![]() |
![]() |
|
|||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#31 (permalink) |
|
YİRMİBEŞİNCİ SÖZ - 3 Birkaç hafta önceki yazıda Yirmibeşinci Söz’deki herşeyin bir çırpıda anlaşılamayacağını ifade etmiştik. Bazı meseleler vardır ki uzun uzun düşünmek, çok ince eleyip oldukça sık dokumak gerekir. Bediüzzaman Hazretleri de Rum sûresinde وَمِنْ آيَاتِهِ “Yine O’nun âyetlerindendir ki...” diye başlayıp devam eden âyet silsilesini anlattığı yerde “Kalb istiyor ki, şu definelerde gizli olan elmasları göstereyim. Fakat, ne yapayım, makam kaldırmıyor” diyor. Evet, Kur’an çeşit çeşit mücevheratla dolu derin bir denizdir ama gavvas olanlar, dalgıçlık bilenler bu mücevherlere ulaşabilirler. Yasin sûresinin sonunda الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الأَخْضَرِ نَارًا “Hem size yeşil ağaçtan ateş çıkaran bir Zât, çürümüş kemiğe hayat verebilir” âyetinde haşirden bahsediliyor. Yeşil bir ağaçtan ateşin çıkması hadisesi farklı bir münasebet içinde Hazreti Musa Aleyhisselâm’ın kıssasının anlatıldığı yerde de zikrediliyor. Üstad da bundan hareketle Kur’an’ın neredeyse 1/3 ünü teşkil eden haşir mevzuunu Musa Aleyhisselâm’ın da bir davası olarak görüyor. Hatırlanacağı üzere Kur’an kıssaları ve bu kıssaların tekrarı üzerinde durmuş ve kıssaların birden çok maksadının olduğunu ve herbir sûrede farklı bir maksadın vurgulandığını söylemiştik. Burada da Üstad, Hazreti Musa Aleyhisselâm’ın kıssasında bizlere birçok küllî düstur ve kaidenin gösterildiğini ifade ediyor. Mesela; Firavun’un, vezirine hitâben “Ey Hâmân, bana bir kule yap. (Mümin Sûresi, 40:36)” âyetinde dağlar büyüklüğündeki piramitlere; Firavun’un cesedinin çürümemesiyle alâkalı olarak “Bugün senin cesedini kurtaracağız. (Yunus Sûresi, 10:92)” âyetinde genel olarak bütün firavunlarının cesedlerinin mumyalanmasına; Firavun’un İsrailoğulları’na yaptığı eza, cefa ve zulümlerin anlatıldığı “Kızlarınızı sağ bırakıp yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlardı. (Bakara Sûresi, 2:49)” âyetinde de İsrailoğulları’nın maruz kaldıkları sürgünlere, soykırımlara işarette bulunuyor. Herşeyin kendisinde yazılı olması hasebiyle Kur’an gelecekten de haberler verir. “Muhyiddin-i Arabî Rum sûresinde pek çok ihbârât-ı gaybiyeyi bulmuştur. İmam-ı Rabbânî, sûrelerin başındaki mukattaât-ı hurufla çok muamelât-ı gaybiyenin işaretlerini ve ihbârâtını görmüştür.” Üstad bu kısımda, Efendiler Efendisi’ne hitab edilen ve gelecekten haber veren belli başlı âyetleri sıralıyor. Kur’an-ı Kerim’in genç olduğunu daha doğru bir ifade ile zaman ihtiyarladıkça Kur’an’ın gençleştiğini bizlere gösterdiği yerde Üstad, sosyal meselelerle alâkalı Kur’an’da yer alan kural ve kaidelerden bahsedip, toplumun çekirdeği olması nedeniyle aile hayatına ait mevzuuları zikrediyor: Toplumdaki kötü gidişi zekât ve hurmet-i ribanın durduracağını ifade ediyor. Hakikat ve hikmet planında çok evliliği açıklıyor ve evliliğin amacının şehvet değil de neslin devamı olduğunu söylüyor. Miras mevzuunda kardeşler arasında –haşa– bir adaletsizlik yapılmadığını, evlendikten sonra payların eşitlendiğini hatırlatıyor. Tesettürün, şefkat madenleri diye tavsif ettiği kadınlar için fıtrî bir ihtiyaç olduğunu, açık-saçıklığın ise onların fıtratına aykırı olduğunu ifade ediyor. مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ âyetini izah ettiği yerde bazı alevilerin “bizim namazımız kılındı” iddialarına cevap verip, Efendimiz’in neslinin erkek çocuğundan devam etmediğine dikkatleri çekiyor. Üstad, Müminûn sûresinde insanın mükemmel yaratılışını anlatan âyetlerin belâğatının bir vahiy kâtibini nasıl hayret içinde bıraktığını anlatıyor. Üstad burada vahiy kâtibinin ismini zikretmiyor fakat rivayetlerde şahsın isminin Abdullah b. Ebî Sarh olduğu ifade edilir. Rivayete göre Müminûn sûresinin 12-14. âyetleri nazil olmuş Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi vesellem) de inen âyetleri etrafındaki vahiy kâtiplerine yazdırıyordu. İnsanın anne karnındaki gelişiminden bahseden; küçücük bir su parçası iken embriyo halini aldığını, daha sonra çiğnenmiş bir et parçasına döndüğünü, sonra kemik halini aldığını ve bu kemiğe de et giydirildiğini anlatan âyetler Abdullah b. Ebî Sarh’ı büyülemişti ve intâk-ı bil-Hakk nevinden ağzından فَتَبَارَكَ اللهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ “Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir” ifadesi çıkıvermişti. Efendimiz, kâtibe: “Onu da yaz.” dedi. Evet, gerçekte mezkur âyetlerin fezlekesi, sonu aynı şekilde bitiyordu fakat vahiy kâtibi “Acaba bana da mı vahiy geliyor?” diye bir tereddüde düşmüş ve daha sonra Efendimiz’in dizinin dibinden ayrılmış, İslam dairesinden dışarı çıkmış, mürted olmuştu. Bazı rivayetlerde daha sonra tekrar müslüman olduğu ve duasında dilediği gibi, sabah namazını kılıp selam verdikten sonra öldüğü ilavesi vardır. Bu hâdise bize gösteriyor ki şu dünyada kimsenin ama kimsenin ahiret ve kurtuluşu adına teminatı yoktur. Üstad’ın da İhlas Risalesi’nde dediği gibi insan ihlas kulesinin burçlarında gezinirken ayağı kayıp derin bir çukura düşebilir. Kur’an-ı Kerim’de birçok âyet-i kerime fezleke ile biter. Fezleke; hülasa veya icmal manâlarına gelir. Âyetten sonra birkaç kelime ile âyetin özü, üsâresi verilir ki bu fezlekelerin bir kısmını Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatları teşkil eder. Üstad, Hazreti Adem Aleyhisselâm’a secde hadisesinin anlatıldığı yerde âyetin sonundaki أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ fezlekesini misal olarak veriyor. Hatırlanacağı üzere Allah-u Teâlâ, Hazreti Adem’e öğrettiği isimleri meleklere de göstermiş ve onlardan aynı isimleri bildirmelerini istemiş, melekler ise âciz kalmışlar ve “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.” demişlerdi. İşte en son cümlede yani fezlekede şu mânâ yatmaktadır: “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Hazreti Adem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.” Kâinattaki muhteşem düzenden, mîzandan; dağlardan, denizlerden, gökyüzünden bahseden âyetleri açıklarken Üstad Hazretleri harika betimlemeler ve tasvirler kullanıyor: Semâ yağmuru, zemin hububâtı muhafaza eden birer hazinedar... Rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl... Irmaklar, nehirler birer ulaşım vasıtası; Güneş ve Ay mevsim dolabını çeviren iki dümenci; bulutlar seyahat eden dağlar ... Kur’an-ı Kerim tevhid delillerinden, âfâkî âyetlerden bahsederken birkaç yerde Güneş’i misal veriyor. Aynı zamanda Güneş üzerine yemin de ediyor. Kur’an’daki kıyamet sahnelerinden birisinde Tekvir sûresindeki “Güneş dürülüp toplandığında” beyanıyla Güneş’in vazifesine nasıl son verildiği ifade buyuruluyor. Üstad daha önceki bir konuda Güneş’i bir lambaya benzetmişti. Öyle bir lamba ki nadide bir sanat eseri gibi rahmet sandığından çıkartılmış ve insanlara teşhir edildikten sonra tekrardan sandığa konulacak. İşte bu Güneş, Üstad’ın ifadeleri içinde esbap planında üzerindeki iki küçük lekenin büyümesiyle emr-i Rabbâni ile dünya yaratıldığı andan itibaren verdiği ışığı, ziyayı geri alacak ve kendisine “Burada senin işin bitti ve şimdi cehenneme git, sana kulluk yaparak, seni bir ilah zannederek dalâlate girenleri yak!” denecek. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|
|
|
|
|
#32 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
