![]() |
![]() |
|
|||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#1 (permalink) |
|
Evrim teorisi savunucularından bazılarının iddialarından belki de en garibi ilk canlı hücresinin uzaydan geldiği varsayımıdır. Son günlerde bu varsayma sıkça rastlar olduk. Bu varsayım taraftarlarınca evrim teorisinin yanıtlanması mümkün olmayan ilk canlılık nasıl meydana geldi sorusunun kıskacından kurtarmak amacıyla ortaya atılmış olmalıdır.
Böyle bir varsayımın (eğer teoriyi ilk canlılığın nasıl ortaya çıktığı sorusunun cenderesinden kurtarma amacıyla atılmış ise) önü ardı düşünülmeden sadece günü kurtarmak amacıyla ortaya konulduğu açıktır. Canlılık kökeni olabilecek maddelerin evrenin herhangi bir köşesinden geldiği, sonrada dünyamızda evrimleşti-ği varsayımı canlılığın rastlantılarla nasıl oluştuğu sorusuna bir cevap olmadığı gibi evrim teorisini yanıtlayamayacağı pek çok soruların burgacına sokar, çok daha güç durumlara düşürür. Aşağıdaki makalemizde bu varsayımı (ciddiye alarak) olabilirliğini bilimin tarafsız gözleriyle irdeleyip anlamaya, anlatmaya çalışacağız. = = = Kimi evrim savunucularınca ortaya atılan bu varsayıma göre uzayın herhangi bir köşesinden yeryüzüne ulaşan meteorlar gibi kimi cisimler organik maddeleri dünyamıza getirmişlerdir. Bu organik maddeler yeşermek için uygun ortam ve yer bulan tohumlar gibi önce ilk ilkel biomolekül yığınlarını ardından evrimleşip ilk canlı hücrelerini oluşturmuşlardır. Biomolekül yığınlarının insanoğlunun tarihi boyunca karşılaştığı en kompleks yapı olan bir canlı hücresini rastlantılarla oluşturabilir mi sorusuna ve konusuna girmeyeceğiz. Arzu edenler bu konuyla ilgili makalelerimize bakabilirler. İlk olarak canlılığı ortaya çıkaran organik maddelerin güneş sisteminin herhangi bir yerinden geldiği düşünülebilir. Böyle bir düşünce (evrendeki cisimler arasındaki boşluklar dikkate alındığında) güneş sistemi dışından geldiği düşüncesinden olabilirliği daha yüksek olduğundan daha mantıklıdır. Güneş sisteminin herhangi bir yerinde organik maddelerin oluşumu ile bu maddelerin dünyamıza ulaşabilece-ğinin kanıtlanması bu varsayımı destekler ve önemli ölçülerde güçlendirir. Güneş sistemiyle ilgili oldukça geniş ve ayrıntılı bilgilere sahibiz. Bir bakıma evren içinde en iyi güneş ve sistemini tanımaktayız. Bu nedenle böyle bir olgunun olabilirliğini güneş sisteminin yapısına inceleyerek kesinlikle öğrenebiliriz Aşağıdaki bölümlerde konuyla ilgili fikir verebilecek kadar güneş ve sistemi hakkında bilgiler vereceğiz. = = = Güneş: Bilindiği gibi güneşimiz füzyon enerjisiyle ışıldamakta; yüzey sıcaklığı 1.5 milyon, iç sıcaklığı ise 5 milyon derece civarlarındadır. Bu nedenle güneşimizin canlılığın temel olabilecek organik maddelerin kaynağı olamayacağı açıktır. Merkür: Güneşe en yakın ilk gezegen Merkür’dür. Merkür gezegeninin güneşten uzaklığı eliptik yörüngesi nedeniyle elli ile seksen milyon kilometre arasında değişir. ![]() Merkür (solda) Merkür’ün yüzey şekli (ortada) Merkür’ün kütle olarak Dünyamız ile kıyaslanması (sağda) Kendi etrafında dönüş süresiyle