğukkanlılık, adil ve itidalli davranmak gibi özelliklerde erkekler kadınlara nazaran daha üstün olmalarına karşın; fiziki zerafet, le¬tafet, duygusallık, nezaket, incelik, merhamet ve şefkat gibi özelliklerde de kadınlar erkeklere nazaran daha üstün¬dürler." demiştik. Dolayısıyle kadın ve erkeğin adil bir düz¬lemde tanımlanması, insani olarak aynı, cinsi olarak ise birbirlerinden farklı, birbirlerine nazaran üstün olabildikleri bir tanımlamadır. Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi temenni etmeyin., buyruğuna dikkat edilirse, buradaki üstün kılınma vakıasında bir mukayese bulunmakta ve söz konusu üstünlük, mukayeseli bir üstünlük olmaktadır. Peki, bu mukayese doğru mudur? Kadını veya erkeği tanımlarken, her iki cinsin üstün veya zayıf yönlerini belirlerken, bu iki cinsin birbiriyle mu¬kayesesi gerekli midir? Elbetteki gereklidir!. Çünkü kadın ve erkek birbirinden ayrı, birbirinden müstakil canlılar değildir. Her ikisi de insan kavramı içersi¬ne girmekte ve her ikisi de aynı yaşamı birlikte yaşamak, birlikte paylaşmak durumundadırlar. Dolayısıyle kadını veya erkeği tanımlarken, bunlara sosyal yaşantıda bir yer verirken, mutlaka ve mutlaka karşı cinsin dikkate alınması gerekmektedir. Birçok feministin yaptığı gibi erkeği dikka¬te almadan kadını, kadını dikkate almadan erkeği tanımla¬mak ve bu tanımlamaya göre onlara dünya yaşantısında bir yer vermeye çalışmak; hiç şüphesiz ki denizleri dikkate almadan karalan, karalan dikkate almadan denizleri ta¬nımlamaya ve dünya haritasını, bu tek taraflı tanımlamaya göre çizmeye benzeyecektir!. Oysa gözümüzün nuru İslam, kadını ve erkeği birbirinden ayn, birbirinden müsta¬kil, birbirinden bağımsız düşünmüyor. Kadını tanımlarken ve kadına sosyal yaşantıda yer verirken erkeği dikkate aldı¬ğı gibi, erkeği tanımlarken ve erkeğe sosyal yaşantıda yer verirken de mutlaka kadını dikkate alıyor. Çünkü erkeğin erkek olarak varlığı, kadının varlığıyla anlam kazandığı gibi; kadının da kadın olarak varlığı, erkeğin varlığıyla an¬lam kazanmaktadır. Kadının olmadığı bir dünyada erkekle¬re özgü erkeksi özelliklerin önemli bir anlamı olmayacağı gibi, erkeğin olmadığı bir dünyada da kadınlara özgü ka¬dınsı özelliklerin önemli bir anlamı olmayacaktır. Kadın ve erkek, birbiriyle önem, birbiriyle anlam kazanan iki cinstir. Netice olarak erkeği dikkate almadan kadını tanımla¬mamız, kadının hak ve ödevlerini belirleyebilmemiz müm¬kün olmadığı gibi, kadını dikkate almadan da erkeği ta¬nımlamamız, erkeğin hak ve ödevlerini belirleyeb ilmemiz mümkün değildir. Peki bu belirlemede, bir pastayı tam ortasından bölmek gibi bir eşitlik ola¬cak mı? Eşitliğin adii bir düzlemde tanımlamasını yaparken "Farklı olan şeyler arasında değil, aynı olan şeyier arasın¬daki dengesizliğin önlenmesi, aynı olan şeylere aynı değe¬rin veya aynı ödev ve hakların verilmesidir." demiştik. Kadın ve erkek arasında aynı olan yönler olduğu gibi farklı olan yönler de bulunduğuna göre, kadın erkek eşitliğini konuşacağımız ve tartışacağımız zaman, aynı ve farklı olan bu yönleri mutlaka ve mutlaka dikkate almamız gerekecek¬tir. İşte bütün bu gerçekleri dikkate aldığımız zaman, ka¬dın ve erkeğin bütün hak ve ödevlerini "İnsan hak ve ödevleri" gibi genel bir başlıkta ifade edebilmemiz müm¬kün değildir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi kadın ve erkek insani düzlemde aynı olmasına rağmen, cinsi Özellikler düzleminde birbirlerinden farklıdırlar. Dolayısıyle kadın veya erkeğin hak ve ödevlerini belirlerken, bu belir¬lemede bütün insanların ortak Özellik ve konumlarını dik¬kate alarak "İnsan hak ve ödevleri" başlığına yer vermekle beraber, kadın ve erkek arasındaki farklı Özellikleri dikkate alarak da "Erkek hak ve Ödevleri1' ve "Kadın hak ve ödev¬leri" olmak üzere iki ayrı yardımcı başlığa da yer verme¬miz gerekecektir. Çünkü her iki cinsin, insan olarak ortak hak ve ödevleri olacağı gibi, farklılıklardan kaynaklanan, kendilerine veya cinslerine özgü Özel hak ve ödevleri de bulunacaktır. İnsani düzlemde, insan olarak aynı olan kadın ve erkek, insanın sahip olması gereken can, mal, akıl, nesil ve din güvenliği gibi bütün haklara sahiptirler. Allah'a kulluk, İlahi ceza ve mü-kafaat meselesinde önemli bir ayırım olmadığı gibi, zalim¬lik veya mazlumluk meselesinde de durum