YİRMİBEŞİNCİ SÖZ - 4 Kur’an-ı Kerim’de meleklerin kanatları olduğu beyan ediliyor. Fakat bu kanatlar, meleklerin hızlarını ve güçlerini ifade eder. Üstad Hazretleri de “Hamd, gökleri ve yeri yaratan ve melaikeyi iki, üç, dört... kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, yarattıklarından, istediğine, dilediği kadar fazla özellikler verir, Çünkü O her şeye kadirdir.” (Fâtır Sûresi, 35/1) âyetini izah ettiği yerde meyveden meyveye uçmak için sineğe, ağaçtan ağaca konmak için kuşa kanat veren Allahu Teâlâ, Venüs’ten Jüpiter’e, Jüpiter’den Satürn’e uçmak için meleklere kanat bahşeder diyor. Âyette de görüldüğü üzere 2, 3, 4... kanatlı melekler vardır. Aslında bu rakamlar meleklerin aynı anda kaç farklı yerde bulunabildiklerinin göstergesidir. Evet, melekler aynı anda farklı yerlerde bulunurlar. Biz meleklerin bu farklı yerlerdeki akislerini hep kanatlara bağlarız. Efendiler Efendisi, Necm sûresinde beyan buyurulduğu üzere Hazreti Cebrail’i bütün kanatlarıyla ufku kaplamış olarak yani bütün buudlarıyla görmüştü. Yoksa bu kanatları, kuşların kanatları gibi fizikî birer organ şeklinde düşünürsek aklımıza tüyler gelir ve ondan sonra da nasıl hızlı olduklarını ölçmeye çalışırız. Kur’an-ı Kerim, dünyaya cirmi kadar ehemmiyet verir. Üstad’ın sözleriyle ifade edecek olursak; “Kur’an ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâpçı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, surî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder.” Kur’an “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan ibarettir.” der ve kaskatı kesilmiş dünyayı eritir; “Gök yarıldığı zaman”, “Güneş dürülüp toplandığı zaman” der ve dünyanın da bir sonu olduğunu, sonsuza kadar öyle dönüp durmayacağını ilan eder. Bediüzzaman Hazretleri, Yirmibeşinci Söz’de açıkladığı konuların bazılarını muhtasar olarak Yedinci Şuanın Birinci Makamı’nda izah etmiş ve bu kısmı zeyl olarak Yirmibeşinci Söz’ün sonuna koymuş. Zeyl bölümündeki bazı konular: Kur’an’ın ve Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) birbirlerine karşı mucize oluşları; Abdülkahir Cürcânî, Sekkâkî ve Zemahşerî gibi belâğat üstadlarının “Kur’an’ın belâğatı, tâkat-ı beşerin fevkındedir, yetişilmez” şeklindeki haykırışları; bu muhteşem belâğata karşı müşriklerin muaraza yolunu bırakıp, muharebe yolunu tercih etmeleri; Kur’an’ın hâlâ genç kalması ve hükümlerinin evrenselliği; “Biz gerçekten, doğru yolu gösteren harikulade bir Kur’an dinledik” âyetinde belirtildiği üzere cinlerin, meleklerin ve diğer ruhânî varlıkların Kur’an tilavetini işittikleri an oturup onu dinlemeleri. Yirmibeşinci Söz’ün en son bölümünde Emirdağı Çiçeği başlığı altında Kur’an’daki tekrar konusu ele alınmış ve konuyla alâkalı yöneltilen suallere cevaplar verilmiş. Burada Üstad mevzuuya girmeden önce bu bölümün çok önemli olduğunu vurguluyor ve “Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur’an’a ait olmak cihetiyle, hem ibadet-i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sedefidir. Yırtık libasına değil, elindeki elmasa bakılsın” diyor. Evet, Üstad’ın başka yerlerde de ifade ettiği gibi Risâle-i Nur, Kur’an’ın malıdır, Kur’an’dan süzülmüştür. Öyle ki Nur ismini dahi Kur’an’dan almıştır ve Nur sûresi yine Üstad’ın beyanıyla on parmakla Risâle-i Nur’a bakar. Üstad Kur’an’daki Mekkî ve Medenî sûrelerde tekrar edilen konuları ilahî mesajın muhatapları açısından ele alıyor. Ayrıca her bir sûrede bir konu, bir başlık ön plana çıkıyor ve bu konuya göre de belli kelimeler veya âyetler tekrar ediliyor: Şuara sûresinde Hazreti Musa, Hazreti İbrahim, Hazreti Nuh, Hazreti Hud, Hazreti Salih, Hazreti Lut, Hazreti Şuayb (aleyhimü’s-selam) gibi peygamberlerin tebliğleri naklediliyor. Bu peygamberler, kavimlerini Allah’a imana davet etmiş, hallerini düzeltmelerini ve içinde bulundukları dalalet bataklığından bir an önce kurtulmaları gerektiğini anlatmışlar. İşte bu sûrede tam 8 defa وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Ama Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir)” diye beyan buyurulmuş ve bu âyetteki Aziz lafzıyla o kavimlerin nasıl helak olduklarına, Rahim kelimesiyle de o peygamberlerin nasıl necat bulduklarına işaret edilmiş. Rahman sûresinde Rabbimizin dünyada ve özellikle ebedî cennette hazırladığı nimetler hatırlatılmış ve 31 defa فَبِأَيِّ آلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ “O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?” diye hitap edilmiş. Meryem sûresinde Besmele hariç 16 yerde Rahman ismi geçiyor. Bilindiği üzere Hazreti İsa (aleyhisselam) şefkatiyle meşhur, sövene dilsiz, dövene elsiz hareket eden bir paygamber. Yusuf sûresinde “ilim” merkeze oturuyor, âyetlerde Hazreti Yusuf’a verilen rüyaları ve hâdiseleri te’vil ilminden bahsediliyor ve bir çok âyette Alîm ism-i şerifi zikrediliyor. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
|
|
#33 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
YİRMİBEŞİNCİ SÖZ - 5 Bediüzzaman Hazretleri, başta Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) kıssası olmak üzere bütün enbiyanın kıssalarının Risalet-i Ahmediye’nin hakkaniyetine bir nevi şehadette bulunduğunu söylüyor. Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Musa (aleyhisselam) “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!” derken bu kurtuluşun gelecekte olacağı ifade ediliyor. Ama Efendimiz için “Seni dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?” deniliyor ve burada kurtuluşun çoktan Allah Rasûlü’ne (sallallahu aleyhi vesellem) gelip ulaştığı ifade ediliyor. Yine Efendimiz hicret esnasında Sevr mağarasında iken müşriklerin kendilerini göreceğinden endişe eden Hazreti Ebu Bekir’e “Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir” diye teselli veriyor. Hazreti Musa (aleyhisselam) “Ya Rabbî! genişlet göğsümü” diye dua ederken, Efendimiz’e hitaben “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” deniyor. Hazreti İsa (aleyhisselam) “Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, aziz-u hakîm ancak Sen’sin” diyor. Aynı duyguyu Hazreti İbrahim de “Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse o da Sen’in merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen gafursun, rahîmsin” diye seslendiriyor. Bu peygamberlerin, azabın kavimlerine gelip çatmaması için Allah-u Teâlâ’ya yalvarmalarına karşılık, Cenâb-ı Hakk, Efendimiz’e “Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz” diye hitab ediyor. Evet, görüldüğü üzere Kur’an-ı Kerim’de, Efendimize çok büyük bir ehemmiyet verilmiş ve insanlara kendisine tâbî olmaları emrolunmuş. Üstad risalenin sonunda birisinin Kur’an’ı tercüme etmek ve Kur’an’ın kendisi yerine bu tercümesinin okunmasını istemesinden ve bununla Kur’an’a karşı yapılmak istenen suikast girişiminden bahsediyor. Gerek Yirmibeşinci Söz gerekse daha başka yerlerde izah edildiği gibi Kur’an’ın meziyetleri, nükteleri, harflerin dizilişi, âyetler arasındaki sırlı münasebetler ancak Arapça gibi bir lisanda görülebilir. Üstad’ın da dediği gibi “kelimât-ı Kur’aniyenin mucizâne ve cemiyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüzî tercümeleri tutamaz.” Mesela; Kur’an الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى “Rahman arşa istivâ etti” diyor. “İstivâ” Arapça bir kelimedir. Fakat anlaşılması için “Allah hükmünü arştan icra etti” diye meal veriyorlar. Bazıları daha da ileri giderek “arşa kuruldu” diyorlar. Evet, “istiva etti” ifadesine kuruldu diye meal verilmesi çok yanlıştır aslında; anlaşılsa da, anlaşılmasa da manası “arşa istiva etti” demektir. Rahman ve Rahim isimlerine de yanlış manâlar veriliyor ve hiç düşünülmeden ve biraz da dîk-ı elfazdan “esirgeyen ve bağışlayan” diye tercüme ediliyor. Üstad, 26. Mektub 4. Mebhas 8. Mesele’de okunan dua ve sûrelerin, ezan ve kametin neden tercüme edilemeyeceğini izah ediyor. Bütün risaleler ama özellikle Yirmibeşinci Söz tek başına değil de birkaç kişiyle grup halinde okunup, müzâkere edilmelidir. Burada müzâkereden kasdımız sadece bilinmeyen kelimelerin manâlarını verip geçmek değildir; âyetlerin meallerine bakılabilir, Üstad’ın seçtiği kelimeler ve cümleler “neden?, ne için?” gibi sorularla irdelenebilir ve varsa okunan konuyla alâkalı başka yerlere müracaat edilebilir . Yirmibeşinci Söz’le ilgili buraya kadar yazılanları hülâsa edecek olursak; Üstad Hazretleri’nin ifade ettiği gibi Kur’an sağı-solu, önü-arkası, yukarısı-aşağısı nur olan bir kitaptır. Müslüman olmayan Arap edibleri bu mukaddes kitabın bırakın 7 vecihli i’cazının hepsinin, bir vechi olan belâğatının dahi karşısına çıkamamış ve sükût edip kalmışlar. Diğer taraftan müslüman ulemâ da Kur’anı tefsir eden ve belâğatının yüceliğini senâ sadedinde binlerce kitap yazmışlar. Evet, Kur’an-ı Kerim Allah-u Teâlâ’nın kelâmıdır, tercümanı Kâinatın Efendisi (sallallahu aleyhi vesellem)’dir, bu âlem-i şehadette gayb âleminin lisanıdır, bu kâinatı okuyan bir kâridir, kimi zaman bir mürebbî, kimi zaman bir hazine; bazen bir anahtar, bazen de bu anahtarı elinde tutan bir keşşâftır. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