güneş etrafındaki dönüş süresi eşit olduğundan bir yüzü devamlı güneşe dönük olur, diğer yüzü ise karanlıkta kalır. Güneşi gören (gündüz) yüzünde sıcaklık yaklaşık 450 derece, görmeyen arka (gece) yüzünde ise sıcaklık -170 derecelerdedir. Diğer ifade ile iki yüzey arasındaki ısı farklılığı altı yüz derece civarlarındadır. Merkür’ün etkili bir atmosferi yoktur. Böyle bir ortamda organik maddelerin oluşumu mümkün görülmemektedir. Oluşsa bile Güneşe olan yakınlığı (güneşin çekim gücü) nedeniyle doğal yollardan dünyamıza ulaşması imkansızdır. = = = Venüs: Venüs güneşe uzaklık yönünden ikinci olmasına rağmen sistemin en sıcak gezegenidir. Yüzeyi faal bir yanardağ kriteri gibidir. Ortalama sıcaklığı yaklaşık beş yüz derece civarlarındadır. Bu nedenle bu geze-gende organik maddelerin oluşumu ile dünyaya ulaşması mümkün değildir. ![]() Venüs (solda) Venüs ile Dünyanın karşılaştırması (ortada) Venüs yüzeyinden bir görüntü = = = Mars: Güneş sisteminin dördüncü gezegenidir. Yapı ve kütle olarak Dünyamıza çok benzer. Güneşten uzaklığı yaklaşık iki yüz milyon kilometre kadardır. ![]() Güneş sisteminde bulunan katı kütleli dört gezegenin mukayesesi. Soldan itibaren Merkür, Venüs, Dünya ve Mars Mars sıvı suyun dolaysıyla yaşamanın bulunma ihtimali en yüksek gezegen sayılır. ![]() Mars (solda ) ve yüzeyi ortada ve sağda Marsın ortalama -40 derece civarlarında yüzey sıcaklığı, %95 oranında karbondioksitten oluşmuş bir atmosferi vardır. Mars en çok ilgi çeken, bu nedenle sıkça araştırılan bir gezegendir. Marsa canlılık izine rastlanmamıştır. Marsta oluşabilecek organik moleküllerin doğal yollardan (hemen ardında bulunan dev kütleli Jüpiter gezegenin çekim gücü nedeniyle) Dünyamıza ulaşması mümkün değildir. Böyle bir mucize gerçekleşse doğal yöntemlerle ulaşılabilecek en yüksek hız olan saatte yirmi bin km (ses duvarını aşan bir jetin hızı saatte saat da 1100 km kadardır) ile organik molekülleri taşıyan kütle Dünyamıza (Dünya ile Mars en yakın konumda aradaki mesafe elli milyon km kabul edilirse) ancak altı aya yakın bir zamanda ulaşabilir. Çetin uzay şartlarında organik moleküllerin ya da canlı hücrelerin varlıklarını korumaları mümkün görülmemektedir. (Konu hakkında yeri ve zamanı geldiğinde ayrıntılı bilgiler vereceğiz.) Bir mucize gerçekleşse böyle bir kütle dünyaya ulaşsa bile atmosferi bu kütlenin dünyaya ulaşmasına izin vermez. Nedeni ise bu tür kütlelerin belirli bir açıyla atmosfere girmesi ve bu açısını koruyarak alçalması, yer yüzüne bu yolla ulaşması gereğidir. Aksi bir durumda kütle ya uzaya savrulur ya da atmosfere girerek sürtünme nedeniyle yanıp parçalanır ve yok olur. Mars’ın iki uydusu varsa da bu uyduların fiziki şekilleri ve konumları nedeniyle canlı organizmaların bulunabileceği düşünülmemektedir. Devamı var. |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||
|
Yeni Kullanıcı
Üyelik tarihi: Oct 2010
Cinsiyet:
Mesajlar: 64
|
Jüpiter: Güneş sisteminin en büyük gaz kütleli gezegenidir. Jüpiter fiziksel özellikleriyle henüz yıldız olmayı başaramamış bir gök cismi, gaz devi olarak tanımlanır.