değişmez. İs¬lam'a göre zulme uğrayan mazlumun veya zulüm yapan zalimin cinsiyetine bakılarak karar verilmez. Dolayısıyle İs-lami ve insani düzlemde belirlenecek olan "İnsan hak ve ödevleri" hukukunda kadın erkek ayırımı yoktur. Nitekim İslami anlayışa göre "İnsan hak ve ödevleri" denilirken, ka¬dınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla bütün insanlar muha¬tap alınmaktadır. Kadın ve erkeğin bazı farklı özelliklere sahip olduğu cinsiyet düzleminde ise her iki cinsin farklı durumlan ve sadece müslümanlan bağlayacak olan bazı farklı İslami ve¬cibeleri dikkate alınarak bu hak ve ödevler belirlenir. Hak ve ödevleri birlikte zikretmemizin nedeni, bazı hakların Ödevlerden ayn düşünülemeyeceği içindir. Çünkü İslam'a göre erkek ve kadın arasındaki bazı farklı haklar, erkek ve kadının bu konulardaki farklı ödevlerinden kaynaklanmak¬tadır. Meseleyi örneklendirmek gerekirse, İslam'daki miras hukukunu ele alabiliriz. Hiçbir sağlıklı ölçüye ve insafa sa¬hip olmadan İslam'ı eleştirmeyi bir meslek haline getiren günümüzdeki birçok yazann sık sık gündeme getirdikleri gibi, İslam'daki miras hukukunda erkeğe iki, kadına bir pay verilmektedir. Bu durum eşitsizlik midir? Tabi ki eşitsizliktir!. Ancak bu eşitsizlikte bir haksızlık, bu eşitsizlikte bir adaletsizlik yoktur. Çünkü aynı eşitsizlik bu konudaki ödevlerde de bulunmakta, kardeşlerinin, anne babasının' ve ailesinin maddi ihtiyaçlannı karşılama ödevi, kadına değil erkeğe verilmektedir. Peki, "İslam'daki miras hukukunda erkeğe iki, kadına bir pay veriliyor! Bu nasıl adalet!.1' diyerek fevaran edenler, erkeğe yüklenen farklı ödevler konusunu neden gözardı ediyorlar? Objektif olmaktan anladıklan bu mu? Oysa haklar konusundaki eşitsizliği dikkate aldıklan gibi, ödevler konusundaki eşitsizliği de dikkate alarak, bu konudaki farklı hak ve ödevleri birlikte değerlendirdikleri zaman, farklı hakların, farklı ödevlerden kaynaklandığını anlayacaklardır. İslam'a göre kadın ve erkeğin hak ve ödevleri belirle¬nirken, cinsiyet düzlemindeki fiziki ve psikolojik farklılıklar¬la beraber, sadece müslümanlan bağlayacak olan bazı farklı İslami vecibelerin de dikkate alındığını belirtmiştik. Feminizmi savunan bazı kimseler için kadınlann hak ve ödevleri belirlenirken, kadının onuru, iffeti ve Allah'a kulluğu gibi vasıflan yeterince önemli olmasa da veya bazı vasıflara kendilerince bir anlam verip, bu anlamla yetinseler de; kadına gerçek manada değer veren İslam, kadına değer kazandıran bu vasıflara gerçeklik düzleminde önem vermekte ve yükleyeceği ödevlerde bu vasıflan korumayı gözetmektedir. Nitekim bu kitap çalışmasında kadınla ilgili olarak iş¬leyeceğimiz konular ve bu konulardaki İslami hükümler, meselenin İslam'a göre nasıl ele alındığını gösterecektir. İs¬lam'ın hak ve adalet eksenindeki bu yaklaşımlardan herke¬sin razı ve memnun olması tabi ki mümkün değildir. An¬cak şunu itiraf etmeleri gerekir ki, onların razı ve hoşnut olmadıkları şey, İslam'daki kadının durumu değil, İslam'ın ta kendisidir. İslam'a olan düşmanlıklarını, kadını kullana¬rak gündeme getiren bu kimseler "İslam'da kadının özgür¬lüğü yoktur!." sloganı altında, bu düşmanlıklarını yürüt-mektedirler. Onların bu sloganını tekzip edecek ve bu sapıkların anlayışına göre başıboşluk veya başmabuyrukluk manasına gelen özgürlüğü kabullenerek "İslam'da kadın özgürdür!." gibi bir safsatayı tabi ki savunmayacağız. Fakat bu şaşkınlara İslam'da kadının özgürlüğü olmadığı gibi, er¬keğin de özgürlüğünün olmadığını belirtmek isteriz. Çünkü İslam, bunların anladığı manada bir özgürlük dini değil, Al¬lah'a kulluk dinidir. Allah'a kul olan bütün müslümanlar ise hem kadınıyla ve hem de erkeğiyle İlahi hükümlerin bağla¬yıcılığı altındadır. Kadın ve erkeğin hak ve ödevleri konu¬sundaki farklılıklar, erkeği Özgür, kadını köle durumuna ı getiren farklılıklar değildir. Aile yapısında kadına hakim gözüken koca dahi, başınabuyruk bir Özgür(!) değil, İlahi hükümleri dikkate almak ve yaşamak zorunda olan bir kul durumundadır. Meseleyi sonuca bağlayacak olursak, İslam dininde, bazı düşünce Özürlü kimselerin ileri sürdükleri gibi yaşamın her boyutunda, bütün hak ve ödevlerde aynılık anlamına gelen kadın erkek eşitliği(!) gibi bir saçmalık yoktur. Çünkü hak ve adalet dini olan İslam, böyle bir eşitliğin hak ve adaletten