.:: Tavan Arası ::.

Geri git   İslamportali.com - İslami Forum > Yıllık Ev Ödevleri > Ödev Konuları > Tarih
Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Alt 11-19-2008, 00:10   #1 (permalink)
Moderator
Bilgiler
Üyelik tarihi: Nov 2008
Cinsiyet:
Mesajlar: 1.069
Seviye: 28 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 69 / 694
Güç: 356 / 11562
Deneyim: 78%
İletisim
Standart Osmanlı Hukuku

Çok hukukluluk kavramını, devletin farklı kültür ve din mensuplarına onların tercihleriyle kendi hukuklarını seçme şansını vermesi ve devletin hukuk üretme gibi bir görevinin bulunmaması şeklinde özetlemek mümkündür. Mesela Medine Vesikası, Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanlara kendi hukuklarını uygulamayı getiren bir sözleşme mahiyetindedir. Verilen bu misâl, çeşitli millet ve ümmetlere mensup insan topluluklarını içinde barındıran Osmanlı Devleti için de uygulanmak istenmektedir. Kısaca bu izahlarla bazı yazarlar, İslâm Hukukunun ve özellikle de Osmanlı uygulamasının çok hukukluluk prensibini kabul ettiğini iddia etmektedirler. Hukuk birliği ise, ülke içinde yaşayan her topluluğa, aynı hukuk sisteminin hükümlerinin uygulanması demektir.

Önemle ifade edelim ki, İslâm Hukukunda ve bunun tam bir uygulaması demek olan Osmanlı tatbikatında, çok hukukluluk asla mevcut değildir. Belki farklı dinlere ve kültürlere mensup topluluklar için, İslâm’ın kabul ettiği hak ve hürriyetler ve özellikle de din ve vicdan hürriyeti vardır. Bu hürriyetlerin neticesi olarak, şahıs, aile ve miras gibi istisnaî bazı hukuk dallarında, onların inançlarına uygun olan hükümlere saygı prensibi vardır. Buna da ayrı hukuklar demek mümkün değildir; olsa olsa farklı inanç hükümlerini birbirine bağlayan bağlama kuralları denir. Bunlar da, Müslümanlar açısından değil, gayr-i müslimler açısından önem arz etmektedir.

Meseleyi kısaca özetleyelim. İslâm hukukunda insanlar, mensup oldukları dinlerine göre birbirinden tefrik olunurlar. Vatan ve millet mefhumları yerine aynı dinin tâbiileri demek olan ümmet tabiri esas alınır. Eski Müslüman Türk Devletlerinde vatandaş demek olan ra’iyye (tebaa), Müslüman ve gayr-i müslim olarak ikiye ayrılır. Kavmiyet yahut cinsiyet farkı, şer'-i şerifce hiç hükmündedir. Rumlar ile Ermenilerin tamamen Hıristiyan ve Türklerin ise tamamen Müslüman olmaları tesadüf kabilindedir.

Yukarıda zikredilen din kriterinden hareket eden İslâm hukukçuları, İslâm ülkesindeki insanları, Müslüman ve gayr-i müslim olmak üzere iki ana gruba ayırmışlardır. Osmanlı Devletinde millet tabiri, ümmet manâsında kullanılmış ve millet-i müslime ile millet-i gayr-i müslime mefhumları, fıkıh kitaplarındaki esaslara uygun olarak isti'mal edilmiştir. Osmanlı ülkesinde yaşayan en önemli gayr-i müslim milletler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve sabiîlerdir. İslâm ülkesinde yaşayan gayr-i müslimleri, vatandaşlık hukuku açısından ikiye ayırmak mümkündür: Zımmîler ve müste'menler. Zımmîler, İslâm Ülkesinin vatandaşı olan gayr-i müslimlerdir. Müste’menler ise, yabancılardır.

İslâm hukukunda dünyanın iki ülkeye ayrıldığını, Müslümanların hâkim oldukları topraklara İslâm ülkesi (Dâr'ül-İslâm) ve gayrımüslimlerin hâkim olduğu topraklara da harp ülkesi (Dar'ül-Harp) dendiğini biliyoruz. En önemlisi de fiilen birden fazla olan İslâm devletlerine, devletler hukuku açısından “Birleşik İslâm Devletleri” nazarıyla bakıldığına da şahit oluyoruz. İslâm ülkesi vatandaşlarına Osmanlı hukukçuları ehl-i dar'il-İslâm demişler ve bazı aksi görüşlere rağmen, zımmîleri de bu tabirin kapsamına sokmuşlardır. Müslümanlar, dünyanın neresinde olursa olsun, Müslüman olmalarından dolayı, İslâm ülkesinin vatandaşıdırlar. Zımmîler ise, zimmet akdinin şartlarına uydukları sürece, İslâm ülkesinin kanunlarına tabi olmayı kabul ettiklerinden zimmet akdi gereğince, bir diğer görüşe göre ise, İslâm ülkesinde süresiz ikâmet hakkına sahip olduklarından dolayı, yine İslâm ülkesinin vatandaşı sayılırlar. Müste'menler ise, İslâm ülkesinde yabancı statüsündedirler ve ehl-i dar'il-harb diye yahut harbî şeklinde de anılırlar. Tanzîmât öncesi bütün Osmanlı Kanunnâmelerinde bu tabirlere rastlamak mümkündür. Tanzîmât'a kadar her konuda olduğu gibi, vatandaşlık hukukunda da bazı istisnaların dışında, şer'î hükümleri esas alan Osmanlı Devleti, bu kozmopolit dönemde vatandaşlık konusunda bazı yeni hükümler kabul etmiştir. Ra'iyye, müslim, zımmî ve harbî tabirleri yavaş yavaş terk edilmeye başlanmış ve yerlerini tebe'a-i Devlet-i Aliyye ve ecnebî gibi yenilerine terk etmişlerdir.

Gayr-i müslimler zimmî statüsüne geçince, bazı istisnaların dışında, Müslümanlara tanınan hakların bunlara da tanınması söz konusudur. Bir diğer ifadeyle, Müslümanlara uygulanan hukuk, onların inançları gereği istisna tutulan bazı hukukî hükümler dışında, aynı hukuk yani İslâm hukukudur. Devlet, Müslüman vatandaşlar ile gayr-i müslim vatandaşlar arasında fark gözetmek durumunda olsa da bu, istisnaî olmakta ve genel kaideyi bozmamaktadır. “Bize tanınan haklar onlara da tanınır; bize yüklenen ödevler onlara da yüklenir” manâsında bir hadis de nakledilmektedir. Müste'menler de hak ve ödevler bakımından zımmîler gibidirler. Aralarındaki fark, bunların İslâm ülkesinde sadece geçici ikâmet hakkına sahip olmalarıdır. Devamlı ikâmet nimetinin külfetleri bunlara yüklenmez.

Özel hukuk açısından zimmîler, şahıs, aile ve miras hukukuna ait bazı müesseseler dışında tamamen Müslümanlar gibidirler. Yani akideye dayanmayan hükümlerde Müslümanlarla eşittirler. Akideye dayanan hükümlerde ise, kendi dinlerinin hükümlerine tabidirler. Müste'menler de ikâmet müddetince bu haklar konusunda zimmîler gibidirler. Ancak devlet ve ülke menfaati açısından bazı sınırlamalar söz konusudur. Silah ve savaş malzemesi ihrâcı müste'menlere bu sebeple yasaklanmıştır. Hem zımmîler ve hem de müste'menler, İslâm ülkesinde, menkul ve gayrimenkul mülkiyet hakkına da sahiptirler. Bu hak, ancak kamu yararı sebebiyle kısıtlanabilir. Zimmîler, mâlî tasarruflar açısından İslâm ülkesinde Müslümanlar gibi, İslâm Hukukuna tabidirler. Mu’amelât konusunda dinlerinden ve inançlarından gelen önemli bir fark bulunmadığı için istisnaî hükümler de oldukça azdır. İslâm ülkesinde gayr-i müslimlerin şarap ve domuz üzerinde malî tasarrufta bulunabilmeleri; gayr-i müslime ait şarap ve domuzu telef yahut gasb edenin tazminata mahkûm edilmesi ve gayr-i müslimlerin bir gayr-i menkûlü mabed olarak kiralayamaması bu istisnaların en önemlilerini teşkil eder. Müste'menler de malî konularda, bazı küçük istisnaların dışında zimmîler gibidirler.

Özetle, Osmanlı hukuk tarihinde kabul edilen Hanefi görüşüne göre, eşya, borçlar ve ticaret hukukunda gayr-i müslim teb'aya da şer'î hükümler uygulanır. Ancak onlara göre mal kabul edilen domuz ve şarap gibi şeylerin hukukî muamele konusu olabilmesi gibi istisnaî haller vardır. Aile hukukunda ise, isterlerse İslâm hukuk nizâmına, istemezlerse kendi hukuk nizâmlarına tabi olurlar. Nitekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnâmesi de bu görüşü benimsemiş ve bu kanun içinde, Müslümanlara ait maddeler yanında Hıristiyan ve Yahudilere ait hükümlere de yer verilmiştir. Bu, bir atıftan başka bir şey değildir.