|
|
#34 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
YİRMİALTINCI SÖZ Kader, sadece İslam dininde değil, başta Hristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere daha birçok din ve felsefî sistemde tartışılan bir konu haline gelmiştir. Nedense insanlar hür bir iradeye sahip olmakla yapılan işlerin, söylenilen sözlerin önceden bilinmesi arasında daima bir tezat olduğuna inanmışlar ve akıllarını hep şu sualle meşgul edip durmuşlardır: “Eğer yapacağımız şeyler önceden biliniyorsa bizim irademizin, yaşamamızın ne anlamı var?” İslam tarihinde Mutezile mezhebi gibi ifrat içinde bocalayıp, kader anlayışını tamamen reddedip, “İnsan kendi fiilinin hâlıkıdır” diyen insanların yanında, Cebriyye mezhebi gibi tefrit içinde kalıp, iradeyi tamamen görmezlikten gelerek, “İnsan rüzgâr önünde sağa-sola savrulan bir yaprak gibidir” diyen insanlar da olmuştur. Fakat sırat-ı mustakîmdeki, i’tidal yolundaki Ehl-i Sünnet ise, “Kesb ve irâde kuldan, yaratma ise Cenâb-ı Hak’tandır” demişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri de bu kader mevzuunu Yirmialtıncı Söz’de Mâturîdî akidesine dayalı bir anlayışla ele alıyor. 28. Mektubun Yedinci Risalesi olan Yedinci Meselesi’nin 3. İşareti’nde ifade edildiği üzere “sırr-ı kader ve cüz-i ihtiyarînin halli için, koca Sa’d-ı Taftazanî gibi bir allâme, kırk elli sayfada, meşhur Mukaddemât-ı İsnâ Aşer namıyla telvih nam kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Söz’de, İkinci Mebhasın iki sayfasında tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyan” etmiştir. Her şeyden önce kader meselesi imanî ve vicdanî bir meseledir. Evet, vicdânidir ve bu nedenle akılla kavramaya çalışılmamalıdır. Meselâ, biz bir gül koklamak istediğimiz de gülü ağzımıza değil de burnumuza götürürüz. Çünkü o gülün kokusu ancak burunla alınır. Aynı şekilde kader ve irade mevzuunu anlamak için de “insan ruhunda iyiyi kötüden tefrik edebilen melekûtî bir mekanizmaya” yani vicdana başvurulmalıdır. Bir de şunu belirtelim ki kader konusunun iyi bilinmesi için Zât-ı Uluhiyetin iyi anlaşılması gerekir. Evet, kader mevzuunda çıkmaza girenler, yol yorgunluğuna düçâr olanların çoğu Zât-ı Uluhiyeti tam anlayamamış kimselerdir. Üstad Hazretleri kader ve irade arasındaki dengeyi şöyle izah ediyor: Allahu Teâlâ, yaptıklarından dolayı mesul ve mükellef olmaları için insanlara bir irade vermiş. Aynı zamanda yaptıkları iyilikleri kendilerinden bilip gurura kapılmamaları için de karşılarına kaderi çıkarmış ve “Haddinizi bilin, iradeniz var ama, yaptığınız fiilleri yaratan Allah’tır” dedirtmiş. Evet, “Halbuki sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah’tır” (Saffat 37/96) âyetini illâ da kaderle alâkalı olarak anlamak lazım ise işte bu minvalde anlamak gerekir. Kaderle alâkalı diğer bir mesele de felsefe alanında “teodise” veya kötülük problemi olarak da bilinen kâinattaki şerlerin, kötü şeylerin varlığı meselesidir. “Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir” (Nisa 4/79)” âyet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere “İnsan, seyyiâtından tamamen mesuldür. Çünkü seyyiâtı isteyen odur.” Şöyle bir misal verecek olursak; iyilikler üzerimizden akıp geçmektedir ve biz onlara kolaylıkla ulaşabiliriz. Ama diğer taraftan kötülükler taşların altında saklı gibidir ve maalesef insan o kötülükleri taşların altında bulup gün yüzüne çıkarmaktadır. Cenâb-ı Hak güzeldir, güzel olanı sever ve daima kulları için iyilik murad buyurur. O’nun yaratmasında herhangi bir çirkinlik yoktur. Hepimizin de bildiği gibi yağmur bizim için bir rahmettir ve herbir yağmur damlasıyla yeryüzüne melekler iner. Bu nedenle tedbirini almayan ve yağmurdan, sel sularından zarar gören insanların yağmurun aleyhinde konuşmaya hakları yoktur. Kaldı ki aynı insanlar kuraklık olduğu zaman yollara dökülüp yağmur yağdırması için Allah’a dua ederler. İşte bu durumu Üstad “kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir” sözüyle ifade ediyor. Aynı mesele bu risalenin 4. Mebhası’nda ve 12. Mektubun 2. Suali’nde daha teferruatlı bir şekilde anlatılmaktadır. Evet, kader sonuçları itibariyle çirkinlikten uzaktır. Üstadın verdiği misalde, birisi hırsız olmamasına rağmen hırsızlık suçundan hapse atılıyor. Evet, bu şahıs hırsızlık yönüyle masum fakat birisini öldürmüş ve insanlar bunu bilmiyorlar. Hâkim, şahsın bu katl suçunu bilmeksizin onu hapse atıyor ve o da cezasını çekiyor. Evet, insanlar zulmeder ama kader daima adalet eder. Üstad, kader ve iradenin birbirine münafi olmadığını gösterdiği İkinci Mebhas’ın başında bu kısmın ehl-i ilme has olduğunu belirtiyor. Haşiyede de böyle derin, önemli bir akaid, inanç meselesini Risale-i Nur’un tam olarak hallettiğine vurguda bulunuyor. Üstad cüz-i ihtiyarînin mahiyeti meçhuldur diyor. Evet, öyle bir ihtiyarın, iradenin var olduğunu biliyoruz ama nedir, nasıl bir şeydir tam bilemiyoruz. Üstad bu ihtiyarın aynı zamanda bir emr-i itibarî olduğunu söylüyor. Evet, Allahu Teâlâ’nın kudretine, iradesine nisbetle bizim sahip olduğumuz irade çok küçüktür. Sahip olduğumuz ilim de sınırlıdır. Fakat muhteşem irade ve ilmiyle Cenâb-ı Hak her şeyi bilir. Bununla birlikte Üstad’ın ifadesiyle ilim mâlûma tâbidir. Şüphesiz Rabbimiz o muhteşem, her şeyi kuşatan ezelî ilmiyle külliyâtı, cüz’iyyâtı; olmuşu, olacağı; açık, gizli her şeyi ama her şeyi bilir. Fakat Biz yaptığımız işleri O bildiği için yapmayız; bizim yapacağımızı O önceden bilir. Dediğimiz gibi bu önceden bilme yapılacak işleri belirlemez. O, Muhit’tir; hadis-i şerifin ifadesiyle ilm-i ezelî, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Bunu bir misalle açıklamaya çalışalım; farzedelim siz yüksek bir binanın çatısının bir köşesindesiniz ve aşağıyı açık-seçik bir şekilde görüyorsunuz. Baktınız ki iki tarafınızdan iki araba çok süratli bir şekilde birbirine doğru geliyor. Evet siz bunu yukarıdan görüyorsunuz. Yavaşlama emâresi yok, ışık yok, polis yok ve siz diyorsunuz ki “Başka yolu yok, birbirini görmeyen bu iki araba biraz sonra birbiriyle çarpışacak” ve bunu bir yere kaydediyorsunuz. Şimdi soruyorum; insanların size gelip “Bunların çarpışacağını neden yazdın, sen yazdığın için bunlar çarpıştılar, kaza oldu” gibi bir şey demeye hakları var mı, yok mu? “Gayet müdakkik âlimlere mahsustur” diye not düştüğü bölümde Üstad, cüz-i ihtiyarînin temelini teşkil eden meyelan kavramından bahsediyor ve burada Mâturîdî ve Eş’arî mezheplerinin bu mevzuuya nasıl yaklaştıklarını açıklıyor. Daha sonra cüz’î iradenin, küllî iradenin taallukuna nasıl bir şart-ı âdi olduğunu gösteriyor. Bakara sûresinin baş tarafında yer alan “Allah kalblerini mühürledi, hastalıklarını artırdı, onları karanlıklar içinde bıraktı” gibi ifadeler de bu mevzuuyla alâkalıdır aslında. Evet, yukarıda da geçtiği üzere insan irade eder, işi yapmaya ehil hale gelir ve Allah da bu işi yaratır. Cenâb-ı Hakk’ın insanların yapacağı işleri yaratması insanların iradelerine, niyetlerine, seçimlerine, fiillerine maddî, görünen, haricî bir vücud giydirmesi manâsına gelir. Bunu da bir misalle açıklayalım; herhangi bir asansöre bindiğiniz de yapmanız gereken tek bir şey vardır; o da herhangi bir tuşa basmak. Evet, küçücük bir tuşa basarsınız ve o sizi alır bazen yirmi kat yukarıya bazen de yirmi kat aşağıya götürür. Bunun gibi irade de küçük, emr-i itibarî bir şey olsa da asansördeki tuş gibi büyük bir güce sahiptir. İşte bu irade insanları bazen a’lâ-yı ılliyyîne çıkarır, bazen de esfel-i sâfilîne indirir. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
|
|
#35 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