uzak olduğunu, özellikle kadına zulmetmek anlamına geldiğini beyan etmektedir. Dolayısıyle fıtri farklılıkların dikkate alınması gereken konularda, İslam bu farkhlıklan dikkate almakta ve kadını kadın olarak, erkeği de erkek olarak muhatap almaktadır. Nitekim İslam'ın erkeğe yüklediği özel ödevlerde, erkeğin özel durumu dikkate alındığı gibi, kadına yüklediği özel ödevlerde de kadının özel durumu dikkate alınmakta ve netice olarak yüklenen ödevlerde farkilik olduğu gibi, bu ödevlerden kaynaklanan haklarda da bazı farklılıklar ol¬maktadır. " Ancak kadın ve erkek arasında farklı olan ve farklı olması gereken bütün bu haklar ve bütün bu ödevler mu¬kayeseli olarak birlikte değerlendirildiği zaman, en ufak bir haksızlıkla değil apaçık bir adaletle karşılaşılacaktır. Eşitsizlik gibi gö¬rülmesine rağmen sonucu hak ve adalet olan böylesi fark¬lılıklar ise, gerçek manada eşitsizlik değil, eşitliğin, hak ve adalet karşısında gerçek eşitliğin ta kendisidir. İNSANLIK TARİHİNDE KADIN İnsanlık tarihi, Adem ve Havva ile veya diğer bir deyişle kadın ve erkekle başlayan bir tarihtir. Yeryüzüne yerleşen insanoğ¬lu, kadın erkek beraberliği ile üreyip-yaygmlaşırken, içinde bulunduklan dünya ve tabiat şartlarına karşı da belli bir ya¬şam mücadelesine girmişlerdir. Nitekim ilerleyen zaman sürecinde erkeğin kadına nazaran daha etkin bir konuma geçmesi, bu yaşam mücadelesinin kendisine Özgü şartla¬rından da kaynaklanmaktadır. Fizyolojik ve psikolojik bo¬yutta kadına nazaran daha güçlü ve daha dayanıklı olan erkek, bu özelliklerin önem kazandığı yaşam mücadelesin¬de ön plana çıkmıştır. İçinde bulunduklan yaşam mücadelesinde kadına na¬zaran daha etkin bir konuma geçen erkekler şayet adil olup, meseleyi adaletle değerlendirselerdi, insanlık tarihin¬de hem erkekler ve hem de kadınlar hakettikleri önemli ve saygın yeri alabileceklerdi. Ancak böyle olmamıştır!. Fiziki boyuttaki mücadeleleri ile vücut yapılan daha da gelişen, kaba kuvvetleri daha da kabalaşan erkekler, aynı kabalıktaki bencillikleri ile kadınlara yaklaşmışlar ve kadınlan haketmedikleri bir konuma itmişlerdir. Kadınlar, üçüncü, dördüncü sınıf canlılardır onlar için!. Altında¬ki pisliği temizlemekten aciz olan iki yaşındaki bir erkek çocuk, bu çocuğu türlü meşakketler ile dünyaya getiren, besleyen, yetiştiren annesinden değerli, çok daha değerli¬dir bu erkeksi anlayışa göre!. Çünkü hak ve adaletin kuv¬vete göre değerlendirildiği, kuvvetlinin haklı olduğu bir dünyada, savaşacak olanlar, hakkı alacak veya hakkı gaspetecek olanlar erkekler¬dir. Kadınlar ise bu durumlar karşısında çaresizdir!. Kaba kuvveti elinde bulunduran erkeklere karşı her¬hangi bir yaptırımdan söz konusu değildir. Güzel ve akıllı olan veya sıradan olmayan bazı yeteneklere sahip kadınlar ise; bu erkek zorbalığı karşısında genel bir kadınlık için de¬ğil, özellikle kendilerini kurtarmak, kendilerine özel ve ra¬hat bir statü kazandırmak için mücadele vermişlerdir. Netice olarak erkek zorbalığını dizginleyen, kadınlara hakettikleri yeri veren yegane unsur, semavi dinler ve bu dinlerin İlahi mesajlan olmuştur. İnsanlık tarihinde kadınla-nn kendilerine gelebildikleri, rahat bir nefes alabildikleri dönemler, İlahi mesajın gerçek veçhesiyle kabul ve tasdik edildiği böylesi dönemlerdir. Tabi ki bunlar da uzun ömürlü olmamış, tevil ve tah¬rif edilen semavi dinler, kadınlar ve kadın haklan konusun¬da da tahrif edilmişlerdir. Bu tahrifatların en olumsuz yön¬leri ise, kadınlara din adına zulmedilmesi olmuştur. Haksızlık ve zulümler Allah'a isnat edilir olmuş ve özellikle erkekler tarafından tahrif edilen semavi kitaplarda, erkek¬lerin zulmünü destekleyen ifadeler yer almıştır. Erkek zor¬balığı altında ezilen kadınlar, bu zorbalıkla birlikte sapık dinlerin zorbalığı altında da ezilmeye başlamışlardır. Helal¬ler ve haramlar konusunda kadın erkek ayırımı yapılmış ve bütün bu safsatalar dine, yani Allah'a nisbet edilmiştir., Bir de dediler kû Bu hayvanların karınlarında olan, yalnızca bizim erkeklerimize aittir, esterimize ise haramdır. Eğer o, ölü doğarsa onlar da bunda ortaktırlar Alkili, (bu) düzmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz 0, hüküm ve hik¬met sahibi olandır, bilendir.