Cezaî hükümlerin yer bakımından tatbiki konusunda, İslâm hukukçuları farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İslâm Hukuku cihanşümûl bir hukuk sistemidir. Ancak uygulamada, bazı istisnalar bulunmakla birlikte İslâm ceza hukukunda tam mülkîlik sistemi esas alınmıştır. Ebu Yusuf ve diğer İslâm hukukçularının savunduğu bu görüşe göre, İslâm ülkesinde işlenen bütün suçlara, failinin dinine ve cinsiyetine bakılmaksızın İslâm ceza hukuku tatbik edilir. Dolayısıyla Müslümanlar, zimmîler ve müste'menler aynı cezaî hükümlere tabidirler. Bu genel kaidenin istisnaları elbette vardır. Genişletilmiş mülkîlik sistemini müdafaa eden Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre ise, müste’mene sırf Allah hakkı olan zina, hırsızlık ve yol kesme gibi suçların hadleri uygulanmaz.

İslâm’da milletlerarası usûl hukuku deyince, akla hemen zimmî ve müste'menlerle ilgili hukukî ihtilaflar gelmelidir. Zira İslâm Hukuku, bunlara ve özellikle de İslâm ülkesi vatandaşı olan zimmîlere, özel hukukun yukarıda kısaca açıkladığımız bazı alanlarında bir çeşit kazaî muhtâriyet vermiştir. Bu durumda zikr edilen konularda şer'iye mahkemesine başvurunca, yabancı unsurlu bir ihtilâf gibi olmaktadır. Başvuran müste'men olunca, ihtilâf tamamen yabancı bir ihtilâf olur.

Yabancı unsurlu ihtilâflarda yani İslâm ülkesindeki zimmî ve müste'menlerle ilgili davalarda yetkili mahkeme, aile hukuku dışında İslâm mahkemeleridir. Bu, Hanefilerin görüşüdür. Osmanlı Devletinde tatbik edilen bu görüşe göre, zimmî ve müste'menler, aile hukuku alanında isterlerse kazaî muhtâriyete sahip kendi cemaat mahkemelerine başvururlar ve isterlerse de yine şer'iye mahkemelerine müracaat ederler. İkinci şık için Ebu Hanife, her iki tarafın da rızasını şart koşarken, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed taraflardan birinin müracaatını yeterli görmektedir. Osmanlı Devleti’nde zikredilen tatbikat 1917 tarihine kadar bazı istisnalarla devam etmiştir. Bu tarihte HAK ile yargı birliğini sağlamak üzere, gayr-i müslimlere aile hukuku alanında kendi hukukları tatbik edilmek şartıyla bütün yargı yetkisi İslâm mahkemelerine verilmiştir.

Özetlemek gerekirse, Osmanlı Hukuku çok hukuklu bir sistem değildir. Belki din ve vicdan hürriyeti gereği, gayr-i müslimlere belli hukuk alanlarında daha serbest hareket etme imkânı vermiştir. Bu serbestilik, çok hukukluluk olarak anlaşılınca ve gayr-i müslimler tarafından suiistimal edilince, Tanzîmât sonrasında buna karşı tedbirler alınmıştır. Bunu teyid eden iki belgeden bazı nakiller yaparak, konuyu kapatmak istiyoruz:

Birincisi; Hukuk-ı Aile Kararnâmesinin Mazbatasındaki şu cümlelerdir:
“Mecelle’nin aile hukuku ile ilgili hükümler ihtiva etmemesinden dolayı, memleketimizde bu konuda, değişik din ve milletlerden her bir grubun tedvin edilmemiş kendi mezhep ve dinlerine ait hükümlerin uygulanması ve bu mezhebin hükümlerini Şer’iye hâkimlerinin bilmemesi sebebiyle, gayr-i müslimlerin ruhanî reislerine yargı yetkisinin verilmesi zarureti, istisnâi de olsa ortaya çıkmıştır. Halbuki devlete ait olan yargı hakkının ciddi bir kontrole tabi olmayan fert veya heyetlere tevdi edilmesi, bir çok mahzurları da beraberinde getirir”.

İkincisi; Fener Patrikhânesi’ne aile, miras ve şahsın hukuku gibi alanlar ile Patrikhâne içindeki nizâmlarda bazı hukukî yetkiler verilmesi üzerine, bu yetkiyi çok hukukluluk olarak yorumlayarak, Bizans Kanunu adıyla bir başka hukuk sisteminden bahsetmeleri üzerine, 21 Mayıs 1904 tarihli İrâde-i Seniyye ile, Sultân Abdülhamid onları ikaz etmek mecburiyetinde kalmıştır:

“Rum Patrikhânesi Muhtelit Meclisinde görülen davaların Bizans Kanunu namıyla bir kanuna uygun olarak halledildiği haber alınmış olup, bu tabir tarafımdan şaşkınlıkla karşılanmıştır. Memâlik-i Şâhâne’de ve özellikle de Devlet-i Aliyye’nin Pay-ı tahtında devletin kanunlarından başka yürürlükte kanun olamayacağı; bu ifadeden maksat dahili nizâmnâme ise buna kanun adı verilemeyeceği gâyet âşikârdır”.

Bu dediklerimizin delilleri, 760 küsur Osmanlı Kanunnâmesi ve arşivlerdeki milyonlarca belgelerdir .[1]



1] BA, İrade-Hususi, nr. 13, 1332 Ra 6; Islâhât-ı Kanuniye, BA, YEE, nr. 14-1540, sh. 10 vd.; Zeydan, Ahkâmü’z- Zimmiyyîn, sh. 10 vd.; 210-218; 566-568; Serahsî, Şerh'üs-Siyer’il-Kebîr I-IV, "Kahire" 1971, c. II, sh. 226; c. III, sh. 81, c. IV, sh. 302, 320 vd.; Kâsânî, Bedâyi’, c. II, sh. 312; Engin Vahdettin, “Böyle Buyurdu Hâkân”, Tarih ve Medeniyet, Nisan 1999, sh. 21; Cin-Akgündüz, "Türk" Hukuk Tarihi, c. II, sh. 332-358; Akgündüz, Ahmed, Mukayeseli İslâm ve Osmanlı Hukuku Külliyâtı, Diyarbakır 1986, sh. 146; Akyol, Taha, Medine’den Lozan’a, İstanbul XE "İstanbul" 1996; Ercan, "Yavuz" ; “Türkiye'de XV. ve XVI. Yüzyıllarda Gayr-i Müslimlerin İctimaî ve İktisadî Durumu”, Belleten 1983, c XI, VII, sh. 1127




II. Bâyezid döneminde dünyanın ilk Standartlar Kanunu, ilk Belediye Kanunları, ilk Tüketiciyi Koruma Kanunları ve ilk Gıda Nizâmnameleri hazırlandığı söylenmektedir. Bu kanunlardan bazı örnek maddeler zikrederek anlatabilir misiniz?
Prof Dr. Ahmed Akgündüz
Evet doğrudur. II. Bâyezid devrine ait en mühim kanunlardan birisi şüphesiz ki, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleridir. Bu kanunnâme, dünyanın en mükemmel ve en geniş belediye kanunu olmakla kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun, ilk gıda maddeleri nizâmnâmesi, ilk standartlar kanunu, ilk çevre nizâmnâmesi ve kısaca asrına göre çok hârika bir hukuk kodudur. Bu kanun, hem Osmanlı örf âdetlerini ve hem de İslâm hukukunu çok iyi bilen Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır. Hazırlanış tarihi 1502 ila 1507 tarihleri arasındadır.

Biz, her biri 100 küsur maddeyi bulan bu üç kanunnameden sadece bazı maddelerini, tüketici hakları açısından arz ediyoruz (Maddenin başındaki rakamlar Kanun maddelerine ve harflerden B, Bursa, E Edirne ve İ İstanbul Kanununa işaret etmektedir):

“İ-45. Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât ki; çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eğer terâzûda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye başkanı) haklarından gele.

İ-21. Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, cezalandırıla.

İ-4. Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir.

E-7. Aşcılar bişürdükleri aşı pâk bişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne bişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler. Cemî‘ Edirne'nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı.

İ-38. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler.

İ-5. Un kapanında olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib (belediye başkanı) dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya.

B-74. Ve hamallar na‘lsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye.

E-58. Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Eslemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hammâllar ağır yük urmayalar, ma’kul üzerine ola[1].

İ-40. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.

İ-29. Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler, bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele.

İ-33. Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkından geleler.

İ-42. Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler.

İ-46. Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sovuk su ile ârâste ve dellâkleri cest ve çâlâk ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları pâk duta; Müslümana verdüği fotayı kâfire vermeye.

İ-66. Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesib (belediye başkanı)in hükmi vardır; görse ve gözetse gerekdir.

İ-24. Bakkallar ve attârlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib (belediye başkanı) dutub te'dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride mahkeme kararı bile ola.

E-194. Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile Müslüman yüzin silmeyeler. Usturaları keskün ola.

E-195. Tabibler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiblerine göstereler, imtihân edeler, kabul etmedikleri kimesneleri men` edeler. Cerrâhlar dahi gözlene; san`atlarında kâmil olalar.

E-196. Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve müntehî hakkından geleler.