YİRMİALTINCI SÖZ - 2 Üstad, Üçüncü Mebhas’ta İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin üzerinde duruyor. Aynı mevzuu 10. Söz, 30. Söz ve 10. Mektup’ta da yer almaktadır ki biz de 30. Söz’ü müzakere ederken geniş bir izah düşünüyoruz. Kur’an-ı Kerim, “Velhasıl her bir şeyi, apaçık bir Kitap’ta sayıp döken Biz’iz.” (Yasin 36/12) âyetiyle İmam-ı Mübin’i zikrederken, “Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır” (En’âm 6/59) âyetiyle de Kitâb-ı Mübin’e işaret etmektedir. Dördüncü Mebhas’ta yeniden hayır ve şer meselesi ele alınıyor ve Üstad burada vücudun, vücud bulmanın, dünyaya gelmenin hayr; ademin, yokluğun, yok olarak kalmanın ise şer olduğunu söylüyor. Hatırlanacağı üzere Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasında herhangi bir çirkinlik yoktur demiştik. Zaten bir önceki cümlede belirtilen vücudun tamamen hayr olması meselesi de bunu açıklıyor. Bu şehadet âlemi içinde şer, çirkin, kötü gibi görünen şeylerde dahi bir güzellik söz konusudur. İnsanların zihinlerine şöyle bir sual gelebilir: “Güzellik, hayır diyorsunuz, peki ya sakat doğan, sonradan sakat olan, hasta olan insanlar var. Ya onların bu durumuna ne demeli?” Üstad burada bir misal veriyor: çok zengin, çok mahir bir sanatkâr düşünün. Bu zât yoldan geçen miskin, beş parasız bir adamı alıyor ve ona çok değerli bir elbise giydirip modellik koltuğuna oturtuyor. Göz kamaştıran bir elbise ortaya çıkarmak isteyen o mahir üstad, prova esnasında ücretle tuttuğu önündeki o modeli kaldırıp, oturtuyor; elbiseyi kesiyor, biçiyor, kısaltıyor, değişik şekiller veriyor. Şimdi koltuktaki o miskin adam, o hüner sahibi sanatkara: “Bana neden zahmet veriyorsun, üzerimdeki elbisenin güzelliğini bozuyorsun” diyebilir mi? İşte aynen öyle de her şeyi yoktan var eden, varlığından haberdar eden, açları doyuran, yolda kalmışlara yardım eden Yüce Yaratıcı, insanın mahiyetinde bulunan Esmâ-i Hüsnâ’nın nakışlarını, desenlerini göstermek için bazen gözde, kulakta bazen de elde, ayakta tasarrufta bulunur ve numarasıyla, dropuyla bizim üzerimize oturacak en iyi vücud elbisesini bize verir. Böyle önemli bir konu külliyatta başta 12. Mektub 3. Sual; 24. Mektub 1. Makam 1. Remiz; 2. Lema 2. Nükte ve 25. Lema 4. Deva olmak üzere birçok yerde geçmektedir. Üstad aynı mevzuu için Mesnevî-i Nuriye adlı eserin Onuncu Risale başlığı altındaki kısmında farklı bir örnek veriyor. Üstad burada bahçenin, evin çevresinin güzelliğini artırmak için havuz, kameriye (geceleri kamerin yani ayın temâşâ edildiği mekan demektir ki dilimizde yanlış olarak kamelye şeklinde kullanılmaktadır) gibi hoş yapıtların yanında aralara konulan kaba, şekilsiz taşları misal veriyor ve işten anlayan birisi bahçeye baktığında bu kaba, hoş olmayan taşların bahçenin güzelliğini artırmak için konulduğunu görür diyor. “Zira güzelin güzelliğini artıran, çirkinin çirkinliğidir.” Üstad, Yirmialtıncı Söz’ün sonundaki birinci “Hatime”de nefsiyle bir muhavereye giriyor ve tâbir-i câizse nefsini yerden yere vuruyor; yaptığı hizmetlerden, ortaya konan güzelliklerden nefsin kendisine bir pay çıkarmasına müsaade etmiyor, nefsi illâ da bir hizmet yaptığını iddia ediyorsa o zaman hadis-i şerifte beyan buyurulduğu üzere “racül-ü fâcir” olarak Cenâb-ı Hakk seni istihdam etmiştir diyor. “Zeyl” bölümünde -ki bu kısım aynı zamanda 26. Mektub’un sonuna da ilave edilmiştir- bugün tasavvuf olarak da tesmiye edilen İslam’ın kalbî ve ruhî hayatından ve insanları bu hayata ulaştıran yollardan bahsediliyor. Bu yolda giderken hafî zikri kendilerine düstur edinenler, “Letâif-i Aşere” de denilen sadr, fuâd, şağaf, sır... gibi latifelere bağlı olarak hareket ederler. Cehrî zikir yapanlar ise “Nüfus-u Seb’a” denilen nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülheme, nefs-i mutmainne... gibi yedi nefis mertebesine bağlı olarak kalbî ve ruhî hayat derecesini elde etmeye çalışırlar. Üstad ise burada bize “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yolunu tavsiye ediyor ve bu yolun daha geniş, daha kısa, daha selametli ve daha parlak olduğunu söylüyor. Ayrıca daha yolun başında hedefleri de gösteriyor ve acz ile mahbûbiyete, fakr ile Rahman ismine, şefkat ile Rahim ismine ve tefekkür ile Hakîm ismine ulaşılacağını ifade ediyor. Bu yolun evrâdını ise şöyle özetliyor: “İttiba-ı sünnettir; feraizi işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tadil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” Buradaki tesbihatın da en alt seviye olan normal namaz tesbihatı olduğu söylenir. Bu kısa yolun 4 hatvesi vardır ki onlar: daima nefsi suçlu görmek, yapılan iyilikleri unutup, kötülükleri unutmamak, iyiliklerin ve kötülüklerin gerçek kaynaklarını iyi bilme ve son olarak da kişinin kendi varlığını Allah’ın ziyasının bir gölgesi bilmesi. Bu konu hakkında daha fazla malûmat sahibi olmak isteyenler Kalbin Zümrüt Tepeleri kitabının ikinci cildindeki “Seyr u Sülûkte Bir Başka Çizgi” yazısına müracaat edebilirler. Yirmialtıncı Söz’ün en son parçası olan ikinci “Hatime” kısmında bir önceki konuya devam eden Bediüzzaman Hazretleri, bu acz ve fakr yolunun vahdet-i vücud ve vahdet-i şuhud yollarına kıyasla herkesin kullanabileceği bir yol olduğunu gösteriyor. Vahdet-i vücud fikrine inananlar, bütün varlığı, yaratılmış her şeyi görmezlikten gelerek onları bir nevi idama mahkum ederken, vahdet-i şuhud görüşünü savunanlar mevcudâtı bir nisyan hapsine mahkum etmişler. Üstadın tavsiye ettiği yolda ise mevcudâtın varlığı inkar edilmiyor. Bununla birlikte onlara manâ-yı harfî ile bakıp, her birinde Allah’a giden bir yol bulunacağı söyleniyor. Bu mevzuu ile alâkalı Fahreddin-i Razi ile Muhyiddin İbn Arabi arasında meydana gelen bir diyalog vardır ki merak edenler Kırık Testi serisinin 4. kitabı olan “Ümit Burcu” adlı eserde “Tahkîkî İmana Giden Yollar” başlığı altındaki yazıyı okuyabilirler. Kadere iman, imanın 6 rüknünden birisidir. Kadere iman olmadığı zaman kişi iman etmiş sayılmaz. Müslüman her olaya özellikle geçmişe kader penceresinden bakar; “Şöyle olsaydı da böyle olurdu veya bunu yapsaydım da şu olmazdı” gibi ifadeler tasvib edilmemiştir ki Efendiler Efendisi de “Keşke, helaktir” diye buyurmuştur. Çünkü bu gibi sözler kadere taş atma manâsına gelir. Evet, geride kalan başarısızlıklar, mâğduriyetler, belalar için artık yapacak bir şey yoktur. Şimdi önemli olan hâl-i hazırdaki durumda ve istikbalde ne yapılacağıdır. Bir de belaya sabır, kazaya rıza göstermek kulluğun önemli derinliklerindendir ki kaderle alâkalı başka bir hadiste “Başına gelenlere rıza göstermeyen kendisine başka bir Rab arasın” diye buyurulur. Son olarak biz burada iradeyi, ihtiyarı görmezlikten gelmediğimizi ve Üstad’ın bu risalede meselelere Maturîdî’ce yaklaşıp, iradenin önemini vurguladığını tekrar hatırlatmakla birlikte kadere iman edenin kedersiz, tasasız yaşayacağını ifade etmek istiyoruz. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
|
|
#36 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
YİRMİYEDİNCİ SÖZ Risale-i Nur Külliyatı’na şöyle bir baktığımızda Sözler mecmuası’nın imanî hakikatler içerdiğini, Mektubat’ın iman meseleleri yanında ibadet ve diyanetle alâkalı mevzulardan bahsettiğini, Lemalar’ın da daha çok sosyal mevzuularla ilgili tespitlerde bulunduğunu görürüz. Evet, Sözler imanî hakikatlerle doludur fakat burada karşımıza iki istisna çıkıyor: İçtihad ve Sahabe konuları. Bediüzzaman Hazretleri, Yirmiyedinci Söz’de işte bu iki konuyu izah ediyor. Aynı konuyu Mesnevî-i Nuriye adlı eserin “Hubab” bölümünde bulmak mümkündür ki zaten Üstad da konuya başlamadan önce “Arabî bir risalede içtihada dair yazdığım bir mesele...” diyerek bu sözünü ettiğimiz esere atıfta bulunuyor. Üstad, içtihadla yani dinî konularda Kur’an âyetlerinden ve hadislerden hüküm çıkarmakla ilgili olarak tartışılan bazı meseleler üzerinde durduğu bu risalede içtihad kapısının açık olduğunu fakat oraya girmenin kolay olmadığını, 6 tane engel bulunduğunu söylüyor. Zaman değişmiş, asır başkalaşmış ve dolayısıyla eskiden insanların ilimleriyle, tecrübeleriyle üstesinden geldikleri birçok hadise ve içtihadda bulundukları birçok konu bugün ortadan kalkmış. Evet, Ağrı dağında pamuk yetiştirilmez çünkü zaman ve zemin müsait değildir. Yine zaman çok iyi bir haslet olan hediyeleşmeyi beraberinde menfaati