-140 ile -170 derece arasında değişen sıcaklığı, basıncı ve diğer fiziksel özellikleri nedeniyle canlıların oluşu-muna ve yaşamalarına izin vermez. ![]() Jüpiter (Solda) ve Jüpiter’in dünya ile kütlesel yönden kıyaslanması (sağda) Jüpiter’in uydularından Europa’da (bu uydudaki Vostok gölüne benzer olarak tanımlanan yerde) yaşam olabileceği şeklinde bir varsayım varsa da herhangi bir kanıt yoktur. Jüpiter ve uydularında var olabilecek canlıların doğal yöntemlerle dünyaya yönlenip ulaşması ise fiziki şarlar nedeniyle mümkün değildir. Satürn: Satürn Jüpiter’le birlikte jovian (gaz kütleli) gezegenler grubundandır. Bu nedenle yoğun-luğu çok düşüktür. Ortalama sıcaklığı 95k (-95) kadardır. Satürn’ün merkezinde ağır metallerden oluşmuş bir çekirdeği vardır. Çekirdekteki basıncın on milyon bar, sıcaklığın ise 12.000 derece olduğu tahmin edilmektedir. Satürn ve uydularında yaşamın olduğu düşünülmemektedir. Olsa bile doğal yöntemlerle dünyamıza ulaşması mümkün değildir. ![]() Stürn ve Uranüs Uranüs: Jovian grubundan olup buz devleri sınıfındandır. Uranüs’ün erimiş halde bir çekirdeği, bu çekirdeği saran binlerce derece sıcaklıkta bir mantosu vardır. Uranüs’ün etkin sıcaklığı 58 K (-215c) civarlarındadır. Gerek Uranüs’te gerekse uydularında canlı organizmaların bulunduğu düşünülmemektedir. Olsa bile canlı orga-nizmaların doğal yollardan dünyaya ulaşması mümkün değildir. ![]() Neptün Neptün: Güneşe en uzak ve sekizinci gezegendir. Kütlesi dünyanın on yedi katı kadar büyüktür. Neptün Uranüs gibi bir buz devidir. Hidrojen ve helyumdan oluşan atmosferinin üst katmalarında bulunan metan gezegene mavi rengini verir. Neptün -218c ye varan sıcaklığıyla güneş sisteminin en soğuk gezegenlerinden biridir. Gerek Neptün, gerekse uydularında canlığın oluşması ve devamlılığı mümkün görülmemektedir. Devamı var. |
|||||||||
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||
|
Yeni Kullanıcı
Üyelik tarihi: Oct 2010
Cinsiyet:
Mesajlar: 64
|
Evrenimizin her hangi bir yerinde mikro organizmalar türü canlılar olsa doğal yol ve yöntemlerle dünyamıza ulaşabilir mi?
Bu konuda bazı araştırmalar yapılmıştır. Ünlü bilim insanı George Gamow, bu konuda şunları söylemiştir: -Uzayda yolculuk yapan sporları bekleyen ve donarak ölmekten daha ciddi olan bir tehlikeyi unutmamak gerekir. Çok iyi bilindiği gibi güneşten mühim miktarda mor ötesi ışınlar yayılmaktadır. Yeryüzünü kuşatan atmosfer tabakasının çok azının geçmesine müsaade ettiği bu ışınlar; uzay boşluğu içinde kendilerini muhafaza edebilecek koruyucu mekanizmaları bulunmayan bu mikroorganizma sporları için en büyük tehlikedir ve onları bir anda öldürebilecek güçtedir. Bu sebeple bakterilerin hayali yolculukları daha en yakın gezegene dahi oluşmadan onların ölümüyle sonuçlanacaktır. Çok iyi bilindiği gibi yıldızlardan mühim miktarlarda mor ötesi ışınlar yayılmaktadır. Yeryüzünü kuşatan atmosfer tabakasının çok azının geçmesine müsaade ettiği bu ışınlar; uzay boşluğu içinde kendilerini muhafaza edebilecek koruyucu mekanizmaları bulunmayan bu mikroorganizma sporları için en büyük tehlikedir ve onları