E-198. Ve câmilerde dilenci tâifesin yürütmeyeler.

İ-70. Ve her san‘atı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangısı kim ta‘yin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede.

İ-73. Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allâh ü Te‘âlâ yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkanı) görüb gözetse gerekdir, hükmi vardır.
Şöyle bileler, her kim muhâlefet ve inâd ederse, itâba ve ikâba müstahak olur”[2]

[1] Hayvan haklarının 20. yüzyılın başında savunulmaya başlandığı düşünülürse, bu maddenin çok ileri bir hukuk anlayışının mahsulü olduğu daha iyi anlaşılır.

[2] Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, sh. 188-230, 286-304, 387-402.



Osmanlı Devleti'nde Hakların Korunması Osmanlı Devleti'nde İnsanı İnsan Yapan Şahsî Hak Ve Hürriyetlerin Korunması Ve Güvenlik İlkesi


İnsanın hukukunun başında, insanın şahsî hak ve hürriyetleri gelmektedir. Modern hukuk devletlerinin anayasalarında temel hak ve hürriyetlerin başında gelen bu hak ve hürriyetlere Osmanlı Devleti'nde nasıl bakıldığının izahı, diğer temel hak ve hürriyetler hakkında da bize fikir verecektir.

İnsanın maddî, manevî ve iktisadî varlığı üzerinde sahip olduğu haklara ve hürriyetlere “şahsî hak ve hürriyetler“ diyoruz. İnsana ait bu hak ve hürriyetler, kişinin güvenliği ilkesi ile birlikte yürürler ve birbirini tamamlarlar. Batıda şahsî hak ve hürriyetlerin gündeme gelmesi için, kişiyi haksız olarak tutuklamaya karşı koruma amacını güden XVIII. yüzyıla ait bildirileri beklemek gerekir. İnsan hayatının, sağlığının, vücudunun korunması; namus ve şerefinin muhafazası; özel hayatın gizliliklerinin gözetilmesi ve benzeri şahsî haklar, Batı hukuk sistemlerinde, ancak XIX. yüzyılda gündeme gelmeye başlamıştır. İlk defa konuyla ilgili hüküm ihtiva eden İsviçre Medeni Kanunu dahi, 1912 tarihlidir. Osmanlı Devleti'nde ise, Kur’ân'ın “Bir ma‘sumun hayatı ve kanı, bütün insanlık için dahi feda edilemez” düsturu ve Hz. Peygamber'in İslâm’ın ilk haklar ve hürriyetler bildirisi demek olan Veda‘ Hutbesi'nde ifade ettiği “Ey İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ve üzerinde bulunduğunu şu belde nasıl mukaddes bir belde ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle mukaddesdir, dokunulmazdır ve her türlü tecavüzden korunmuştur” şeklindeki emirleri esas alınarak, insana ait hak ve hürriyetler tanzim olunmuştur. Bu hak ve hürriyetlerin nasıl tanzim edildiğini Kanunnâmelerin maddeleri ve fıkıh kitaplarındaki şer‘î hükümler arasında görmek mümkün olduğu gibi, eski mahkeme kararları demek olan şer‘îye sicillerinde de çokça görmek mümkündür.

Burada uygulamaya ışık tutması açısından 1539 tarihli iki belgeden yani iki mahkeme kararından bahsetmek istiyoruz. Bu iki belge, iki önemli gerçeği gözlerimiz önüne sermektedir: Birincisi, bu tarihlerde Anadolu'nun ücrâ bir köşesi sayılan Anteb'de böbrek ameliyatının yapılabiliyor olmasıdır. İkincisi ise, günümüz hukuk sistemlerinde bile, tıbbî müdahaleler ve ameliyat için, hastanın yazılı bir basit muvâfakatnâmesi yeterli görülürken, o tarihlerde yani 1539'larda dahi böyle bir muvâfakatın mahkemece karar altına alınması şartının aranması ve bu durumun o dönemde bile insana ve insanın sahip olduğu şahsî haklara verilen önemi ve gösterilen saygıyı ısrarla vurgulamasıdır. Bu kararlardan birinde, Hacı Mehmed, oğlu Satılmış'a, velâyeten muvâfakat vermekte ve Doktor Nazar oğlu Budak da belli şartlarla ameliyatı kabul ettikten sonra, mahkeme bunu tasdik edip zabıt altına almaktadır. İnsanın ve şahsî haklarının ne derece önemli şeyler olarak kabul edildiğini ve her medenî mesele gibi, şahsî haklar ve insana saygı hususunda da Batı'yı fersah fersah geride bıraktığımızı, bu ve benzeri çok sayıdaki belgeler açıkça göstermektedir. Bu tür belgeler, “Kişi, bilmediğinin düşmanıdır” kâidesince, geçmişimize ve ecdadımıza olan düşmanlıkların cehâletten kaynaklandığını, gözler önüne sermektedir.

Güvenlik ilkesi üzerinde de kısaca durmak istiyoruz. Mecelle'nin kabul ettiği bir esasa göre, “Berâat-i zimmet asıldır“, yani bir insanın suçluluğu isbat edilmedikçe, suçsuz kabul edilmesi genel bir hukuk prensibidir. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan beri var olan ve Batılı Devletlerin ancak XVII. asırda kavramaya çalıştığı bu esası, Hz. Ömer şöyle açıklamaktadır: “İslâm'da hiç kimse haksız olarak tevkif edilemez. Bir mahkeme kararı olmadan kimsenin hürriyeti kısıtlanamaz”. Kur’ân'ın “Hiç bir suçlu, bir başka suçlunun cezasını çekemez” düsturunu benimseyen Osmanlı Devleti'nde, insanlar işledikleri suçlardan şahsî olarak sorumludurlar. Osmanlı Kanunnâmeleri, kadı ma‘rifetinsüz yani mahkemenin kararı olmadan hiç bir cezanın infaz edilemeyeceğini ve kimseden bir habbe ve bir akçe alınamayacağı, yüzlerce yerde, başından beri sağlam esaslara bağlamışlardır. İsterseniz bazı kanun hükümlerini aynen nakledelim:

“Ve dahi hapis yerlerinde kefil bulunur iken hapsetmeyeler, yazıp Dergâh-ı Alîye arz edeler. Meğer ki, şenâ‘at-i azîme ola. Ve dahi firar ihtimali olub kefil bulunmayıcak hapsedeler.”.

“Mücrim olan kimesne teftiş olunmadın veyahud üzerine zâhir olan şenâyi‘ şer‘le ve örfle yerine varmadın sancakbeği ve subaşısı ve adamları nesne alub salıvermek memnû‘dur. Kendüler mahall-i töhmet ve adamları mücrim ve müstahakk-ı ikâb olur.

....amma mücrim ve müttehem olan kimesne mütemerrid ve mu‘annid olub da‘vet ile mahkemeye gelmekden imtinâ‘ eyleye, berây-ı ta‘zir cebr ile bilâ-ta‘zîb mahkemeye getürmek memnû‘ değildir.”.

Zikredilen kanun hükümlerinin, asrımızın dahi yüz karası olan işkenceyi de şiddetle yasakladığını açıkça görüyoruz. Bu anlattıklarımızı teyid etmek açısından, Hollandalı bir gayr-ı müslim hukukçunun, 1895 yılında, “şer‘-i şerif“ ve “kanun-ı münif“ diye özetlenebilecek Osmanlı Hukuku hakkında, II Abdülhamid'e sunduğu bir rapordan bazı cümleler nakletmek istiyoruz:

“Şer‘-i şerifde ve dolayısıyla Osmanlı Hukukunda, bir çok hukukî hükümler vardır ki, bazıları pek yakın bir zamanda Avrupa'ya girebilmiş ve daha bir çok insânî hükümler vardır ki, asrımızdan sonra girecektir. Bu iddiamıza delil olmak üzere, insana ve hukuka saygının ifadesi olan şu hükümleri sayabiliriz: Ehlî hayvanların himaye ve korunması; mahkemelerde davaların meccânen görülmesi; evli bir kadının kocasına müracaat etmeksizin tasarrufunda bulunan mal varlığını istediği gibi idare etmesi; Müslümanların ve gayr-ı müslümlerin kanun önünde eşitliği; sorgulamalarda sanıklardan ikrar ve itiraf gibi beyanlar almak için işkence icrasının kesinlikle yasak oluşu ve benzeri hükümler....”[1]


[1] Kur’ân, Fâtır, Ayet, 18; Mâide, Ayet, 32; IV. Murad Kanunnâmesi, Süleymaniye kütp. Esat Efendi, nr. 2362, vrk. 35/b; Hüdâvendigâr Livası Kanunnâmesi, md. 33-34. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, sh. 184, Bâyezid II-18, md. 33-34; Gâzîantep Şer‘iye Sicilleri, nr. 2, sh. 282, 300; İstanbul Müftülüğü Şer‘iye Sicilleri, Üsküdar Mahkemesi, nr. 136, sh. 6; Akgündüz-Heyet, Şer’iye Sicilleri, c. I, sh. 224-225; BA, YEE, nr. 14-1540, sh. 18 vd.; Ergin, Mecelle-i Umûr-i Belediye, c. I, sh. 217-218; İmre, Zahit, Medeni Hukuka Giriş, İstanbul 1976, sh. 89 vd.; Akın, İlhan, Kamu Hukuku, sh. 321 vd.; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. IV, sh. 334, 412; c. X, sh. 389, 395; Armağan, Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ankara 1987, sh. 82 vd.;





Osmanlı Devleti'nde Tüketicinin Korunması

Doç. Dr. Said Öztürk

Çalışmasını doğru ve güzel yapan işçiyi Allah sever.
Kudsî Hadis.