getirdiğinden dolayı neshetmiştir. Görüldüğü üzere zaman içtihad yapmaya elverişli değildir. Üstad’ın ifadesiyle fitneye neden olacak yeni kapılar açmak yerine kapıdaki mevcut delikler kapatılmalıdır. Dinin yüzde doksanlık kısmını zaruriyat oluşturur, içtihad istenen bölüm ise sadece yüzde onluk kısmıdır. Evet, içtihad yapılsa dahi bu içtihad dinin zaruriyat kısmına giremez. Evet, artık günümüzde o sahabe efendilerimizin yapmış oldukları sâfiyâne içtihadları bugün görmek mümkün değildir. Çünkü bugün “küfrün arkadaşı olan yalan” ile doğru artık aynı tezgâhta satılır olmuş, insanlar dinin esas kaynağından uzaklaşmış, tâbir-i câizse Allah’a giden yollar eskiden otoban halindeyken şimdi birer patika hükmünü almışlardır. Kaldı ki bugün yapılmak istenen içtihadlar, ortaya konmak istenen yeni hükümler semâvîlikten çıkıp arzî bir hüviyete bürünmüştür. Şimdi Üstad’ın bu arzî içtihadla alâkalı üzerinde durduğu bazı meseleleri sıralayalım: Yolculuk esnasında namazın kasredilmesi, farzların iki rekat kılınması ruhsatında illet sefer, yani yolculuktur, sefer esnasındaki meşekkat ise hikmettir. Dolayısıyla bugün buradaki ruhsatın illetini meşakkat olarak göstermek ve sıkıntılı veya zor durumlar karşısında namazın kasredilmesine hükmetmek doğru değildir... Aynı zamanda Mecelle’de de yer alan “Zaruretler memnû olan şeyleri mübah kılar” kaidesinde zaruretin keyfiyeti önemlidir; zaruret haram bir yolla oluşmuş olmamalıdır. Mesela; bir adam bilerek, kendi arzu ve ihtiyarıyla içki içmiş ve bir takım suçlar işlemiş. Şimdi bu adamın sarhoşluk hali bir zaruret kabul edilip, işlediği işlerde mazur sayılamaz. Evet, bu şahıs bir cinayet işlediyse cezasını görür, hanımını boşadıysa talâkı geçerlidir... Bazıları halkın anlaması için hutbe gibi bazı şeâiri tercüme etmenin uygun olacağını düşünüyorlar. Fakat hutbe ibadet makamıdır. Namazda manâ düşünülmediği gibi hutbede de manâ düşünülmez; okuyup geçilir. Eğer cemaate daha teferruatlı birşeyler verilmek isteniyorsa o zaman da vaaz bunun için kâfidir. İslam dini insanlığa gönderilmiş olduğundan, hükümler insanların davranışlarına göre şekillendiğinden zamanın tebdili ile ahkâmın değişmesi gayet normaldir. Amelî meselelerde birbirinden farklı mezheplerin ortaya çıkmış olmasının temelinde de işte bu “hastalık yoktur, hasta vardır” anlayışı yatmaktadır. Üstad’ın verdiği misalde olduğu gibi aynı suyu beş farklı kişinin içtiğini düşünelim. Birisine göre bu su mutlaka içilmelidir. Başka biri için bu su zararlı olabilir. Diğer birisi aynı suyu içse de olur, içmese de... Evet, görüldüğü üzere aynı su, farklı şahıslara göre farklı hükümler alır. Aynen bunun gibi 4 mezhebin hepsi de haktır. Doğu bölgelerinde yaşayan insanlar çoğunlukla Şâfiî mezhebine uyarlar: buralardaki müslümanlar daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşır, ağır işlerde çalışırlar ve kolaylıkla bir yerlerinin kesilip kanaması ihtimal dahilindedir. İşte bu şartlar altında yaşayan insanlar “el ayasını doldurmadığı müddetçe kanama abdesti bozmaz” diyen İmam Şâfiî’ye ittibâ ederler. Yine bu mezhebe bağlı olan insanlarda bulundukları ahvalden ötürü cemaat şuuru nâkıstır ve bu nedenle namazda imam arkasında herbir fert Fâtiha sûresini kendisi okur. Ve yine Üstad’ın ifadeleri içinde “tarz-ı maişet itibarıyla, ecnebî kadınlarla ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptelâ olduklarından” kadına dokunduklarında abdestleri bozulur. Batıdakiler için Hanefi mezhebi daha uygun bir mezheptir: içinde bulundukları şehir hayatından dolayı cemaat şuurunu hazmetmişlerdir ve bu nedenle namaz kılarken imamın Fâtiha’yı okuması onlara kâfi gelir; her bir şahıs kendisi okumaz ve yine “âdât-ı içtimaiyeleri itibarıyla, ahlâk-ı umumiye namına, ecnebî kadınlara temasa müptela olmadıklarından” dolayı Hanefi mezhebinde kadına temas abdeste zarar vermez. Üstad risalenin “Zeyl” kısmında sahabe efendilerimizden, onların büyüklüklerinden bahsediyor. Yazının başında Farsça’sı verilen dörtlükte Mevlâna Camî şöyle diyor: “Yâ Rasûlallah! Ashâb-ı Kehf’in köpeği cennete girecek. Ben de Senin ashâbının köpeğiyim. O, cennete girerken, ben nasıl cehenneme girerim. O, ashâb-ı Kehf’in köpeği, ben Senin ashâbının köpeği.” “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in icmâsıyla sabittir ki enbiyâdan sonra insanların en efdali sahabelerdir.” Fetih sûresinde de geçtiği üzere Tevrat, İncil ve son kitap Kur’an-ı Kerim’in senâ ve övgülerine mazhar olmuş böyle bir toplumun seviyesine kimse ulaşamaz. Tabîi ki bu durum küllî fazilet yönüyledir. Ömer b. Abdilaziz, Hulefâ-i Râşidîn’den sonra beşinci halife olarak kabul edilir. Fakat buna rağmen O, bir sahabi değildir. Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin ifadesiyle “Ömer b. Abdülaziz, ancak Vahşi’nin atının burnundaki bir toz olabilir”. Sahabi, “Rasulüllah (sallallahu aleyhi vesellem) ile mü’min olarak mülakî olan (karşılaşan) ve müslüman olarak ölen kimse” diye tarif edilir. Bu bağlamda sahabenin çoğu Allah Rasûlü’nün dizinin dibine oturmuş, sohbetine katılmış ve rahle-i tedrîsinden geçmiştir. Celâleddin Süyûti gibi büyük bir velînin Efendimiz’le 70 defa yakazaten veya uyanık olarak görüştüğü rivayet edilir Buna rağmen O Hazret, sahabe seviyesine yetişememiştir. Çünkü sahabe, Efendimiz hayatta iken sohbetine katılmış ve O’nun nübüvvet nûrundan istifade etmiştir. “Sohbette insibağ vardır” yani bir sohbet ortamında bulunan insanlar o sohbet ortamından feyiz alır, kendilerine sohbet eden büyük zâtın iklime girer ve ister istemez ondan etkilenirler. Buna binâender ki Yunus Emre de “Erenlerin sohbeti, artırır marifeti” demiştir. Yalnız burada büyük zâtların sohbetlerine katılıp, aynı havayı soluklamak tek başına yeterli olmayabilir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de vurguladığı gibi insibağ mücerred bir bulunma demek değildir; tasavvuftaki ifadesiyle bir nazardır, bir teveccühtür. Aynı ortamı paylaşabilir, aynı havayı teneffüs edebilirsiniz ama sohbet eden şahısla aynı frekansta değilseniz beklenen neticeyi alamayabilirsiniz. “Zaruriyât-ı dîniyyenin hameleleri ve direkleri olan sahabeler” istinbât-ı ahkâm konusunda üstün bir zekâya sahiptiler ve “Rabbimizin bizden isteği nedir?” diye hep merak içindeydiler. Evet, günümüzde üzerinde durulması gerekli konulardan birisi de budur: Kur’an’daki âyetlerden ashâb-ı kiram ne anlıyordu? Âyetlerde geçen bir takım ibarelerden, idyumlardan, deyimlerden sahabenin ne anladığı önemlidir. Şimdiki meal ve tefsirlerde biz harfî mânâlara takılıp kalıyoruz. Meselâ: “Kim Allah’ın, elçisini dünyada ve âhirette desteklemeyeceğini zannederse, haydi öfkesinden bir ip alıp tavandan uzatsın, boğazından geçirsin evinin tavanına bir ip bağlayıp kendini assın” diye meali verilen bu âyetteki orjinal yani Arapça ibareden sahabe ne anlamıştı önemli olan budur. Biz “eli uzun” tabirini hırsızlar için kullanıyoruz ama Efendimiz bu tabiri cömert kimseler için kullanıyor. Bundan dolayı İmam Maturîdî Hazretleri “Kur’an-ı Kerim’i sahabe tefsir eder, onlardan sonra gelenler ancak te’vîlde bulunabilir” diyor. “Sahabeler, Allah Resûlü’nü gördüler, sonra iman ettiler. Fakat biz görmeden iman ettik. Bu nedenle bizim imanımız daha kuvvetlidir” diyenlere Üstad’ın verdiği cevap çok güzeldir: “Bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen imanınız nerede! Bütün âlem-i küfrün ve Nasâra ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahabelerin imanları nerede!” Evet, Sahabe-i kiram, İlm-i Ledün Sultanı’ndan (sallallahu aleyhi vesellem) ders almışlardı ve O’nun terbiyegerdeleriydiler ve Efendimiz’in lâhut âlemi ile olan irtibatı sahabenin her birinde ayrı bir derinlik halinde kendini göstermişti. “Sahabeler madem İslâmiyet’in te’sisinde ve envâr-ı Kur’âniyenin neşrinde saff-ı evveli teşkil ediyorlar, ‘Bir işe vesile olan o işi yapan gibidir’ sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar.” İşte bundan dolayı “onlara yetişmek için, hakikî sahabe olmak lâzım geliyor” diyor Üstad Hazretleri. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
|
|
#37 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