bir anda öldürebilecek güçtedir. Bu sebeple bakteriler gibi mikroorganizmaların hayali yolculukları en yakın gezegene dahi oluşmada ölümleriyle sonuçlanacaktır. Virüs tipi canlıların meteorlarla geldiği öne sürülebilir. Bilindiği gibi virüsler hücresel yapılarda değildir. Herhangi bir gereksinime ihtiyaç duymadan en umulmadık şartlarda tıpkı cansız maddeler gibi yıllarca varlıklarını koruyabilirler. Meteorlar süpernova denilen dev yıldızların patlamaları sonucu uzayın dört bir yanına dağılan parçalardır. Süpernova denilen dev yıldızlar da yüksek ısı ve radyasyon nedeniyle bio moleküller oluşması ve varlıklarını korumaları imkân dışıdır. Güneş sistemine dolaysıyla Dünyamıza en yakın bir süpernova binlerce ışık yılı uzaklığındadır. Şu anda patlamış bir süpernovadan dağılan parçalar doğal yol ve yöntemlerle güneş sistemine dolaysıyla dünyamıza binlerce hatta milyonlarca yıl sonra ancak ulaşabilir. Bu parçacıklar kimi bio moleküller taşımış olsa bile milyonlarca yılla ifade edilen bu çok uzun süreçler sonunda ve oluşma oranı çok düşük rastlantılarla ancak güneş sistemine ulaşabilecektir. Olabilecekleri var sayılan bio moleküllerin bu kadar uzun süre son derece çetin olan evren şartlarında varlıklar-nı korumaları ise mümkün değildir. Kaldı ki virüs tipi kimi mikroorganizmalar bir yolla dünyaya ulaşsalar bile yaşam dünyasına girebilmeleri için stoplazması ve çekirdeği olan gerçek hücrelere ihtiyaçları vardır. İlkel dünyada bu tür hücrelerin olmadığı varsayıldığından bu iddia kendi kendini çürütmektedir. Aminoasitler gibi biyomoleküller ise sürtünme ısısı ve oksijen nedeniyle atmosfere girdiği anda tahrip olacaktır. 1966 yılında yapılan bir araştırma ve ulaşılan sonuçlar kimi evrim savunucularının ortaya attığı canlılığın uzaydan geldiği hipotezinin tamamen terk edilmesine sebep olmuştur. Gemini-9 uzay aracının dış yüzeyine özellikle seçilmiş en dayanıklı mikroorganizmalar yerleştirildikten sonra uzaya gönderilmişti. Yapılan incelemelerde bunların tamamının yedi saat dahi geçmeden öldüğü görüldü. Hâlbuki bu hipoteze göre hayatı başlattığı ileri sürülen bakterilerin yolculuğunun yıllarca sürmesi gerekirdi. Görüleceği gibi bilimsel araştırmalar sonucu ortaya çıkan gerçek, uzaydan canlı mikroorganizmaların yeryüzüne ulaşmasının imkânsız olduğudur. Bu hipotez evrimcilerce öngörülen canlılık oluşumunun ilk evreleri konusuna da bir katkı sağlamaz. Öyle ki ilk dünya koşullarında, herhangi bir yol bulup uzaydan bol miktar ve çeşitlerde aminoasitler gelseydi, sonuçta yeryüzü bir aminoasitler denizi olsaydı bile bu durum canlılığın kökenini ve oluşumunu açıklayamazdı. Çünkü aminoasitlerin tesadüfen ve rast gele bir araya gelerek özel şartlı, son derece kompleks, üç boyutlu ami-noasit dizimleri olan proteinleri, proteinlerin de hücrelerin organellerini, ardından da bu organellerin bir araya gelerek tüm mucizevî yapısıyla canlı hücrelerini meydana getirmesi mümkün olmazdı. = = = Galileo olarak adlandırılan uzay sondasından elde edilen bilgilere göre, Jüpiter'in uydusu olan Europa'nın yüzeyindeki buz tabakasının altında okyanuslar