Aldatan bizden değildir.
Hadis.
Tüketici hakları ve tüketicinin korunması ile ilgili düzenlemeler sadece modern toplumlara ait bir özellik değildir. Zira adalet temelleri üzerine dayalı Ortadoğu devlet geleneğinde padişahın adil olması ve adaleti tesis etmesi devletin ve sultanın gücünü artırmanın önemli bir vasıtası olarak telakki edilmektedir. İslami anlayış da yönetici-yönetilen arasındaki ilişkiyi sorumluluk temeline oturtmuştur. Bu sebeple Osmanlı sultanları tebaya Allah’ın bir emaneti olarak bakmışlardır. Bu emanet ve sorumluluk anlayışı Osmanlı sultanlarını tebanın her türlü zulüm ve fenalıkdan, haksızlıkdan korunması ve hakkının teslimi hususunda titiz davranmalarını gerekli kılmıştır[1].

Osmanlı Devleti'nde tüketicinin korunması, genellikle en üst makamdan en alt makamlara kadar üzerinde hassasiyetle durulan bir konu olduğu söylenebilir. Çünkü yönettiklerinden şahsen sorumlu oldukları telakkisi içerisinde olan Osmanlı sultanları bu sebeple halkın “terfih-i ahvalleri” yani refah seviyelerinin yükseltilmesi ve korunması hususunda özen göstermişlerdir.

Osmanlı Devleti'nde tüketiciyi korumaya yönelik olarak muhtelif mekanizmalar işletilmiş, kurum ve kuruluşlar oluşturulmuş ve pek çok tedbir alınmıştır. Tüketicinin korunmasında geleneksel müesseselerden biri olan ihtisab müessesesi Osmanlı Devleti'nde aynen yürürlükte tutulmuştur. Bu müessesenin başında bulunan muhtesibin önemli görevlerinden biri tüketiciyi korumak idi.

Temel ihtiyaç maddeleri konusunda tüketiciyi koruma amacıyla alınan tedbirleri dört ana başlık altında ele alacağız.

A- Kalite Kontrol

Kalite kavramı, bir ürünün tatmin etmeyi amaç edindiği tüketici ihtiyaçlarına uygunluk derecesi veya kısaca kullanıma uygunluk anlamına gelmektedir. Kalite kontrolü denildiğinde, bir üretim sistemi içerisinde kalitenin önceden belirlenmiş hedeflere uygun olarak gerçekleştirilmesinin sağlanması ve buna yönelik faliyetlere ilişkin yetki ve sorumluluğun dağıtılarak bu hedefler doğrultusunda yapılan işler anlaşılmaktadır. Kalite kontrol sisteminin önemi, kalitesizliği önleme amacından ileri gelir[2].

Kalite kontrolü ile ilgili olarak İslami kaynaklarda bizatihi Hazreti Peygamber’in söz ve fiillerine yer verilmektedir. İlk dönemde Hazreti Peygamber ve daha sonra gelen halifeler piyasayı kontrol altında tutmuşlar ve haksız gelir elde etme yollarını kapamaya çalışmışlardır. Hz. Peygamber ıslak buğdayı altta saklayan satıcının bu fiilini engellemiş ve bu ayıbı insanların göreceği şekilde niye üste getirmediğini sormuş ve akabinde “Bizi aldatan bizden değildir” ikazında bulunmuştur. Yine “kim afete uğramış (çürük ve bozuk) meyve satarsa kardeşinin malından bir (karşılık) şey almasın. Çürük ve bozuk olanları ayırdıktan sonra satsın. Yoksa neye karşılık herhangi biriniz müslüman kardeşinin malını alacak ?” diyerek çürük mal satmayı, kaliteli malı kalitesiz malla karıştırmayı yasaklamıştır. Bu konuda Hazreti Peygamber; “kişinin malında bir kusur varsa söylemeden satması ona helal olmaz” sözleriyle satıcının piyasaya arz ettiği malın evsafını müşteriye tam olarak yansıtması istenmektedir[3].

Kalite kontrole ilişkin bu değinmelerden sonra, Osmanlı Devleti'nde üreticilerin kaliteli ürün üretmelerini sağlamak ve dolayısıyla kalite kontrol mekanizmasını işletebilmek amacıyla başvurulan bir kısım tedbirleri burada incelemek istiyoruz.

1.1- Hammadde Kontrolü

Kalitenin korunması için alınan tedbirlerin ilki, hammadde kontrolüdür. Kullanıma uygun hammadde ile üretim yapılması, dolayısıyla üretilen malın kalitesinin korunması için alınan tedbirler erken dönemlere kadar inmektedir. Osmanlı ihtisap kanunnâmelerinde ve taşra kadılarına yazılan emirlerde imalatta kullanılan hammaddelerin kalitelerine dikkat edilmesi gerektiği daima vurgulanmıştır. İmalat aşamasında sabuna katılacak suyun niteliği üzerinde bile hassasiyetle durulduğu görülmektedir. Üretimde kullanılacak suyun temiz su olması ve ölçüsü oranında suyun katılması istenmektedir.

Bu konuda Yavuz Selim kanunnâmesinde “…ve sabuncular ve mumcular gözlene, gayet eyü ola, mumları çürük olmaya ve kokar yağdan olmaya ve berk ola, kalb olmaya...”[4]. Kanunî'nin umumi kanunnâmesinde; “sabuncular ve mumcular gözlene, gayet eyü edeler, mumlar çürük ve kokar yağdan olmaya, itidal üzre ola ve sabun dahi eyü olan pişmiş ola ve yarılu olmaya” denilmektedir[5]. Aydın ve Saruhan kadılarına yazılan 13 Rebiülahir 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli hükümde sabuncuların sabun imalatında murdar içyağı kullanmamaları tenbih edilmektedir[6].

Bir mâmûlün sürümünü artırmak için sağlığa zararlı hammadde katılmaması gerekiyordu. Bu konuda görülen bir suistimale hemen müdahale ediliyor, yasaklanıyordu[7]. Diğer taraftan, maliyeti aşağı çekmek için kalitesi düşük hammadde kullanımına da izin verilmiyordu[8]. Üründe kalite farkı varsa fiyatı buna göre ayarlanıyordu. 19. yüzyılın başlarında (4 Ramazan 1215/ 19 Ocak 1801), İstanbul'daki sabun imalatçılarının bir kısmı, kalitesi düşük hammadde kullanmak suretiyle maliyeti düşürerek ve Girit sabunlarını taklit ederek sabun imal ediyorlardı. Bu durum halka kalitesiz sabun sattıklarından dolayı sabun imalatçılarının haksız kazanç elde etmelerine sebep oluyordu. Yapılan inceleme sonucunda İstanbul'da sabun imalatçılarının kendilerine mahsus damga vurmaları kararı ile birlikte Kandiye, Resmo, Hanya ve İzmir sabunlarının satış fiyatlarından düşük olarak halka satmak üzere narh verilmiştir[9].

Bir mâmûl içinde bulunması gerekli hammadde oranlarına dikkat ediliyor, bu ölçülere uymayan mâmûlün üretimi men ediliyordu. Bir mâmûlün ana hammaddesi üzerinde ısrarla duruluyordu. Bir mâmûlde gerekli katkı maddesi eğer belirlenen oranların üzerine çıkarsa mâmûl “hileli” sayılıyordu[10]. Kalitenin korunması amacıyla hammadde miktarı / mâmûl mal miktarı dengesinin korunması isteniyordu. Gerek yurt içinden gelen, gerekse yurt dışından ithal edilen ürünlerin belirlenen ölçülere uymayanlarına el konularak geldikleri yere geri gönderilmesi isteniyordu[11]. Yurt içine sokulan metanın sağlığa zararlı olup olmadığı gümrüklerde kontrolden geçiyordu. 4 Şubat 1900 tarihli bir belgede, bu tarihde ülke içine girmesine ancak “mürekkebâtında muzırr-ı sıhhat bir madde olmayan …” mallara müsaade edileceği kararlaştırılmış idi[12]. Üreticilerin ithal ürünler ile rekabet edebilmek için gereğinden fazla katkı maddeleri kattıkları anlaşıldığında velev sağlığa zararlı olmasa bile, incelemeye alınıyordu.

2.3- İmalatta Uyulacak Esaslar

Halkı zarardan korumak macıyla herhangi bir malın üretiminde uyulacak esaslar belirlenerek kalb mâmûl üretilmesinin önü alınıyordu. Bu, hükümetin bir vazifesi olarak telakki ediliyor ve mümkün olduğunca mamulün “hüsn-i i‘mali” isteniyordu[13].