[14] Böylesi toplumlarda erkek evlada sahip olmak başlı başına bir onur vesilesi iken, kız evlada sahip olmak ise kişiyi aşağılandıran, küçük düşüren bir durum kabul edilmek¬tedir. Onlardan birine dişi (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı toplu¬luktan gizlenir; onu aşağılanarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak, verdikleri hüküm ne kötüdür?[15] Kız evladlarını toprağa gömerek Ölüme terkeden bu müşrikler, bu vahşeti yine Allah adına yapıyorlar ve kız evladlannı Allah'a kurban ettiklerini ileri sürüyorlardı!, Ni¬tekim erkek evladlannı kendilerine ayırıp, kız evladlannı Allah'a kurban ettiklerini söyleyen bu müşriklere, Allah (c.c.) şu soruyu sormaktadır., Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi ve erkekleri size mi ayınpbıraktı?[16] Bu soruda açıklığa çıkarılmak istenen husus bellidir. Şanı yüce Rabbimiz bu müşriklere neden erkek evladlannı değil de, kızlan kurban ettiklerini sorarak, aslında kız evlatlardan kurtulmak istediklerini açığa çıkarmaktadır!. Kaldı ki şanı yüce Rabbimiz, erkek veya kız olsun hiçbir çocu-ğun kendisine kurban edilmesini, öldürülmesini istememiş ve bütün bunların karmakarışık hale getirilen bir dinin te¬zahürleri olduğunu beyan etmiştir., Yine bunun gibi onların ortaklan, müşriklerden çoğuna çocuklarını Öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helake düşürmek, hem de kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık kılmak için. Aüah dikseydi bunu yapmazlardı; sen onları ve düzmekte oldukları iftiraları bırak[17] Nitekim her zulme olduğu gibi bu zulme de karşı çı¬kan İlahi vahiy, çocuklann diri diri gömülmesini öncelikle şu ayet-i kerimelerle gündeme getirmiştir., Ve 'diri olarak toprağa gömülen kızcağıza' sorulduğu zaman: Hangi suçtan dolayı öldürüldü?[18] Bu soru ile öldürülen çocuklann hesaba çekilmesi, bu soru ile o mazlum çocuklann yargılanması yoktur. Hesap gününde çocuklara yöneltilecek olan bu soru, çocuklannı diri diri gömen ve hala yaşamakta olan zamanın babalan-na da yöneltilen bir soruydu., O masum çocuğu, o küçücük kızcağızı, o şipşirin yavrucağazı, hangi suçundan dolayı öldürdünüz? Bu soru, kulak verilip duyulduğu, düşünülüp anlaşıldığı zaman taşlaşmış kalpleri parçalayacak ve insani hasletleri bir ya¬nardağ patlaması gibi günyüzüne çıkaracak bir sorudur. Nitekim kadınların aşağılandığı, bir mal gibi satıldığı, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü böyle bir ortam¬da Resulullah (s.a.v.)'in rahmetli tebliğiyle gündeme gelen İslam, bu İlahi mesaja teslim olan kadınlar için uzun yıllar aydınlık ve onurlu bir dönem başlatmıştır. Ne yazık ki tari¬hi süreç içersinde bu aydınlık anlayışta da bazı kısmi göl-gelenmeler, bazı yozlaşmalar olmuştur. İslam'ın aydınlık dönemiyle müşerref olmayan ve İs¬lam'la yeterince tanışmayan Batı dünyasında ise yakın tari¬he kadar kadının konumunda önemli bir değişiklik olma¬mıştır. Yakın tarihe kadar kadınlara ikinci, üçüncü sınıf bir canlı, bir mal gözüyle bakan, kadınların bir insan olup olmadıklarını tartışan Batı dünyası, Amerika'nın keşfinden çok uzun yıllar sonra kadının da insan olduğunu keşfede bilmişlerdirl. Nitekim günümüzdeki modem kadın anlayışı, yakın tarihte insan olduğu anlaşılan lakin yanlış tanımlanan Batı kadınının, şeytani restoreye uğramış son seklidir. YAKIN GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MODERN KADIN ANLAYIŞI Kadının toplumsal statüsü, 19. yüzyıldaki sanayi dev¬rimiyle değişmeye başlamıştır. Bu zamana kadar sokak ve meydanlara davet edilmeyen kadınlar, sanayi devriminin yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde evlerinden çıkmaya ve seslerini duyurmaya başlamışlardır. Acaba bunun nedeni neydi? Kadınlar yeni yeni mi uyanmaya başlamıştı? Yoksa bu uyanış kadınlardan değil de, kadınlann dı¬şındaki bazı çevrelerden mi kaynaklanıyordu? Meseleyi kendi dönemine ve dönemin gelişen şartla¬rına göre değerlendirdiğimiz zaman bu uyanışın kadınlar¬dan değil, kadınlan kullanmak isteyen dış çevrelerden kay¬naklandığını görmemiz zor değildir. Kadınları, kadın haklan adına sokaklara ve fabrikalara davet eden bu çev¬reler, hiç şüphesiz ki bu daveti kadınlara bir değer verdik¬leri veya kadınları kadın olarak önemsedikleri için yapma¬mışlardır. Bu çevreler için önemli olan sanayi ve teknoloji putunun yücelmesi, üretimin artması ve kapitalist kasaların dolmasıdır. Sanayi devrimiyle birlikte ferdi