YİRMİSEKİZİNCİ SÖZ Cennet, bir güzellikler diyarı; çekilen sıkıntıların, zorlukların sonunda ferah feza bahçelerde reftâre gezilecek bir yer; süt, bal ve insanı sarhoş etmeyen şarap ırmaklarından kana kana içileceği bir mesken; bütün bu güzelliklerden de öte Allahu Teâlâ’nın cemâlinin müşahede edileceği bir rasathane. Bu mutluluk yurdu olan cennetin mahiyeti hakkında insanların kafalarına bazı sualler gelebiliyor. Bediüzzaman Hazretleri de Yirmisekizinci Söz’de cennet ile ilgili bazı sorulara cevaplar veriyor. Üstad’ın haşiyede belirttiği gibi bu söz Barla’da talebesi Süleyman’ın bahçesinde bir veya iki saatlik zaman zarfında kaleme alınmıştır. Burada cennetin varlığını isbattan ziyade -ki bu mesele 10. Söz’de anlatılmıştı- cennet ahvâli üzerinde duruluyor. Risalenin başında “İman eden ve güzel işler yapanları müjdele: Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden rızık olarak bir meyve yediklerinde, ‘Bu daha önce yediğimiz rızıktandır’ derler. Rızıkları, dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur. Orada onlar için tertemiz kadınlar vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara Sûresi, 2/25) âyeti verilmiş ki bu Kur’an-ı Kerim’deki cennetle alâkalı ilk âyettir ve Üstad bu âyeti İşârât-ül İ’caz adlı eserinde uzunca izah etmiştir. Üstad ilk önce cennetteki maddî lezzetlerden ve nikâh lezzetinden bahsediyor. Sualde insan gibi kokuşmuş bir sudan yaratılan; cismâniyet yönüyle adi, basit, bayağı bir varlığa cennet gibi ebedî bir yerde nasıl olup da cismâni lezzetler ve zevkler verileceği soruluyor. Evet, insanın ruhu bedeninden daha önemlidir fakat beden de mahiyetinde Esmâ-i İlahiyeyi barındırmaktadır. Allah’ın büyüklüğünü görmek, bu dünyada verdiği nimetleri tadıp Elhamdülillah demek hep cismânî azâlarla olur. Kaldı ki Efendiler Efendisi’nin de beyanıyla dünyayı ahiretin bir tarlası olarak görüyoruz ve yukarıdaki âyette de geçtiği üzere cennette verilecek rızıklar bazı yönlerden dünyadakilerine benzer olacaktır. Cenâb-ı Hakk, Âdil-i Mutlak olduğu için bedenin, organların yaptıkları hizmetlere karşılık onlara bir mükâfat verecektir. Nikah mevzuunda da Üstad şunları söylüyor: Eşler arasında kurulacak ruhî, samimî, sevgiye dayanan dostluk ve arkadaşlık ancak kadınların bütün arızalardan pâk olup, ahlâk-ı hasene ile donanması sonucunda gerçek enginliğine ulaşır. Bir de nikâhın faideleri sadece tenasülle sınırlı değildir. Allah insanlara çeşitli yollarla zevk ve lezzetler verir. İşte zevk ve lezzet diyarı olan cennette ise bu zevkler daha nezih bir halde insanın karşısına çıkar. Kur’an-ı Kerim’de cennet ve cehennemle alâkalı olan ifadeler mücmel bırakılmıştır aslında. Tafsili için de diğer tarafı, ahireti görmek lazımdır. Biz sadece Efendimiz’in verdiği belli koordinatlarla akıl yürütüyoruz. Hadislerde de “kapıdan girmek, meyveler, ırmaklar, insanlar...” gibi kelimeler kullanıyor. Bunlar bizim anlayacağımız kelimeler olduğu için Sahib-i Şeriat cenneti bu kelimelerle ifade ediyor. Yoksa orada ne atom vardır ne de eşya. Biz şehadet âleminde olduğumuz için, perde arkasını göremediğimiz için ne yazık ki elimizdeki mevcut ölçülerle ahireti değerlendiriyoruz. Üstad daha sonra “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisini değerlendiriyor. Evet sorgulamaya açık olmakla birlikte biz Allah Rasûlü’nü sevdiğimize inanıyoruz. Peki hatalardan bir türlü kurtulamamış, günah bataklığında boğulup kalmış, isyan deryasına yelken açmış, şeytanın maskarası olmuş, nefsinin elinde oyuncak haline gelmiş bizler eğer Allah’ın lütfuyla cennete girersek nasıl olacak da Efendimiz’le beraber olacağız? Evet, inşaallah Kâinatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) biz günahkâr ümmetini yalnız bırakmayacak ve cennette bizim de oturabileceğimiz bir sofraya bizi davet edecek. Ama cennette mâide-i semavîde herkes kendi irfan kaşığına göre sofradaki nimetlerden faydalanacak. Cennette, aynı çanağa kaşık çalsak dahi insanların aldıkları tatlar birbirinden farklı olacak. Evet, “İnsan sevdiğiyle beraberdir” sırrıyla Efendimiz’le aynı sofraya oturabiliriz ama O’nun aldığı zevk bizimkinden kat kat üstün olur. Bir de cennette insanlar farklı mertebelerde, cennetin farklı tabakalarında olacak ama Üstad’ın da resmini çizdiği cennetin yapısına göre bir tabaka diğer tabakalarla içli-dışlı olacak. Cennetteki nimetler bizim latifelerimizin derinliği ölçüsünde derin olacaktır. Üstad’ın burada açıkladığı “hûrilerin yetmiş kat elbise giydikleri halde bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünecek” hadisinde insanlarda ne kadar latife, his, duygu varsa onların hepsinin cennette kendilerini tatmin edecek bir şeyler bulacağı anlatılıyor. İşte burada marifet ufkunu dar tutmuş, latifelerini derinleştirememiş kimseler hûrilerin giydikleri elbisenin belki 10 veya 20 kat altını ancak görebilecekken, imanını marifetle bezemiş, marifetini amel-i salihle desteklemiş insanlar ise belki 70 katın altını müşahede edecek ve tarifi mümkün olmayan şeyler hissedecekler. Üstad’ın bu sözde cennet ahvaliyle alâkalı olarak söylediği diğer meseleler: Cennette ağaçlar ve taşlar bizim konuştuklarımızı anlayacak. Gel dediğimizde gelip, git dediğimizde gidecekler... Orada yemek ve içmek farklı bir mahiyette olacağı için ıtrahat olmayacak... Ehl-i cennet bir anda yüzbin farklı yerde bulunup, yüzbin farklı hûriyle sohbet edebilecek... Büyüklerimiz bize devamlı olarak cennet için kulluk yapmama tavsiyesinde bulunurlar, cennetin kulu olmaktansa Allah’ın kulu olunması gerektiğini vurgularlar. Şurası da bir gerçektir ki Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini rasat etme noktası olarak cennet belirlenmiştir ve “rıdvanun minallahi ekber” esintilerinin sizi kuşattığı yer de cennettir. Evet, Kâbe’ye gitseniz dahi O’nu göremezsiniz. İşte bu nedenle cennetsiz edemeyiz. Dikkat edin, Cemâlullah cennettedir demiyoruz; cennettendir. Yani, cennet bir rasat yeridir. Üstad, bu risalenin sonundaki kısa bir zeylde de cehennemin varlık sebebinden bahsediyor. Allah’ın varlığına, birliğine inanmayan; O’na şirk koşup küfre giren insanlar için Allah cehennemi halketmiştir ve kâinatı, bütün mevcudâtı görmezlikten gelerek, Allah’ın varlıklar üzerindeki esmâ ve sıfâtını inkâr edenleri yaratmış olduğu bu cehenneme atacaktır. Aynen cennette olduğu gibi cehennemdeki nikmet ve azab da bizim latifelerimizin derinliği ölçüsünde derindir. Cehennemde sadece yanıp püryan olmak yoktur; orada hüsran vardır, rezil rüsvay olmak vardır, vicdan azabı vardır, yalnızlık vardır. Aslında cehennemdeki sonsuzluğu hapistekilere sormak gerekir. Cehennemin gücünü ölçmeye çalışmak manâsızdır. Evet, sizi bir odaya kapatıp “buradan çıkmayacaksın” deseler çatlarsınız. Oradaki azap da cennetteki nimetler gibidir; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın aklına gelmiştir. Üstad cehennemle alâkalı bu kısmın sonuna Al-i İmran sûresindeki bir âyetin fezlekesini koymuş ki bu âyette marifet erlerinin kâinata bakıp; dağları, yerleri, gökleri müşahede edip “Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” dedikleri beyan buyuruluyor. Yine Üstad’ın sözleriyle ifade edecek olursak “cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değil”dir. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
|
|
#38 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