İmalatta uyulacak esaslara ilişkin 1502 tarihli Edirne İhtisab Kanunnâmesi’nde ve İstanbul İhtisab Kanunnâmesinde ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. Mesela ekmekçiler, aşçılar ve sabuncular ile alakalı kanun metinleri şöyledir:

Etmekçiler, çaşni dutdukların narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud cerime alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, ekall bir aylık un buluna. Tâ ki, nâgâh bazara un gelmeyüb Müslümanlara muzâyaka göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, siyaset oluna[14].

Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir[15].

Aşçılar ve başçılar ve büryancılar ve börekçiler, fi’l-cümle ta‘âm bişürüb satanlar, eyü ve pâk bişüreler ve kabların pâk suyla yuyalar ve pâk bez ile sileler ve bir kerre çanak ve tabak yudukları suyla tekrar bir çanak ve bir tabak dahi yumayalar. Ve kazanların kalaysız dutmayalar ve kepçelerini dahi kalaysız dutmayalar, vaktiyle kalayladalar. Muhâlefet edenleri muhtesib, kadı ma’rifetiyle döğe, cerime almaya.[16]

Sabunı katı bişüreler çiğ komayalar. Eğer kalb işlerler ise muhtesib hakkından gele[17].

İmalat aşamasında suiistimal yapan üreticiler için zecri tedbirler alınıyor ve kanunî yaptırımlara gidiliyordu. Mamulün çaşnisi tutuluyor, yani bir malın üretim süreci dikkate alınıyor, hileli üretim görüldüğünde yasaklanıyordu. İmalat aşamasında kesinlikle kalitesiz hammadde kullanımına ve kalitesiz mal üretimine izin verilmiyordu[18]. Bu konuda asırlarca hiç taviz verilmemiştir. 13 Rebiulevvel 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli Aydın ve Saruhan kadılarına yazılan hüküm ile 1234/ 1818 tarihli belgede yer alan tedbir ve önerilerin muhtevası aynı idi[19]. İmalatta suistimali görülen üreticilerin “şer‘le haklarından gelinmek” emrediliyordu[20].

İzmirli sabun imalatçılarına üretim aşamasında gerekli dikkatin gösterilmesi tenbih edilmekte ve özellikle sabunların iyi pişirilmesi ve şu hususlara dikkat etmeleri isteniyordu;

“sabunhanelerinde tabh eyledikleri sabun kemal üzre tabh oldukça nîm pûhte iken kazgânlarından ifraz ve ihraç ve kaygan edüb der-mahzen ve ihtikar ve kalp ve nâ matbûh itmeyup mecmû‘ını ber-mu‘tâd-ı kadim kemâliyle tabh ve def‘aten kalyalarına döküp fakat mâyelik içün beş altı kantar sabundan ziyâde alıkonulmamak ve bu nizâmın devam ve istikrarına mürâ‘at ...”[21].

3.4- Üretimin Ehl-i Vukuf ve Müfettiş Gözetiminde Yapılması

Kalitenin korunması amacıyla zaman zaman üretimi denetleyecek kişiler görevlendirilmiştir. Bu görevliler ehl-i vukuf, müfettiş, mubassır ve mümeyyiz sıfatlarını taşıyorlardı[22]. Aydın ve Saruhan kadılarına yazılan 13 Rebiulahir 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli hükümde bu vilayetlerde üretimde bulunan bazı kişilerin kalitesiz hammadde kullandıkları ve imalat aşamasında başka hilelere başvurdukları tesbit edilmesi üzerine üreticiler üzerine bundan böyle bir müfettiş ve bir mümeyyiz tayin edilmiş idi[23]. İzmir kadısına hitaben yazılan bir emir ile bundan böyle kalitenin korunmasına dikkat edilmesi istenmiş ve üreticilerin imalat aşamasında denetlenmesi için bir ehl-i vukuf ve mubassır kimsenin tayini istenmiştir[24].

4.5- Nümune İmalat

Kalitenin korunmasına yönelik düzenlemelerden biri de nümune imalattır. Kalitenin eski düzeyinde tutulması amacıyla güvenilir esnaftan bir kaç kişi tayin edilerek nümune imalat yapılıyor ve imalatçıların bundan sonra bu nümuneye uymaları tenbih ediliyordu[25].

5.10- Ustalık Yönetmeliğine Uyulması

Klasik dönemde üretici esnaf belli prensibler dahilinde çalışmak zorunda idi. Belli bir malın üretimini yapabilmek için kişinin elinde ustalık belgesinin olması şart idi. Fakat bazı ehil olmayan kimselerin “akçe kuvveti” ile üretici esnaf arasına karıştıkları görülmesi üzerine, bu gibi kimselere icazet ve hisse verilmeyerek iş hayatına atılmalarına müsade edilmiyordu[26]. Mesleğinde ehil olduğuna dair belge almadan iş hayatına atılarak üretimde bulunan kimselere rastlanması üzerine, asıl mesleği yürüten esnafın zarardan korunması ve üretimde kalite sağlanarak tüketici haklarının korunması için İstanbul kadısına ve İstanbul kaymakamına yazılan bir yazıda “…hırfet-i merkume ahâlisi beyninde kadimden mer‘i olan nizama halel vermemek içün” gereğinin icrası isteniyordu[27].

6.8- Standardın Korunması

Sınai ürünlerin standartlara uygunluğu ciddi şekilde izleniyordu. Tesbit edilen standartlar kadı sicillerine kaydediliyor, ülkenin uzak bölgelerinde de bu standartlara uyulması isteniyordu[28]. Mesela sabun imal edilirken kalıpların standart ağırlıklara sahip olması gerekiyordu. Fatih döneminde düzenlenen 24 Cemaziyelevvel 884/ 13 Ağustos 1479 tarihli bir sabunhane hükmünde, her sabun kalıbının 200 dirhem olması isteniyordu. Aynı sabunhane hükmünde sabun kalıpları eğer 200 dirhemden aşağı olursa ameldara satılması, eğer yine de satılmazsa tekrar geldiği yere götürülmesi ve Osmanlı ülkesinde satılmaması ikaz ediliyordu[29]. Sabun kalıplarında uzun dönemler içerisinde standart ağırlıkların korunduğunu söyleyebiliriz.

7.9- Damga Sahtekarlığının Önlenmesi

İmalatçıların satışlarını artırmak amacıyla ürettikleri mamule daha kaliteli üretilen mamullerin damgasını vurarak piyasaya düşük kalitede mâmûl sürümü yasaktı. Ürünün imal edildiği yer veya üretici firmanın isminin yazılması vurgulanıyordu.

Üreticilerinin damga örnekleri kadı defterine tatbik ediliyordu. Bu nizama uymayan üreticiler imalattan men ediliyordu[30]. Mesela 1826 yılında sadır olan ferman, Girit Kandiye, Girid Hanya, Midilli, Edremit ve İstanbul'da imal edilen sabunların imal edildikleri yere ait damga / mühür örneklerinin her yıl kadı defterlerine geçilmesini talep etmektedir. Bu üretim mahallerinin mühür örnekleri deftere kaydedilmiştir[31].

8.7- Muayene-i Tıbbiye

İthal malların gerek kalitesi, gerekse sağlığa zararlı olup olmadığı açısından kontrolü yapılıyordu. Muayene-i sıhhiyeye tâbi olan eşya hakkındaki nizamnâme neşredilerek özellikle yurt içine giren malın sağlığa zararlı olup olmadığı denetleniyordu[32]. Ancak 19. yüzyılda batı mamulleriyle rekabet edebilmek amacıyla sağlık açısından zarar bahis mevzu olmadan düşük kalitede mamule kısıtlama getirilmiyor, ancak fiyatların aşağıya çekilmesi isteniyordu[33].

B- Satışın Kontrolü

1.1- Narh Fiyatlarına Uyulması

Zaruri ihtiyaç maddelerinin uygun şekil ve fiyatla halkın eline geçmesi konusunda Osmanlı devlet adamları, esnaf ve tüccarı devamlı olarak sıkı bir kontrol altında bulunduruyordu[34]. Yönetim, kentlerin iaşesini arz ve talep kurallarına, piyasanın işleyişine bırakma yerine, ticarete müdahale ederek tüccarların devletin belirlediği fiyatlarla kentlere mal getirmesini sağlamaya çalışıyordu[35]. Kontrol araçlarından biri olan narh mekanizması işletilerek fiyatların tavan sınırı devlet denetimi altında belirleniyordu. Fiyatlar arz ve taleb şartlarına bağlı olarak belirlense de narhın tesbit ettiği limitlerin dışına çıkamazdı. Şu var ki narhın limitlerine arz ve talep şartları önemli oranda etki ederdi. Aynı cins mallar kalitelerine göre fiyatlandırılıyor ve buna göre satışa çıkarılıyordu[36]. Narh fiyatları genellikle kadı, esnaf temsilcileri ve şehir ileri gelenlerinden oluşan bir meclisde tesbit edildiğinden karşılıklı rızaya dayanıyordu.