üretimden, toplu üre¬timlere hızlı bir geçiş başlamıştır. Toplu üretimlerin bellibaşlı sahipleri olan kapitalistler, makina ve fabrikalarla birtikte, bu fabrikalarda çalışacak çok sayıda işçilere de gerek duymuşlardır. Fabrikalarda çalışacak işçilerin, çok üstün vasıf veya becerilere sahip olmasına da gerek yoktu. Çün¬kü üretimin maharet ve yetenek isteyen yönünü, zaten makinalar yapmaya başlamıştı. İşçilerin fonksiyonu ise bu makinalara yardımcı olmak, makinaların çalışmasını sağla¬maktı. Dolayısıyle işçinin vasıflı veya yetenekli olmasından ziyade, ucuz olması önemliydi, Bu konuda sadece erkek işçilere yönelinse, yapılacak iş ne kadar basit olursa olsun, aile sahibi olan erkeğe yine de asgari bir ücret verilecekti. Şeytani zihniyete paralel olan kapitalist zihniyet için, bu durum tabi ki cazip değildi. Çünkü böyle bir durum, kapi-talistlerin fabrikasında çalışacak olan bir erkeğe, bu erke¬ğin bakmakla yükümlü olduğu 3-4 kişinin nafakasını ver¬mek demekti'.. Oysa böyle olmamalıydı, bir kişinin emeğine karşılık, 3-4 kişinin nafakası verilmemeliydi!. Kapitalist sermaye, bir kişiye nafaka veriyorsa, bu kişinin emeğini mutla¬ka ve mutlaka almalıydı. Daha açık bir ifadeyle yetişkin olan herkes, kendi nafakasına karşılık kendi emeğini, ken¬di İşgücünü sunmalıydı! Evlerde oturan, ev ve aile işleriyle uğraşan, nafaka için kocasının (ka¬pitaliste göre kendisinin) eline bakan kadınlar, kapitalistler için bir hazıryiyici idi. Kapitalistlerin üretimine hiçbir katkı¬ları bulunmamasına rağmen, kapitalistlerin verdiği nafaka¬yı yiyorlardı!. Evlerin kapılan çalınmalı ve evlerde oturan bu hazır-yiyiciler fabrikalara, üretim dünyasına davet edilmeliydi, Ve kapılar çalındı.. Ve kadınlar önce pencerelerden bakmaya, kapılanı çalan bu adamı tanımaya çalıştılar. Bu adam, kocalarının patronuydu, zengin ve saygıdeğer bir in¬sandı! . Hemen kapılara yöneldiler, bu saygıdeğer işverenin neden geldiğini sormak ve bu kutlu nedeni öğrenmek iste¬diler!. Fakat kapıları açtıklan zaman, kapıda saygıdeğer patronu değil, bu patronun uşakları olan yazarlan, düşü¬nürleri, sanat adamlarını gördüler. Hepsi birden ağzını aç¬mış ve hepsi birden konuşmaya başlamışlardı., Sayın hanımefendi!. Yıllarca ezilmekten, evlere hapsolunmaktan daha bıkmadınız mı? Erkeklerin bu sömürüsüne daha ne kadar katlana¬caksınız? Bunca ağır ev İşlerini yapmanıza rağmen sizlere de¬ğer veriliyor mu? Sizin erkeklerden neyiniz eksik, niye ikinci üçüncü sınıf insan muamelesine razı oluyorsunuz? Erkeklerle eşit olduğunuzu ispatlamanır ve hakları¬nızı almanın zamanı gelmedi mi? Uyanın.. Uyanın ey kadınlar!. Şaşırmışlardı!. Ne diyordu, ne demek istiyordu bunlar? Gerçi söyledikleri de doğru şeylerdi!. Erkeklerin otori¬tesi altında yaşadıkları bir gerçekti. Evin bütün işlerini yapmalanna, çocuklarına bakmalanna rağmen kocalanna bir türlü yaranamıyorlar, onların birçok hakaretleriyle karşılaşı¬yorlardı. Kocalarından yedikleri dayaklarla kafası patlamış, gözleri morarmış olanlar, korku ve umudla sordular., İyi ama nasıl, nasıl olacak bu? Bekledikleri ve istedikleri soruyla karşılaşan kapıdaki¬ler, hepbir ağızdan tekrar konuşmaya başladılar., Kocalarınızın despot hakimiyeti, kocalarınızın eko¬nomik gücünden kaynaklanıyor, Kocalannıza ekonomik bağımlılık ile özgür olamazsınız. Bir an önce çalışma hayatına atılmanız ve ekono¬mik özgürlüğünüzü kazanmanız gerekir. Erkeklerin yaptığı birçok işi, sizler de yapabilirsiniz.. Kadınlar yine birbirlerine bakmaya başladılar. Arala¬rından bazıları "Bizler kadınız, utanırız, korumamız gere¬ken bir iffetimiz, bir namusumuz var!" diyecek oldular. Ka¬pıdakiler ise soruyu duymadan cevabı hazırlamışlardı., Namus ve utanmak da ne demek? Namuslu ve uta¬nan bir köle kalacağınıza, ıhım, şey bir özgür olun. Ve kadınlar bu propaganda şaşkınlığı ile sokaklara çıkmaya, kapitalist düzende yerlerini almaya başladılar. Müslü¬manlar bütün meşru işlerine "Allah'ın adıyla" başlamalana karşın, bu zavallı kadınlar meşru veya gayrimeşru bü¬tün işlerine "Kadın haklan ve eşitlik adıyla" başlar oldular!. Kadınlann fabrikalarda ve değişik üretim sahalarında yer almalan, kapitalistler için iki önemli menfaat sağlamıştı. Bunlardan birisi iş gücünün fazlalaşması, diğeri ise erkeğe rakip olarak çıkan ve daha ucuza çalışmaya talip olan kadının, erkeğin işgücü