YİRMİDOKUZUNCU SÖZ Onbeşinci Söz’de semadaki, uzaydaki canlılardan, meleklerden, cin ve şeytanlardan bahseden Bediüzzaman Hazretleri yine bu konuya paralel olarak Yirmidokuzuncu Söz’de ruhlar, melekler ve ölümden sonra dirilişe dair açıklamalarda bulunuyor. İşte bu nedenle zikredilen iki söz karşılıklı, birbirine atıflar yapılarak okunursa daha faydalı olacağı inancındayız. Bu sözde şehadet âleminde zîşuur olarak sadece insanoğlunun bulunmadığını; farklı neviler halinde meleklerin, cinlerin, şeytanların ve daha başka bir takım ruhânî varlıkların bulunduğunu göreceğiz. Üstad, Onbeşinci Söz’de olduğu gibi hakikat ve hikmet açısından semanın da kendine mahsus sakinleri olduğunu; bu varlıkların uzaydaki güzellikleri, ak ve karadelikleri, birbirinden farklı özelliklerdeki yıldızları, gezegenleri, toz bulutlarını temâşâ edip, hayran olup Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettiklerini; gezegenlerin bazılarını birer mesken, bazılarını birer mescid, bazılarını da kötü niyetli cinleri kaçıracak birer sapan taşı şeklinde kullandıklarını anlatıyor. Bu canlılar bizim gibi etten, kemikten değildir. Evet, Allah-u Teâlâ herşeyden ama herşeyden canlılar yaratabilir. “Belki, madde-i nurdan, hatta zulmetten, hatta esir maddesinden, hatta manâlardan, hatta havadan, hatta kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halk eder,” sesten, kokudan, ateşten, ışıktan ve bizim aklımıza, hayalimize gelmeyen maddelerden varlıklar yaratır. Başka bir yerde Üstad’ın işaret ettiği gibi yokluk âleminden dahi varlıklar yaratır ve bunlar çok farklı mahiyettedirler. Bu risalede ve 12. Lema’da söylendiği gibi dış yüzeyinde sıcaklığın milyon dereceye ulaştığı Güneş’te şu an varlıklar olabilir. Bunlar muhtemelen nurdan yaratılmış olduklarından ateş bunlara zarar vermez, bilâkis hayatlarını ateşle idâme ettirirler. Yine Üstad’ın ifadeleri içinde “elbette o saraylar umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerâit-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler,” bazıları da cinler gibi kemik türü şeylerle beslenir. Madde ve manâ, dış ve iç, zâhir ve bâtın birbirini tamamlayan unsurlardır ve ikinci gruptakiler asıldır, temeldir. Biz de maddeyle dolu olan şehadet âleminde yaşadığımız için çoğunlukla içi göremiyor, manâyı düşünemiyor ve kışırda, kabukta sıkışıp kalıyoruz. Oysa ki bu âlem “âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.” Sınırlı duyularımızla metafizik varlıkları göremiyoruz ama iman esaslarından birisi olması hasebiyle meleklere inanıyoruz. Evet, o türden varlıkların görünmemeleri, olmamaları anlamına gelmez. Nurdan yaratılmış latif varlıklar oldukları için görünmezler. Onlar farklı bir buud, farklı bir âlemdedirler. Üstad Hazretleri bizim de içinde bulunduğumuz “âlem-i halk”ı, meleklerin içinde bulunduğu “âlem-i emr”den çok önde tutuyor. Melekler şehâdet âlemine ait varlıklar değillerdir ama izn-i ilâhî ile insanlara görünür ve onlara yardımda bulunabilirler. Bunun en güzel örneği Bedir gazvesidir: Allahu Teâlâ o gün müminlere yardım için 3000 nişanlı, formalı melek göndermişti. Vâkıa o zaman meleklerin adam öldürmediği sadece psikolojik olarak karşı tarafın moralini bozduğu ifade edilir. Bazı eserlerde Bedir gazvesinin olduğu gün yağmur yağdığına dair bilgiler vardır. Her yağmur damlasını bir meleğin indirdiğini haber veren hadîs-i şerifi de hatırlayacak olursak herhalde melekler bu yağmur damlalarıyla Bedir meydanına iniyordu. Bedir gazvesine katılan mü’minlerin, ashab arasında ayrı bir yeri vardı. Bu farklılık gök ehli için de geçerliydi ve bu savaşa katılan melekler diğerlerinden üstün tutulurdu. İmran b. Husayn’a tavaf yaptığı zamanlarda melekler gelip selam veriyordu. Bazı sahabiler Kur’an-ı Kerim tilâvet ettiğinde gelip onları dinliyorlardı. Melekler, insanlar gibi hicret etmezler, cihad yapmazlar fakat onlara bedel ibadetleri vardır. İbadete karşı haz duyarlar ve harbe iştirak etme gibi şeylerde, bizim ibadete duyduğumuz mekârihi duyuyor olabilirler. Nefisleri yoktur ama yaptıkları şeyin farkındadırlar ve istekli yaparlar. İradeleri vardır, nebâtat gibi sevkle hareket etmezler. Öyle olsaydı ne mukarrebîn, ne de kerûbiyyîn diye bir ayrım olurdu. Potansiyel olarak, isyan etme potansiyelleri vardır ama ilâhî sıyânet, mâsuniyet onları kuşatmıştır. Kur’an-ı Kerim’in beyanıyla “Onlar asla Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam olarak yerine getirirler”. Diğer taraftan meleklerin mârifet, mehâbet, mehâfet dereceleri artabilir ama ibadetlerinde bir derinleşme yaşamaları sözkonusu değildir. Miraç’ta, Cibril (aleyhisselâm) gittiği son noktada tâbiri câizse bir elbise gibi yıkılıyor. Efendimiz, onun bu durumunu ifade sadedinde “Cibril’in mârifetine hayran kaldım” buyuruyor. Ahirette başta nebiler olmak üzere sıddıklar, şehitler, salih kimseler ve melekler mü’minler için şefaatte bulunacaktır. Meleklerin şefaati, bizim bu dünyada onları tanımamız, onlarla tanışmış gibi davranmamız ve onlardan haya etmemiz neticesinde gerçekleşecektir. Bu durum ahirette bir tanışıklık oluşturur. İşte Mü’min sûresinde yer alan, meleklerin mü’minler için yaptığı mağfiret dilekleri ve dualar: “...Ey Ulu Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır! O halde tövbe edenleri ve Senin yoluna tâbi olanları affet ve onları cehennem azabından koru! Ey bizim ulu Rabbimiz! Sen, onları ve onlarla birlikte babalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi kimseleri kendilerine vâd ettiğin Adn cennetlerine yerleştir. Muhakkak ki Sen azîz ve hakîmsin. Hem onları kötülüklerden, günahlardan koru! Sen kimi dünyada kötülüklerden korursan, muhakkak ki ona ukbâda merhamet edersin”. Mahiyetini tam olarak kavrayamadığımız varlıklardan birisi de ruhtur. Âyetin beyanıyla ruh, Rabbimiz’in emrindendir. Bazı yahudilerin, Efendiler Efendisi’ne sordukları bir sorunun ardından nâzil olan bu âyetin sonunda ruh konusunda insanoğluna az bir ilim verildiği ifade ediliyor. Biz ruhun cesedle arasında bir bağ olduğunu ve cesedin ruh ile ayakta kaldığını biliyoruz ve şunu da ifade edilim ki ruh halkımızın çoğunluğunun inandığı gibi cesed kafesinin içinde sıkışıp kalmış, ölüm anında beden içerisinde melekler tarafından kovalanan bir şey değildir. Üstad’ın da ifade ettiği gibi ruhun libası cesed değil duble veya perispiri olarak da bilinen latif bir kılıftır. Ölüm anında ruh bu elbiseyi üzerine alır ve ayrılır. Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde ruh kelimesi yukarıda geçtiği şekilde ve bizim anladığımız manâda zikredilmektedir. Üstad’ın konunun başında verdiği Kadir sûresindeki âyette ve Nebe sûresinin son sayfasındaki âyette geçen “ruh”un ise Hazreti Cebrail (aleyhisselâm) olduğu belirtilir. Ruh, hayat sahibi, şuur sahibi bir varlık; haricî elbise giydirilmiş bir kanun-u emrîdir. Aynı zamanda bâki olan ruh, ahirette bâki olan cemâl ve kemâli müşahede edecek ve ebedî bir tefekkür içinde olacaktır. Üstad’ın da dediği gibi kim vicdanını dinlerse -ki vicdan hiç yalan söylemeyen bir fıtrattır- “Ebed!.. Ebed!..” sesini duyacaktır. Üstad melekleri, ruhu anlattıktan sonra, kıyamet ve haşir mevzuularını ele alıyor. İnsanın hergün, altı ayda ve bazen 6 senede yaşadığı kıyamet safhalarını sıralayıp, insan bedeninin kendisi üzerine bina edileceği hadiste de “acbüz-zeneb” olarak ismi geçen bizim kuyruksokumu da diyebileceğimiz bir parçadan (veya bu parça içindeki atom ve moleküller) bahisler açıyor. Daha sonra dünyanın sonunun nasıl geleceğini anlatıp, bize bir kıyamet sahnesi resmi çiziyor. Cennet ve cehennemin varlığından bahsedip bu iki havuzun nasıl dolacağını anlatıyor ve cehennemliklerin “Sizler, ayrılın, ey mücrimler!” (Yasin, 36/59) tehdidine maruz kalırken, cennetliklerin “Size selam olsun. Buraya tertemiz geldiniz. Ebediyen kalmak üzere girin Cennete” (Zümer, 39/73) iltifatına mazhar olacaklarını söylüyor. Üstad anlatılan bu şeylerle artık ahiret ve haşir konusunda kalbin kabule, nefsin teslime, aklın iknaa hazır hale geldiğini ifade ediyor. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
|
|
#39 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