Tüketicinin korunmasında en önemli mekanizmanın narh uygulaması olduğunu belirtmek gerekir. Narh uygulaması ile hem kalitenin kontrol ve muhafazası, hem de arz ve talep şartları göz önünde tutularak fiyatların kontrol ve belirlenmesi sağlanıyordu. Fiyatlarda ve kalitede belirlenen düzeyin dışına çıkarak tüketiciyi aldatan imalatçılar imalattan el çektiriliyor ve özellikle İstanbul'da imalatta bulunmaları yasaklanıyordu[37].

Çeşitli üretim bölgelerinden İstanbul'a gelen emtiayı ilgili esnaf ve küfecilerin “narh-ı mu‘ayyen”den yani cari fiyattan bir akçe bile fazlaya satmaları yasaklanıyordu. Bu yasağa uymayanlara cezai müeyyide uygulanıyordu. Yine narh fiyatının üzerinde mal alan kimseler açısından da bazı uygulamalar söz konusu idi. Satın alan kimse ile mahallesinin muhtar ve imamı ilgili makama haber vermedikleri zaman “te'dib ve ta‘zire müstehık” oluyorlardı[38].

İhtisab kanunnamelerinde narh ile ilgili bazı hükümler şöyledir:

Taşradan gelen hububat ve bal ve yağ ve sâir me'kûlât kısmında ne gelürse, muhtesib, kadı ma’rifetiyle kemâ-yenbeğî teftiş eyleye. Tâ ki, yalan yere şire deyüb ziyâde narh istemeyeler ve getürdüği yere göre harcı hesâb olunub tamam oldukdan sonra onı on birden nihâyet on beşe varınca muhtesib kadı ma’rifetiyle narh vere.[39]”

Bakkallar ve attarlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib dutub te'dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride kadı ma’rifeti bile ola[40].

19 . yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bir uygulamaya göre (1243/ 1827) fiyat hususunda câri nizam dışı hareketleri görünen tüccar, esnaf, küfeciler ve bakkallar suçlarının derecesine göre ilgili makam tarafından değnek ile dövüleceği, küreğe vaz edileceği veya nefy cezası tatbik edileceği ve adı geçen esnaf grublarına mensup kişilerin biri kabahatli bulunduğunda önce tenbih edilecekler, sonra aynı davranış içerisinde bulunurlar ise falakaya çekilecekler idi[41].

1817 tarihli bir kararda, bu yıllarda zeytin yağı ve sabun üretimindeki artış dolayısıyla İstanbul'da bulunan bakkal ve sabuncu esnafına iki kat tevzi olunması kararlaştırılır. Ancak halkın ihtiyacına yönelik olarak dağıtılan bu malların spekülasyon saiki ile stok edilmesi, cari narhın üzerinde satış yapılması veya dışarıya satış yapılmasının kesinlikle yasak olduğu ve bu gibi fiillere teşebbüs edenlerin şiddetle cezalandırılacakları (te'dibat-ı şedide) belirtilmektedir[42].

2.2- Ölçülerin Kontrolü

Tüketicinin korunmasına yönelik olarak alınan tedbirlerden ölçülerin kontrolü önemli bir tedbir idi. Ölçü ve tartıların damgalattırılması isteniyordu[43]. Ölçü ve tartıda hile yapan esnaf şiddetle cezalandırılıyordu.

1769 tarihinde kömürcülük yapan iki yeniçeri narh fiyatlarının üstünde satış yapmakla kalmayıp, tartılarının da noksan olduğu tesbit edilince diğerlerine mucib-i ibret olması için Bozcaada'ya “nefy ü iclâ ve habs” edilmişti[44]. Yine 1767 tarihinde fırıncılık yapan dört yeniçeri ekmeğin gramajını eksik tuttuklarından dolayı Seddü'l- bahr kalasında hapis ve kalebendlik cezasına çarptırılmışlardı[45]. Urla sabuncularına ilişkin olarak İzmir kadısına gönderilen bir emirde konu üzerinde durulmaktadır; Urla sabuncularının kantarlarının noksan tarttığı belirtilerek kadının dikkati çekiliyor. Kadıdan hem sabunun kalitesine, hem de sabuncuların kantarlarının doğru tartması yönünde sabun imalatçılarının uyarılması isteniyordu[46].

İhtisab kanunnamelerinde ölçülerle ilgili şu hususlara yer verilmiştir;

Ve kadı ma’rifetiyle me’kulât ve meşrûbât ve melbûsât ve hubûbât ki; ehl-i sûk arasında, gözedilüb her hirfet teftiş oluna. Eğer terâzûda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib haklarından gele.

Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler[47].

Un kapanında olan kapan taşlarını, kadı ma’rifetiyle muhtesib dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya[48].

3.3- Tevzi Satışlarda Usûl

Tüketicinin cari narh fiyatıyla ürün almasını sağlamak amacıyla alınan önlemlerden biri de, tevzii yapılan ürünün satışının belli kaidelere bağlanması idi. Mesela İstanbul'a gönderilen mallar, kethuda ve pazarbaşı ve bölükbaşı marifetiyle kefilleri alınmış esnafa tevzii ediliyor ve bedelleri tahsil edilerek sahiplerine teslim olunuyordu[49].

Bakkalların ellerinde önceden yüksek fiyatla aldıkları bir mal bulunduğunu ve tevzii olan malın da bittiğini iddia ile cari narh fiyatından fazla fiyata mal satmalarının önünü almak için malın tevziinden önce yeterli müddet verilerek (15 gün), bakkal ve ilgili esnafın elinde fazla fiyattan almış oldukları malın tükenmesi sağlanacak, sonra cari narh fiyatından bakkal ve ilgili esnafa İhtisap Nazırı tarafından tevzii edilecekti[50]. Eğer yine fahiş fiyatla mal satan bakkal ve esnaf tesbit edilirse, bunların yedi sene müddetle küreğe vaz edileceği, müşterisi de ikaz edileceği kararlaştırılmıştır.

Üreticilerin ve tüccarın sattıkları malın bedelini sağlıklı olarak tahsil etmeleri için de önlemler alınmıştır. Mesela 7 Zilhicce 1216/ 12 Nisan 1802 tarihli kararda Kandiyeli sabun tüccarları İstanbul'a gönderdikleri sabunun tevziinde ihtimam gösterilmediğinden ekseri müflis eline geçip bedelinin tahsil olunmasının mümkün olmadığını, bu durumda işletmelerini kapatmak zorunda kalacakları ve üretime devam edemeyeceklerini belirterek malları telef olması mülahaza olunur kişilere verilmeyerek “mütemevvil ve ahz u itasına dürüst, kefile rabt edilmiş bakkal taifesine” verilmesini istiyorlardı[51].

4.4- Esnafın Birbirine Kefaleti

Esnafın suiistimallerini önlemek amacıyla esnaf birbirine kefil yapılıyordu. Böylece esnafın kendilerini iflasa çıkararak ödemede güçlük çıkarmaları önleniyordu. Esnafın birbirine kefaleti ile tüccarların zarar ve ziyana uğramalarından dolayı İstanbul'a mal getirmekten kaçınmaları önlenmiş oluyordu. Yeterli malın gelmesi ise nihai noktada tüketiciyi ilgilendiriyordu. 1247/ 1831 tarihinde bazı tüccarların şikayeti üzerine bazı satıcı esnafı birbirine kefil ve rapt edilmiştir. Yine bu tür borçluların elinde bulunan emlak ve emtia kethudaları, pazarbaşı ve yiğitbaşı vasıtasıyla satışa çıkarılarak borcun ödenmesi cihetine gidilecek, borcun ödenmesine satılan malı vefa etmez ise sahip olduğu gediği müzayede ile satılacak, yine borca kafi gelmediğinde kefilleri ve diğer esnafdan tediyesi yoluna gidilecekti[52].

Yine çarşı ve pazarda satış yapan küfeciler de tüccarın şikayeti üzerine 7 Receb 1222/ 10 Eylül 1807 tarihli karar ile aynı şekilde kefile bağlanmış idi. Küfeciler bu kefalet dolayısıyla tüccarın malının bir habbesini zayi etmemeği taahhüd ediyorlar ve içlerinden biri iflas içerisinde vefat veya firar ettiğinde tüccara olan borcunu bütün küfeciler ödemeğe rıza göstermişler idi. Ayrıca içlerinden yiğitbaşı seçilen kişi de bütün küfecilere kefil ve zamin olmuştur [53].

5.5- Esnafın Nezre Bağlanması

İstanbul ihtiyacının zamanında ve gerekli miktarda karşılanması merkezin üzerinde hassasiyetle durduğu bir konu idi. İstanbul'a mal sevkıyatında aksama olmaması için taşradan İstanbul'a mal gönderen esnaf nezre bağlanmış idi. Mesela 1223/ 1808 tarihli bir fermanda İzmir'de bulunan esnafın İstanbul'a göndermekle yükümlü oldukları sabunları yeterince göndermelerini sağlamak amacıyla 5000 guruş nezre bağlandıkları anlaşılmaktadır. Sözü edilen sabuncu esnafından İstanbul'a taahhüd edilen sabun göndermeyenlerden hem nezir alınacaktı hem de iş yerlerine el konulacaktı[54].