değerini düşünmesiydi. Kadını böylesi bir kalkış noktası ile kullanan kapitalist mantığın, kadın hakları konusunda ne derece dürüst ve samimi olduğu ise, kadınları getirdiği noktadan bellidir!. Meşhur bir mankene, büyük bir işveren durumuna gelen kadına, üç-beş kadın sanatçıya bakarak, sakın ola ki "İşte öz¬gür kadın bu" demeyin!. Çünkü bütün bunlar, çağdaş özgür kadının kitlesel değil, istisnai bir durumudur. Yüzbinlerde bir kadın bu konuma ulaşırken, kitleleri oluşturan ka¬dınlar ise bambaşka bir konumdadır., Özgür denilen kadın kitlesi, kadınlıkla ve hanımefendilikle ilgisi olmayan ilimleri öğrenmek için yıllarca okula giden ve bir masada iki bük¬lüm, evlerine gelince dört ipüklüm çalışan kadınlardan olu¬şuyordu!. Özgür denilen kadın tyitlesi, kendi evinin hizmetçimi olmaya isyan edip, yüzlerce eve hizmetçiliğe giden kadınlardan oluşuyordu!. özgür denilen kadın kitlesi, kendi çocuğunu komşuya bırakıp, başkalannın çocuk¬larına bakıcılığa giden kadınlardan oluşuyordu!. Özgür denilen kadin kitlesi, evindeki bir erkeğe üstünlük sağlamak için, yazıhane¬lerde, dükkanlarda, işyerlerinde, pavyonlarda binlerce er¬kek tarafından aşağılanan, kullanılan kadınlardan oluşuyor¬du!. Özgür denilen kadın kitlesi, manken veya artist olabilmek için evinden kaçan ve kaderin değil, kapitalist düzenin binbir cilvesi ile pezevenklerin sermayesi olan kadınlardan oluşuyordu!. Kitleleri oluşturan kadınlar, böyle bir özgürlüğe ula¬şan kadınlardı!. Artık erkeğin karşısında boyunlannı bükmeden oturabilecekler, zorba erkeklere karşı özgür ve eşit olduklarını söyleyebileceklerdi!. Nitekim, sabahın alacakaranlığında elinde sefertasi ile otobüs bekleyen, otobüsteki sarsıntı ve sarkıntı ile fabrikaya giden, bütün bir gün makina ve, erkek homurtuları altında çalışan, yorgunluktan şaşkına dörien vücudunu itüip-kakılan kalabalıklar arasından eve taşıyan, bir günde yapması gereken ev işlerini iki-üç saatte bi¬tirme telaşıyla çırpınan, sofrayı toplayıp, bulaşıkları yıkadıktan sonra kocası¬nın karşısına oturan, bacak bacak üstüne atabilmek için iki eliyle kaldırma-ya çalıştığı bacağını, öteki ayağının üstüne koyan kadın, gözlerini açmaya, dilini konuşmaya zorluyarak kocasına "Ben artık özgür bir kadınım" diyordu!. Bu zavallı kadın, acaba haklı mıydı? Özgürlük bu muydu ve o özür müydü? Sorusuna cevap aramak içirt bir haline, bir kocasına baktı!. Kocası ise bir eliyle kansjnın maaşını çerez olarak yerken, diğer elini ona uzatarak beklediği cevabı gayet açık bir lisanla ifade ediyordu., Bana bak kadın! Haddini bil. Kaç para maaş aldı¬ğın belli. Hem çalışan kadın yalnız sen değilsin. Vururum şeyine bir tekme, başka bir çalışan kadın alınm haa!. Doğruydu kocasının söyledikleri!. Patrona cilve yap¬madığı için maaşı gerçekten azdı. Aynca çalışan kadın sa¬dece kendisi değildi ki! Eşitlik ve özgürlük adına çalışan ve çalışmaya talip olan yüzbinlerce kadın yok muydu? Sustu.. Modem ve çağdaş kadının açık bir sembolü olabil¬mek için doğrulmaya, yediği kazıklarla dik durmaya çalıştı!. İslam Gerçeğinde Kadın Halk arasında kadınların ne yapacağına erkekler Ka¬rar verir şeklinde bir anlayış vardır. Memeye erkeksi bir asabiyetle yaklaşanların yaygınlaştırdıkları 1 olarak yadırganmayan ve kabul gören bir kim bu anlayışın tesirinde kalan bazı mi hadisenin İslam'da da olduğunu zannedere nı kocası belirler" gibi bir ifadeyi sahiplene Mümine bir kadının öncelikle kulluk bu genel ifade, hiç şüphesiz ki Kur'an-ı Ke Kadınlar konusunda senden fetva isteri ra ilişkin fetvayı size Allah veriyor. (Bu fe yazılan (haklan veya mirası) vermediğiniz kahhmayı istediğiniz yetim kadınlar ve zayıd bir mercidir. e bir vasifia-isi, peygam-Kadını ve unu Kendisi ıdisi belirle ile yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanız konusunda size Kitab'ta okunmakta olanlardır. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.