OTUZUNCU SÖZ Enâniyet, insanoğluyla beraber dünyaya gözlerini açar; şanla, şöhretle, namla, nişanla beslenir ve büyür; başlangıçta evcil bir hayvan gibidir ama daha sonra kafeste dahi zaptedilemeyen vahşi bir canavar haline gelir. Şeytan da maiyyeti ilâhiyeye giden yolda bizim için büyük bir engel olan bu enâniyete babalık yapmaktadır. Yirmiüçüncü Söz’ün başında enâniyeti, kullanıldıktan sonra kırılıp parçalanması gereken bir el fenerine benzeten Bediüzzaman Hazretleri, Otuzuncu Sözün Birinci Maksadı’nda da “ene”nin mahiyeti üzerinde duruyor. Üstad risalenin başına “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir” (Ahzab, 33/72) mealindeki âyeti serlevha yapmış. Âyette emanet lafzıyla neyin kastedildiğine dair bugüne kadar birçok müfessir farklı yorumlar ve tevillerde bulunmuşlar. Üstad Hazretlerine göre bu emanet “ene”dir. Üstad “ene”yi kâinattaki tılsımı çözen, esmâ-i ilâhiyeye giden sırlı kapıları açan bir anahtar olarak tanımlıyor. Ene bir anahtardır ve insanın boynuna asılmış bu anahtarla açık gibi görünen fakat aslında kapalı olan kapılar ardına kadar açılır. Ama bu anahtarın kendisi de kapalı, şifreli bir tılsım gibidir. Evet, kâinat kapılarını açmak için ilk önce bu tılsımı açmak gerekir. Ene, insanoğluna bir vâhid-i kıyasî (yalın bir tercüme ile manâsı: ölçü birimi) olsun diye verilmiştir. “Ene”nin kendisi bir hiçtir aslında ama ne yazık ki biz bu “hiç”i alıp “her şey” yapıyoruz. Üstad ene için tel, elif, kıl, hat gibi kelimeler kullanıyor ki bunlar enenin aslında ne kadar zayıf, güçsüz olduğunu gösteriyor. Evet, ene bize Allahu Teâlâ’yı tanımak için verilmiş. Eldeki misâle, aynaya, eneye bakılmalı ve “evsaf-ı Rubûbiyet ve şuûnât-ı Ulûhiyet” bilinmelidir; ene rubûbiyet dairesinde “Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir” der, halk ve ibdâ dairesinde ise “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de, şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiştir” diye bir itirafta bulunur. Evet, ene kendi cirmi itibariyle elif kadar ince, kıl kadar zayıftır ama bir kere de bu emanete hıyanet edilip, hikmet-i vücudu unutulursa o zaman enâniyet kocaman kalın bir halata dönüşür, kanserli bir hücre gibi insan vücudunun her tarafına yayılır öyle olur ki insanın kendisi bir enâniyet heykeli haline gelir. Maalesef nefis ve enâniyet cihetiyle insanların kendilerini sıfırlayamadığı bu çağ bir enâniyet çağı, insanlar da birer enâniyet âbidesi olup çıkmıştır. Temelde manâ-yı harfî dairesinde olan ene kendini bir şey zannedip, manâ-yı ismîyle hareket ettiği zaman karanlık bir cehalet kuyusuna düşmüş demektir. Artık bundan sonra o ene, tabiatperestleri, materyalistleri; Nermrudları, Firavunları doğuracak hâle gelecektir. Enâniyetin, felsefe silsilesinde yansımaları bu şekilde olur. Nübüvvet kanadında ise “kendi Hâlıkının sıfât ve şuûnâtına mikyas ve mizan olarak, şuurkârâne hizmet” eden ene sadıkları, salihleri; âdil hâkimleri, melek gibi melikleri yetiştirir. Tarih boyunca enâniyetini zapt u rapt altına alamayan “nice Hüsrev gibi hanlar, nice gül yüzlü sultanlar” devrilip gitmiştir. Yukarıda geçtiği üzere bunların çoğunu da felsefeciler oluşturur; kimi zaman tabiatperest, kimi zaman esbabperest, bazen de zalim olan felsefeciler. Evet, onlar söyledikleri sözlerle, yazdıkları kitaplarla, verdikleri beyanlarla çoğu zaman tehlikeli sınırlarda dolaşmışlardır. Meselâ İmam-i Gazzalî gibi bir Hüccetü’l-İslam, başta İbn-i Sina ve Farâbî olmak üzere bazı filozofların bid’ata, on farklı konuda da küfre düştüklerini söylüyor, Üstad’ın ifadesiyle onlara adi bir mü’min derecesini dahi vermiyor. Farâbî, Medinetü’l-Fâzıla adlı eserinde nübüvveti günümüzün ifadesiyle haşa bir hallüsinasyon gibi açıklıyor. İmam Gazzâli’nin, İbn-i Sina hakkındaki görüşlerine göre, Üstad’ın ifadeleri daha yumuşaktır. Üstad verdiği temsilde kendisinin çok önceden bu felsefe mağarasına girdiğini, orada kendisinden önce gelip geçenlerin ayak izlerini görüp, çoğunun daha ileri gidemeden boğulup kaldıklarını, Kur’an’ın himmetiyle de kendisinin ayağının dahi ıslanmadığını söylüyor. Birinci Maksad’ın sonunda Üstad bahsi geçen felsefecilerin, Fatiha suresindeki “mağdubîn” ve “dallîn” topluluklarıyla olan alâkasından bahsediyor. Evet, “mağdubîn” sadece yahudiler değildir, onun içine kafir de, ateist de, nihilist de girer. Yine aynı şekilde “dallîn” sadece hristiyanlar değildir, birçok fırâk-ı dâlle bu gruba girer ki Üstad tabiatperestleri bu kategoride zikrediyor. Kur’an-ı Kerim “dallîn” diyor, yani yollarını şaşırmışlar, farklı bir yoldalar. Bu insanlar için bir ışık yakılırsa doğru yolu bulabilirler... Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
|
|
#40 (permalink) | |||||||||
|
Administrator
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: gönülden gönüle...
Cinsiyet:
Mesajlar: 649
|
OTUZUNCU SÖZ - 2 Gün geçtikçe, teknoloji geliştikçe atom hakkındaki malumâtımız daha da artıyor; eskiden parçalanamaz denen atomun şimdi çekirdeğinin parçalandığını görüyoruz, elektronlar gibi çekirdekteki protonların da hareket ettiğini öğreniyoruz. Bediüzzaman Hazretleri Otuzuncu Sözün İkinci Maksadı’nda içindeki sırları zamanla gün yüzüne çıkaran bu atom ve zerrelerin hareketlerinden, kaderle olan ilişkilerinden ve cisimleri nasıl bir kışla veya misafirhane gibi kullandıklarından bahsediyor. Tahavvülât-ı zerrâtın tılsımını keşfeden Üstad, bu zerreleri, partikülleri, atomları Cenâb-ı Hakk’ın emri altındaki bir büyük bir ordu olarak tanımlıyor ve ahirette de nasıl bir rol alacaklarından bahsediyor. Üstad zerrelerin hareketlerini ve bunlardaki değişikleri Cenâb-ı Hakk’ın kudret kalemi olarak görüyor ve haşiyede kader kitabları hakkında izâhat yapıyor: Bir kere daha hatırlatalım ki bu mevzuu 10. Söz, 26. Söz ve 10. Mektup’ta yer almaktadır. Kader Risalesi’nde de geçtiği üzere Kur’an-ı Kerim, “Velhasıl her bir şeyi, apaçık bir kitap’ta sayıp döken Biz’iz” (Yasin 36/12) âyetiyle İmam-ı Mübin’i zikrederken, “Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır” (Enam 6/59) âyetiyle de Kitâb-ı Mübin’e işaret etmektedir. İlim ve emr-i ilâhînin ünvanı olan bir defter vardır ki buna “İmam-i Mübîn” denir ve kader-i ilâhinin de defteri olan bu Levh-i Mahfuz, gayba ve şimdiki zamandan ziyade geçmişe ve geleceğe bakar. Kudret ve irade-i ilâhiyenin bir ünvanı olan başka bir defter vardır ki buna da “Kitab-ı Mübîn” denir ve aynı zamanda bir kudret defteri olan bu defter âlem-i şehadete ve şimdiki zamana, yani hâle bakar. Kâinattaki herbir varlık da, zerrelerin hareketiyle Levh-i Mahv ve İsbat denilen misalî sayfalarda birer vücud giyiyor. “Demek, harekât-ı zerrat, o kitabetten, o istinsahtan, mevcudat âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde olan bir ihtizazdır, bir harekâttır.” Bu Levh-i Mahv ve İsbat bir yaz-boz tahtası gibidir. Meselâ başta sadaka olmak üzere bazı hayırlı işlerin insanın ömrünü uzatacağı ve belaları başından defedeceği hadislerde ifade ediliyor. İşte bu anlık değişmeler ve yeri geldiğinde Allahu Teâlâ’nın atâsının gelip, kazayı delmesi, kazanın da kaderi değiştirmesi işte bu levhada gerçekleşir. Fakat Levh-i Mahfuz’da sonradan herhangi bir değişiklik olmaz. Bir de Kur’an-ı Kerim de Rad 13/39 ve Zuhruf 43/4 sûrelerinde “Ümmü’l-Kitab” tabiri geçmektedir ki İslam âlimlerinin çoğu bunun Levh-i Mahfuz olduğunu söylemişlerdir. Kâinattaki zerreler başıboş dolaşmayıp yaptıklarından haberdardırlar. Üstad’ın dediği gibi biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket-i cezbekârânede zikir ve tesbih-i ilâhî ile Mevlevî gibi zikreder ve deverana kalkarlar ve kendilerinin arş-ı kemâlâtına ulaşmak için dönüp dururlar. Canlıların temelini oluşturan bu zerrelere, daha tavuk yumurtada iken, koca çınar tohumda iken, insan anne karnında küçük bir su iken kaderleri yazılır. Yazılan bu ilâhi emirlerle mahiyetleri değişen bu zerreler, içindeki bulundukları bedenlere hükümderler. Evet, ağaçlar içindeki tohumlar ve tohumlar içindeki zerreler, o ağaçlar için bir can, bir ruh hükmündedir. Allahu Teâlâ, güz mevsiminde ölen ağaçların bu zerrelerini bahar mevsiminde yeni ağaçların inşasında kullanır. Âdil olan ve hiçbir zaman israfta bulunmayan Rabbimiz dünyada böyle hizmet gören, çeşitli vazifelerde bulunan zerreleri ahiretin inşâsında da kullanacaktır. İnsan da hadiste beyan buyurulduğu gibi haşir esnasında işte böyle ufak bir zerreden tekrar diriltilecek. Fatih Harpcı Herkul.org
__________________
Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun, inançla geril ve saygı duy! kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın bir mahzun gönül! ![]() |
|||||||||
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:01 .
http://www.islamportali.com
|
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.5 |
|
ExForum |
Rüya Tabirleri |
Dini Hikayeler