6.6- İddihar, İhtikar ve Spekülatif Kazançların Men Edilmesi

İddihar, biriktirme, toplayıp saklama, kıtlıkta yüksek fiyatla satmak üzere zahire toplayıp saklama, ihtikar ise halkın yiyecek ve içecek gibi zaruri ihtiyaçlarını ucuza toplayıp fırsat bulunca pahalıya satma, vurgunculuk, madrabazlık anlamlarına gelmektedir. Her iki hareket de arzın yetersiz oluşundan faydalanarak veya piyasada suni mal darlığı oluşturarak ellerinde bulunan malı yüksek fiyatla satma amacına yöneliktir. Piyasada suni darlık oluşturarak yüksek fiyatla mal satışı ise, halkı sıkıntıya sokmak ve tüketiciyi aldatmaktır. Bu nedenle her iki yöntem de yasaklanmıştır.

Aslında iddihar ve ihtikar sadece Osmanlı iktisadî tarihinde görülen bir olgu değildir. Bütün toplumlarda daha kolay yollardan daha fazla kazanç elde etme heveslileri her zaman var olmuştur ve olmaya devam edecektir. Muhtekirler ekonomik zaruretlerden ziyade, piyasada suni darlıklar meydana getirmişler, her fırsattan yararlanmaya çalışmışlardır. Muhtekir zümresi piyasada önemli rol oynuyor ve piyasayı etkiliyordu. Hayat pahalılığından yakınan 18. yüzyıl şairlerinden Osman Zâde Taib (ö.1723) “muhtekirler belasıdır bu bela” sözleriyle muhtekirlerin etkinliğini anlatmaya çalışıyordu[55].

İddihar ve ihtikar bütün temel ihtiyaç mallarında görülüyordu. Ekmek, et, buğday, arpa ve diğer mallarda spekülasyon saikiyle mal stoklandığı oluyordu. Devlet bu tür fiillerin her zaman karşısında idi. 15 Receb 1144/ 13 Ocak 1732 tarihli belgede Ekmek, et, buğday, arpa ve diğer hububatın narhları duruma göre ma‘rifet-i şer‘ ile tayin edilecek ve gerek askerî gerekse sivil anbar ve mahzen sahipleri muhtekirlik etmeyip ellerinde bulunan zahireyi tayin olunan narh üzere satacaklar, eğer bu konuda inad ve muhalefet ederek muhtekirliğe devam etmek isterlerse gereken cezaya çarptırılacakları belirtiliyordu[56]. İstanbul'a intikali lazım gelen peynir, soğan, yumurta, nohud, mercimek vs. zahirenin gereğince gelmemesi üzerine yapılan tetkiklerde İzmit tarafında muhtekir taifesi bu malları ucuz fiyatla kapatıyor, yüksek fiyatla satmak için de stok yapıyordu. Bunun üzerine Evasıt- ı Şaban 1188/ Ekim 1774 tarihinde İzmit naibi ve yeniçeri zabitine gönderilen bir emirde bu tür spekülasyon amacı ile mal stoklayan kişilerin tesbit edilerek mahzenlerinde bulunan zahirenin derhal İstanbul'a intikal ettirilmesi ve sahiplerinin de tutuklanmaları istenmektedir[57]. Aynı bölgeye ait Evahir-i Safer 1195/ Şubat 1781 tarihli diğer bir kayıtta Odun Kapısı esnafının bu bölgeye adam gönderip ya da buradaki ortakları vasıtasıyla gizlice yüksek fiyatla mal alıp stoklayan, ihtikar yapan esnafın dükkanları kapatılacak, kendileri de esnaflıktan tard edilecekti. Çünkü taşrada bu tür stokların oluşması, İstanbul'da mal darlığına ve dolayısıyla fiyatların yükselmesine sebep oluyordu[58].

18. asrın sonlarında (1792) sur dışında dükkanı bulunan dükkan sahipleri kanun ve nizama aykırı olarak taşradan İstanbul'a gelen bazı emtianın ekserisini satın alarak iddihar etmekte, sonra iskelelerde bulunan gemilere stokladıkları malları gece vakti satmakta idiler. Bu durum İstanbul'da malın kıtlığına ve dolayısıyla fiyatların yükselmesine ve halkın sıkıntı çekmesine neden olmakta idi. Söz konusu stokçuluğun önüne geçmek ve halkın sıkıntıya düçar olmasını engellemek amacıyla sur dışında bazı satıcı esnafa ait dükkanların tamamı kapatılmış, ancak ruhsat sur içinde dükkan açma şartına bağlanmış idi. Bu tür bir engellemenin arkasında sadece bir malın müzayakası ve fiyatlarının yükselmesi yatmamakta diğer emtia fiyatlarına da yansıma endişesi bulunuyordu [59].

Zeytinyağı İstanbul'a naklolunmak üzere İzmir'e geldiğinde, yağ kapanına daha teslim edilmeden, sabuncu esnafından bazıları tarafından satın alarak hem sabuncu esnafını hem de halkı müzayakaya sokmakta idiler. Bunun üzerine İzmir kadısına yazılan 17 Rebiulevvel 1211/ 19 Eylül 1796 tarihli fermanda İzmir'e gelen zeytinyağı;

“…narh-ı câri ve nizâm-ı kadîmleri üzre kifâyet miktarı sabuncu esnafına bey‘ vesâir ahâliye dahi lüzumı derece iştira etdirilmek ve revgan-ı mezkûrı esnaf-ı mezkûre kendülere inhisar dâiyesinde olmamak ve gerek revgan gerek sabun kimseye iddihar ve ihtikar ettirilmeyerek peyderpey der-Aliyye'ye sevk…”

ettirmesi isteniyordu. Aynı ferman metninde İstanbul harcı kalitesindeki zeytinyağının bir vukiyyesi bile ne İzmir'de ne de diğer mahallerde satışa sunulmayarak doğrudan İstanbul'a sevki talep ediliyordu[60].

İhtikarda bulunanlara şiddetli cezalar uygulanıyordu. 21 Rebiülahir 1201/ 10 Şubat 1787 tarihli belgede İzmir müftüsünün kardeşi İzmir müderrislerinden Osman Efendi ihtikarı itiyad eylemesi hasebiyle sürgün cezasına çarptırılmış idi. Cezasını çekmek üzere Kıbrıs’a gönderilirken yolda fırtınanın şiddeti nedeniyle Kıbrıs'a gönderilmekten vazgeçilmiş, İstanköy'de ikamet olunmasına karar verilmiştir[61].

7- .8- Tekelciliğin Önlenmesi

Üretimde ve satışda “iddi‘a-yı inhisar”, yani tekelci yaklaşımlara bütün Osmanlı asırlarında müdahale edildiğini görüyoruz. İmalatçı ve satıcı esnafın, tüccarın ve müstemin taifesinin tekelci uygulamalarına mümkün olduğunca müsaade edilmiyordu. Bu konuda arşiv kayıtlarında çok sayıda örneklere ve uygulamalara tanık oluyoruz[62]. Osmanlı şehir ekonomisinin işleyişinde önemli rolü bulunan esnaf teşekkülleri ise, serbest rekabeti engelleyen tekelci bir özelliğe sahip idi. Esnafın bu tekelci özelliği III. Selim'in dikkatinden kaçmamış, vezirine yazdığı bir Hatt-ı Hümâyûn'da “eşyanın her cinsini esnaf kendiye inhisar ettirmiş olmağla pahalı olduğundan” yakınıyor ve halkın zarar görmeyeceği şekilde bu işe bir düzen verilmesini istiyordu[63].

Mesela İzmirli reaya ve tüccar taifesinden bazı şahısların satmak üzere getirdikleri yağdan, sabun imalatçıları kendileri kifayet miktarı almadıkça başkalarına satışına engel olmakta idiler. Yine bu kesim gelen yağı istedikleri fiyattan tevzi ve taksim etmekte idiler. Yağ sahibleri yağ bedellerini isteyince, vermemek için türlü bahane uyduruyorlar ve onlardan habersiz yağ sattıkları bahanesiyle hakime müracaat ederek cezalandırdıkları bile oluyor idi. İzmir'e yağ getiren reaya ve tüccar taifesine karşı takınılan bu olumsuz tavır, hem yağın ve hem de dolayısıyla yağın hammadde olarak kullanıldığı diğer ürünlerin daralmasına ve fiyatların yükselmesine sebeb olmakta idi. Alınan tedbirler gereğince, yağı hammadde olarak kullanan esnafın yağ getiren tüccar ve halka mani olmamaları, narh fiyatıyla pazarda satışlarının serbestçe yapmaları sağlanır[64].

8.7- İhraç Yasaklarına Uyma

İstanbul'un ihtiyaçlarını karşılamak için alınan başka bir tedbir de ihraç yasakları idi. İhrac yasakları öteden beri icra edilen bir yöntem idi. Özellikle stratejik mallara ve temel ihtiyaç maddelerine ihraç yasakları getiriliyor, “memnu meta” uygulamasına gidiliyordu. Fakat bu yasağı muhtekir taifesi zaman zaman delmek istemişlerdir. Mesela, I. Dünya Savaşı içerisinde zeytinyağının ihracı yasaklanınca, muhtekir taifesi topladıkları zeytinyağlarını sabun yapma yoluna gitmişler; bunun üzerine İstanbul halkının müzayakaya duçar olmaması için sabunun ihracına yeniden yasak getirilmiştir[65].