olabileceği tahmin ediliyor. Evrim teorisi taraftarlarına göre bir yerde su varsa orada canlıda olmalıdır. Gerçekte bazı evrim taraftarı bilim adamlarının Europa'da var olduğunu umdukları okyanusla bu kadar ilgilenmelerinin nedeni ise Antartika'daki Vostok isimli göldür. Bilim adamları, dünyanın en soğuk suyu olan bu gölde eğer canlı organizmalar bulurlarsa, Europa'daki soğuk sularda da yaşamın izlerinin bulunabileceğini umuyorlar. Ayrıca şunu belirtmek gerekir ki, Vostok Gölü'nde canlı organizmalara rastlanması, bu organizmaların burada rastlantılarla oluştuğunu göstermediği gibi Europa’da var olduğu tahmin edilen buzların altındaki okyanuslarda var olabilecek canlılarında rastlantılarla oluştuğunu göstermez. Evrim taraftarları bırakınız anormal koşullarda en uygun şartlarda dahi, canlılığın kendi kendine ve rastlantılarla oluştuğunu kanıtlayamamışlardır. Kaldı ki Europa’nın buzların altında da okyanusların bulunduğu sadece bir varsayımdır. Böyle bir okyanus olsa bile Vostok gölü ile kıyaslanması mümkün değildir. Nitekim bazı bilim adamları bu tür kıyaslamanın doğru olmadığını belirtiyor. Çünkü Vostok Gölü canlılığın zaten var olduğu bir gezegende (Dünyanın Antartika bölgesinde) bulunuyor ve bu göle canlı organizmalar herhangi bir bölgeden bir şekilde gelmiş olabilir. Örneğin ABC News'un bilim yazarı Lee Dye bu konuda şu yorumu yapıyor: -Bununla birlikte, iki gökcismi arasında çok büyük farklılıklar var. Eğer bu mikroplar (Vostok gölünde bulun-ması umut edilen mikroplar) birkaç milyon yıllık olsalar bile, bazı bilim adamlarının inandığı gibi, bunlar Europa gibi çorak kayalıklarda değil, biyolojik faaliyetin olduğu bir gezegende oluştular. Ayrıca, söz konusu araştırmayı aktaran haberlerde, Europa'da yaşam olabileceğinin sadece tahmin edildiği özellikle vurgulanıyor ve bu tahminin doğruluğunun denenebilmesi için NASA'nın 2003 yılında gönderdiği Europa Uydusu'ndan gelecek bilgilerin beklendiği belirtiliyor. Bu konuda Lee Dye'ın ABC News'daki yorumunda şöyle deniyor: -Arizona-Tucson Üniversitesi’nden Richard Greenberg "Daha orada ne olduğunu bilmiyoruz" dedi ve tortula-rın bir çeşit organik madde olabileceğini öne sürmek için çok erken olduğunu ekledi. 2003 yılında NASA'nın gönderdiği Europa Uydusu, bir okyanusun var olup olmadığına delil bulmak için Europa'yı daha yakından ziyaret edecek. Europa'nın yaşam için elverişli bir ortama sahip olduğu iddiası da bazı bilim adamları tarafından kabul edilmiyor. Örneğin İngiltere Kent Üniversitesi'nden uzay bilimci Dr. Mark Burchell Europa'daki koşulların ve çevrenin ya-şam için uygun olduğu iddiasının bir spekülasyon olduğunu belirtiyor. NASA Ames Araştırma Merkezi'nden Jack J. Lissauer ise, Nature dergisinde konu hakkında yayınlanan makalesinde kesin bilgiler olmadan uzayda yaşam olduğu hakkında çıkartılan söylentiler için şöyle diyor: -Başka bir yerde yaşamın keşfedildiği tahmininde bulunmak spekülasyon üzerine spekülasyon yığmak olurdu. |
|||||||||
|
|
|
|
#4 (permalink) | |||||||||
|
Yeni Kullanıcı
Üyelik tarihi: Oct 2010
Cinsiyet:
Mesajlar: 64
|
Aminoasitler uzaydan mı geldi?