[19] Kadınlann fıkhını erkeklerin veya erkeklerin fıkhını kadınların belirlemesi hadisesine, erkeklik veya kadınlık asabiyetinin karışmaması söz konusu değildir. Bu fıkhı be¬lirleyecek olan erkekler, İlahi vahyin disipline ettiği pey¬gamberler dahi olsa, kadınlık asabiyetiyle buna karşı çıkıla-bilecek ve peygamberlerine dönerek "Sen erkek olduğun için böyle fetva veriyorsun" diyenler veya böyle bir şüphe¬yi kara bir gölge gibi kalplerinde taşıyanlar olahileeektir. İşte insan fıtraöy/a ilgili bütün bu gerçekleri, bu zafiyetleri hakliyle bilence gerçek adalet sahibi olan Rabbimiz, ka-dınlahn fıkhıyl ilgili hükümleri Kendisi vazetmektedir. ıkhını erkeklere bırakmayan, insatıi cfelemde kadın ve erkeği birbirinden ayn, bir¬birinden fara görmeyen İslam, kadının konumunu, misyo¬nunu, hakkini ve değerini de, kadının kendi gerçeklik düzlemindelınımlamaktadır. Mesela kadının anne olması ve annelik lisyonunu üstlenmesi, kendi gerçeklik düzle¬minde kazabileceği yüce ve kutsal bir makamdır. Ne var ki kadının malık makamına ulaşması böylesine yüce bir eylem olmlna rağmen, bilhassa erkekler tarafından ol¬dukça küçi senmiş ve hor görülmüştür!. her y î eyleme kendilerini layık gören erkek zihni¬yeti, ulaşa L/acaklan bu analık makamını ne yazık ki. Bu erkeksi propagandanın tesi¬rinde kalaladıfılar ise, analığı kendileri de küçümseyerek analık mi»uridan uzaklaşmaya ve kendilerine değer ka-zandıracaı^ha başka eylemlere yönelmeye başlamışlardır. Hakim erkek anlayışı tarafından belirlenen diğer de¬ğerli eylemler ise, genellikle erkeklere Özgü düzlemlerde gerçekleştirilen eylemler olduğu için, bu düzlemlerdeki ey¬lemlerde doğal bir geri kalmışlığa itilmişlerdir!. Erkeklere özgü düzlemlerde mücadele veren kadınlann bu mücadele¬si, hiç şüphesiz ki altın madalya için erkeklerle yaptıklan bir mücadeleden ziyade, gümüş madalya için kendi arala¬rında yaptıkları bir mücadele görünümündedir. İşte kadınlara değer veren İlahi vahiy, kadınlann de¬ğer kazanabileceği düzlemi, kadınlara özgü bir düzlem ola¬rak sunmakta ve analığa gerçek değeri vererek, kadınlan öncelikle bu makam ile onurlandırmaktadır. Nitekim aşağı¬daki ayet-i kerimede, analığın önemine şöyle işaret edil-mektedir., Biz insana, 'anne ve babasına' iyilikle davranmasını tavsiye ettik Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır...[20] Kadınlara özgü hamilelik ve doğum hadisesinin, ka¬dınlar için zorluklarla ve güçlüklerle dolu bir eylem olması¬nı dileyen şanı yüce Rabbimiz, hiç şüphesiz ki güçlüklerle dolu bu hadise ile kadınlann karşılığı olmayan bir eziyet görmelerini değil, bu zorluk ve güçlüklerin fevkinde olan bir makama, kutsal ve değerli olan analık makamına ulaşmalarını dilemiştir. Analığa gerçek değeri veren ve bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi olan İslam'a göre, bazı fiiller ferdi olarak gö¬zükse de, bunlar genel bir insanlık düzleminde değerlendi¬rilir. Mesela bir insan hırsızlık yaptığı zaman, yüzbinlerce insandan sadece bir insan hırsızlık yapmış denilerek, bu eylem küçümsenmez. Bütün bir insanlığın hırsızlık yapması halinde karşılaşılacak durum ne kadar vahim ise, tek bir hırsızlık eylemine de aynı vehametle yaklaşılır. Çünkü böy¬le yaklaşılmadığı zaman, tek bir fertte görülen eylemin bü¬tün bir topluma yansıması ve bütün bir toplumda yaygın¬laşması söz konusudur. Dolayısıyle meseleyi böylesi bir genel düzlemde ele alan bu toplumsal bakış, bir insanı öl¬dürmek veya dirilmesine, diri kalmasına vesile olmak vakı¬asını da aynı düzlemde değerlendirir. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerime, bu genel yaklaşımı şöyle ifade etmektedir., Bu nedenle, İsraiioğuÜanna şunu yazdık Kim bir nef¬si, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık ol¬maksızın (İıaksızca) Öldürürse, sanki bütün insanları öldür¬müş gibi olur. Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andobun, peygamberlerimiz onlara apaçık belge-lerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır.[21] Bir İnsanı öldüren bütün bir insanlığı öldürmüş gibi, bir insanı dirilten bütün bir insanlığı diriltmiş gibi olacağına göre, bu İlahi prensip istikametinde anneler hakkında da gayet açık bir ifadeyle "Bir insanı doğuran, bütün bir in¬sanlığı doğurmuş gibidir!."diyebiliriz. Bütün bir insanlığı doğurmak!. Bu ifade, analar ve analık için mübalağalı bir ifade değildir. Analar gerçekten bütün bir insanlığı rahimlerinde taşıyan, bütün bir insanlığın doğum sancısını çeken, bütün bir insanlığı doğuran, bütün bir insanlığı sütleriyle besleyen, bütün bir insanlığın altını temizleyen, bütün bir insanlığı yetiştiren insanlardır.. Mü'min ve müslim anneler ise, bu genellemenin daha özel ve daha yüce bir tanımına muhataptırlar. Çünkü do¬ğurduğu evladını İslam terbiyesi ile büyüten ve onu güzel bir müslüman olarak yetiştiren mümine bir anne, bütün müslürnanlan doğuran, bütün müslümanları yetiştiren bir anne gibidir. Dola¬yısıyle herhangi bir müslümanın, diğer müslüman kardeşi¬nin annesine "Anne" demesi, hem saygıyı ve hem de bu gerçeği ifade etmektedir. İslam'ın açıkça ortaya koyduğu bu gerçek ise, akıl ve insaf sahibi bütün erkeklerin gıpta edecekleri bir makamı sadece kadınlara veren ve bu makam ile sade¬ce kadınlan onurlandıran bîr gerçektir. Erkeklere özgü bazı düzlemlerde kadınların erkeklerle yanşması mümkün olmadığı gibi, kadınlara özgü böylesi düzlemlerde de erkeklerin kadınlarla yarışması, yarışabil¬mesi mümkün değildir. İnsani düzlemde kadın erkek ayırı¬mı yapmayan ve bütün insanlan hayırlarda yarışmaya teş¬vik eden İslam, cinsi özelliklerin önem kazandığı düzlemlerde ise bu ayırımı dikkate almakta ve kadınları, kendi gerçeklik düzlemlerinde yanşmaya, kendilerine özgü bu düzlemde değer kazanmaya davet etmektedir. Nitekim kadınların gerçek değerlerini kazandıkları, kazanabildikleri düzlemler, İslam'ın kadınları davet ettiği ve kadınlan onur¬landırdığı kendilerine özgü düzlemlerdir. Kadınlar İslam'ın öngördüğü bu düzlemlerde gerçek kimliklerini bulabilecekler ve bu düzlemlerde değer kazana¬bileceklerdir. ÇOCUKLUK VE GENÇ KIZLIK ÇAĞLARI İslam gerçeğinde kadını değerlendirirken, Öncelikle kadının çocukluğundan başlayıp, genç kızlık dönemine uluşıncaya kadar ki seyrini genel hatları ile ver¬memiz gerekecektir. İslam'a ve İslam'a teslim olan müslü-manlara göre kız evlada bakış nedir ve bu kız çocuğu nasıl yetiştirilir gibi sorular, konuyla ilgili cevaplamamız gereken sorulardır. KIZ EVLADA BAKIŞ Daha önce de belirttiğimiz gibi kadının önemsenme¬diği eski cahiliyelerde, erkek evlada sahip olmak bir onur ve gurur vesilesi olurken, kız evlada sahip olmak ise yüz kızartıcı bir durum kabul ediliyordu. Kız evlada sahip olmayı bir utanç vesilesi kabul eden bu zihniyet, Kur'an-ı Kerim'de şöyle beyan edilmektedir., Oysa onlardan biri, O Rahman (olan Allah) için ver¬diği Örnek ve (kız çocuğunun doğumuyla) müjdelendiği za¬man, yüzü simsiyah kesilmiş olarak kahrından yutkundukça yutkunuyor.[22] Nitekim bu utanç dolayısıyîe birçok kız çocuğu diri diri toprağa gömülüyor, yetişkin kadınlara satın alınabile¬cek bir mal, bir meta gözüyle bakılıyordu. Böyle bir çağda inmeye başlayan İlahi vahiy, her zulme olduğu gibi bu zu-lüme de karşı çıkmış ve bu olaydaki korkunç cehaleti, vic-danlan sarsacak bir üslupla gündeme getirerek hakkı tesis etmiştir. İslam öncesi cahiliyeyi dikkate alan bazı kimseler "İs¬lam, kadın haklan meselesine tedrici bir şekilde değinmiş, cahili anlayışı ve muhtemel tepkiyi dikkate alarak kadını olması gereken yere değil, cahiliyedeki konumundan biraz daha iyi bir konuma getirmiştir" diyorlar!. Böyle bir anlayı¬şa katılmamız tabi ki mümkün değildir. İslam'ın bazı mese¬lelere tedrici bir şekilde yaklaştığı doğrudur. Ancak şu hu¬susun dikkate alınması gerekir ki, İslam tedrici olarak yaklaştığı meselelerde dahi, o meseleyi yanm bırakmamış, söz konusu meseleyi kamil bir noktaya ulaştırmıştır. Bu¬nun aksini düşünmek, İlahi vahye veya diğer bir deyişle Kur'an-ı Kerime noksanlık nisbet etmek olacaktır. Halbuki İlahi vahyin bitiminde kadına verilen yer ve kadının tanımı, kamil noktaya ulaşmış bir yer ve bir tanımdır. İslami anlayış, evlad meselesinde kız erkek ayırımı yapmamış ve her ikisine de gerçek değerini vermiştir. Mesela İslam Öncesi cahili anlayışa göre, soyun devam etmesi, sadece erkek evlad ile gerçekleşen bir olaydı!. Nitekim erkek evladları ölen ve sadece kız evladlara sahip olan Resulullah (s.a.v.)'e, bu cahili anlayış tarafından "ebter (soyu kesik)" deniliyordu. İlahi vahiy ise bu cahili anlayışı tekzip ederek, soyun kız evlad ile de süreceğine işaret etmiştir., Doğrusu, asıl ebter (soyu kesik) olan (sen değil) sana kin duyandır.[23] İki veya üç kız çocuğuna sahip olup de, bunlan İslam terbiyesi üzere büyüten ve evlendiren anne babalann muh¬telif hadis-i şeriflerde müjdelenmesi, İslam'da kız evladlara verilen özel değerin bir başka ifadesidir. |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:31 .
http://www.islamportali.com
|
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.5 |
|
ExForum |
Rüya Tabirleri |
Dini Hikayeler