Evrim teorisi taraftarları canlılığın rastlantılarla oluşabileceğini kanıtlamak için yoğun çabalara girişmişlerse de bir sonuç alamamışlardır. Kuyruklu yıldızlarda dünya okyanuslarındakilere benzer su bulunduğu, dünyadaki suların kuyruklu yıldızlar vasıtasıyla dünyamıza getirildiği konusundaki varsayımlar buna bir örnektir. Kuyruklu yıldızlarda bulunduğu iddia edilen suyun okyanus suyuna benzetilmesi, dünyadaki mevcut suların kuyruklu yıldızlar vasıtasıyla uzaydan geldiği iddiaları boşuna değildir. Bu iddiaların daha sonra gelecek aminoasitler kuyruklu yıldızlar vasıtasıyla uzaydan geldi varsayımına bir ön hazırlık olduğu açıktır. Kuyruklu yıldızlarda var olduğu ve okyanus sularına benzediği (dolaysıyla aminoasitlerin oluştuğu) iddia edilen sular dünyamıza ulaşabilir mi? Gerçekte çok küçük çekirdeklere sahip olan bu minik gök cisimleri dünyamızın su kaynakları olabilir mi? Bu soruların cevaplarını dünyamızdaki sular kuyruklu yıldızlardan mı geldi? başlıklı makalemizde vermiş, bu tür varsayımların bilimsel öngörülerden çok, bir evrimci aldatmacası olduğunu kanıtlarıyla göstermiştik. = = = Bilimsel veriler tersini gösterse bile evrim teorisi taraftarları teorilerinin gerçekliği konusunda son derece ısrarcıdırlar. Onlara göre eğer aminoasitler yeryüzü şartlarında oluşamıyorlarsa bir başka yolla gelmiş ya da oluşmuş olmalıdır. Aminoasitler oluşumu konusunda bu mantığa uygun bir teori daha geliştirilmiştir. Bu iddiaya göre uzaydan yeryüzüne düşen meteorlarda aminoasitler vardı. Bu aminoasitler yeryüzünde bulunan organik maddeler reaksiyona girmiş ve böylece canlılık oluşmuştur. Şöyle, şöyle oldu da canlılık oluştu demek ayrı, bu oluşumu bilimsel kanıtlarla göstermek ayrı şeylerdir. Kaldı ki bu teori baştan sona tutarsızlıklarla doludur. Hemen fark edileceği gibi bu varsayım her şeyden önce uzaydan dünyamıza aminoasitlerin gelmesine dayanır. Evrenin uygun yerlerinden aminoasitler oluşabilir mi? Evrenin uygun yerlerinde oluşabilecek aminoasitler meteorlarla dünyaya ulaşabilir mi? Ulaşsa dahi yapılarını koruyabilirler mi? Bilimin birinci soruya verdiği cevap mümkündür, diğer sorulara verdiği cevap ise HAYIRDIR. Nature dergisinde 28 Mart 2002 tarihinde yayınlanan canlılığın ilkel evren koşullarında oluşmasıyla ilgili iki araş-tırmanın sonuçlarını değerlendiren Washington Üniversitesi'nden Everett L. Shock Astrobiyoloji: Hayatın Tohumları mı? başlıklı makalesinde şunları yazmaktadır. -Hayatın temel taşı olan aminoasitler, yıldızlar arasında bulunan toz zerreciklerinde oluşa-bilmekte. Ancak bu Yeryüzünde hayatın kökeni hakkında bize ne kadar bilgi veriyor? Everett L. Shock, deneyleri ve elde edilen sonuçları özetledikten sonra, canlılığı oluşturan malzemelerin bir yer-lerde bulunduğunu öne sürmenin, canlılığın kökenini açıklamadığını belirterek makalesini şöyle bitirmektedir: -Bu bize hayatın kökeni hakkında hiç bilgi veriyor mu? Hayatınızı kazanmak için jeoloji okuyabilirsiniz. Ancak, farklı kayaların nasıl oluştuğunu bilmek size hangi kaya kümesinin Teotihuacán, Tac Mahal veya Tony'nin Yeri olacağını göstermez. Hayatın kimyasal temel taşlarını araştırmak, bunların her yerde olduğunu ve hayat olmadan da var olabildiklerini gösterebilir. Bu gerçeği kabul ederek, hayatın ortaya çıkışı ile ilgili araştırmalar başka şekilde yönlendi-rilmeli. Hayatın kökeni ile ilgili materyaller göz önünde bulundurulmalı, ancak bunlara direkt olarak bağlı kalınmamalı. İnanıyorum ki, bu acemi astrobiyoloji için büyük bir meydan okumadır. Aminoasitlerin şu veya bu şekil ya da yolla oluşmasının gerçekte canlılığın oluşumu konusunda herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Rastlantılarla aminoasitlerin oluşumu sadece canlılığın rastlantılara oluştuğunu savunan evrim teorisi taraftarlarına bir avuntudur. Bir canlı hücresinin rastlantılarla oluşmasının imkânsızlığı bilimsel yöntemlerle defalarca gösterilmiştir. |
|||||||||
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:20 .
http://www.islamportali.com
|
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.5 |
|
ExForum |
Rüya Tabirleri |
Dini Hikayeler