9.9- Kaçakçılığın Önlenmesi

Stratejik ve temel ihtiyaç mallarının ihracının yasak olması, kaçakçılık olaylarının gelişmesine sebep olmuştur. Özellikle kıymetli maden başta olmak üzere, buğday, arpa, deri, ipek, güherçile ve benzeri mallar kaçakçılık yoluyla Batı'ya kaçırılmaktaydı. Kaçakçılık iç piyasada mal arzında darlığa sebep oluyor, dolayısıyla fiatların yükselmesinde aktif rol oynuyordu[66].

Kaçakçılığa konu olan “kâffe-i ibadullahın muhtaç olduğu mevad”, yani herkesin ihtiyaç duyduğu temel ihtiyaç mallarını, gerek bazargan ve gerek esnafın izinsiz olarak bölge ve yurt dışına çıkarması yasaktı. Böyle bir harekete yönelen kişi zabiti marifetiyle yakalanarak “ıbret-i li's-sâirin” tedip olunuyordu[67]. Kaçakçılığa göz yuman idarecilere sürgüne gönderilme gibi ağır cezalar tatbik ediliyordu[68].

Kaçakçılığa yola açan sebeplerden biri kuşkusuz dışarıya yüksek fiyatla mal satma imkanının olması idi. Ancak 1230/ 1814 tarihli bir hatt-ı humayunda yer alan bilgilere göre bu tür suistimalde bulunan esnaf tedip edilmiştir[69]. Haksız vergi talepleri de kaçakçılığa yol açıyordu. İstanbul tertibinden fazla olan emtianın dışarıya satışı bazı resimler tahsil edilerek gerçekleşirdi. Eğer resim ödemeden dışarı mal satıldığı vaki olur da yakalanırsa, ilgili memurlar bu mallara el koyup, raiç bedeli ile satarak bedelini hazineye teslim edeceklerdi[70]. Fakat zaman zaman haksız olarak talep edilen vergi sebebiyle emtia özellikle İstanbul yerine Anadolu, Arabistan ve Frengistan tabir edilen Avrupa ülkelerine kaçak olarak gidiyordu. Böylesine bir kaçakçılık İstanbul'da emtianın daralmasına ve fiyatlarının yükselmesine neden oluyordu. Tedbir olarak imalatçıların hammadde darlığı çekmemeleri için kazalardan naklolunan mesela zeytinyağından resim alınmamasına karar verilmiştir[71].

C- İstanbul Tahsislerinin Kontrolü

Tüketiciyi korumaya yönelik dolaylı tedbirlerden biri de İstanbul’un ihtiyacının sağlıklı bir şekilde karşılanmasıdır. 1815 tarihli bir hatt-ı hümâyûnda konu üzerinde durularak, İstanbul halkının ihtiyaç duyduğu emtianın temin edilmesi için gereken bütün tedbirlerin alınması ve bu konuda bir eksikliğe meydan verilmemesi isteniyordu[72]. Bu nedenle muhtelif zamanlarda üretim yapılan bölgelere emir ve fermanlar gönderiliyor, resmi ve gayr-ı resmi kişilerin bu konuda dikkatli olmaları, her hangi bir suiistimale girişilmemesi isteniyordu. Ancak bütün bu ikazlara rağmen resmi görevlilerin zaman zaman suiistimalleri merkeze ulaşıyordu. Mesela 1818 tarihli bir belgede bu tarihte Ayvalık'da imal edilen sabunların tamamı İstanbul için tahsis edilmiş iken, Ayvalık gümrükçüsü Şerif Ağa'nın nizama mugayir olarak Beratlı tüccarlara sabun satışı yaptığı tesbit edilir. Ayvalık gümrükçüsü bu suiistimalinin bedelini Magosa kalesine sürgün edilmekle ödemiştir[73].

Merkezi hükümet tarafından İstanbul’da yaşayan halkın ihtiyaçlarını en güzel bir şekilde karşılamak amacıyla, imalat yapılan bölgelerden İstanbul için tahsisler yapılıyordu. Tahsis edilen mallar eksiksiz olarak İstanbul'a intikal etmesine olağanüstü itina gösterilmiştir. Arşiv belgelerinde konu ile ilgili uzun yazışmalara tanık olunmaktadır. Ortaya çıkan bir aksaklığın nedeni ve çözüm yolları için geniş inceleme ve soruşturmalar yapılmakta, taahhüd sahiplerinin taahhüdlerini yerine getirmesi için sağlam esaslar vaz edilmektedir. Bu konuda 21 Ramazan 1259/ 5 Ekim 1843 tarihli inceleme örnek gösterilebilir. 1252, 1253 ve 1254 senelerine ait tahsisattta görülen aksaklık üzerine yetkili merciler ve konunun muhatapları arasında uzun müzakere, inceleme ve soruşturmalar yapılmıştır[74].

Mesela 19. yüzyılın ortalarında İstanbul için tahsis edilen bir kısım mallar tamamen İstanbul'a gelmeyip bazı muhtekir ve tüccar bu malları bazen yerinde bazen de yolda başka birilerine satıyorlar idi. Bu durumda hem İstanbul'da halk müzayaka çekiyor, hem de bu mallardan tahsili gereken rüsum zayi oluyordu[75]. Yine İstanbul'da bulunan bazı tüccarlar, İstanbul halkının ihtiyacı olan -mesela- yağ ve sabunu yüksek fiyatla dışarı satıyorlardı. Bunun önüne geçmek üzere, 1836 tarihli bir belgeye göre üretimin gerçekleştiği bölgelerin koca başıları ve diğer ilgililer çağırılarak her kaza için mürettep olan yağ ve sabunu eksiksiz olarak vermek üzere taahhüd altına alınması, taahhüd olunan miktar her ay sekizer, onar bin kantar olmak üzere İstanbul'a intikali kararlaştırılmıştır.

D- Üretici ve Aracı Kişilerin Korunması

1.1- Narhın Yükseltilmesi

Bir kısım suistimallerin önlenmesinin yanında, üretici ve tüketicinin korunması amacıyla narh fiyatlarının yükseltilmesi gibi bir tedbirin alındığı oluyordu. 1252/ 1836 tarihli belgede; cari narh gereğince satış yapmak zorunda bulunan tüccarlar zarar etmekte idiler. Bu nedenle dışarıya yasak olmasına rağmen zaman zaman satış yapıyorlardı. Bakkal ve esnaf zümresine mensup kişiler şahıslar değişik kanallardan aldıkları malları, halka kıyyesini daha yüksek fiyatla satıyorlar idi. Bu durum ise halkın zarara uğraması anlamına geliyordu. Bunun önünü almak için çeşitli teklifler öne sürülmüş nihai olarak narh fiyatlarının yükseltilmesi yoluna gidilmiştir[76].

Hammadde fiyatlarının yükseldiği, ayrıca imalat girdileri ve sair masraflar ile birlikte maliyetin de yükseldiği bir zamanda narh fiyatları düşük tutuluyordu. Bu durumda üreticiler imalathanelerini kapatmakla karşı karşıya geldikleri oluyordu. Üreticilerin narh fiyatlarının yükseltilerek zarardan korunmaları öneriliyor, narh fiyatlarının yeniden düzenlenerek üreticilerin mağduriyetlerinin giderilmesi ve üretime devam etmelerinin mümkün hale gelecek ortamın hazırlanması talep ediliyordu [77]. Bu durumlarda üretici maliyetleri dikkate alınarak fiyatlarda yeniden bir ayarlamaya gidiliyordu. Mesela Girit’te sabun üreticilerinin maliyetleri yükselince fiyatlarda ayarlama yapılmıştı[78].

Diğer taraftan esnafın, narhın yüseltilmesi taleplerinin incelenmesi sonucu haklı gerekçelere dayanmadığı tesbit edilerek geri çevirildiği de oluyordu. 1767 yılında İstanbul'da at nalı çivisi satan esnafın üretim girdilerinin arttığı iddiasıyla fiyatların yükseltilmesi talebleri kabul görmemişti. Esnaf demir ve kömür fiyatlarının arttığını iddia ederek 1762'de tesbit edilmiş olan narhı kâfi görmeyip fiyatları yükseltmek istemeleri üzerine yapılan incelemede 1000 çivide 27 pare kâr kâfi görülerek narh fiyatının yükseltilmesine müsade edilmemiştir[79].

2.2- Narhın Mevsiminde Uygulanması

Bu konuda tesbit ettiğimiz erken tarihli bir belgede, sabun narhı vermekle yükümlü şehir kethudası ve muhtesibin narh konusundaki bazı uygulamaları şikayeti mucib olduğu belirtilmektedir. Balıkesir sabuncuları, şehir kethudası ve muhtesibin narhı mevsimi ile vermeyip, ziyade narh verip, çaşni tuttuklarında da bazı zorlamalarda bulunduklarını merkeze şikayet etmişlerdi. Gönderilen Cemaziyelevvel 953/ Temmuz 1546 tarihli hükümde Balıkesir kadısının konuya eğilmesi istenmekte, söz konusu görevlilerin narhı mevsimi mevsimine vermeleri tenbih edilmekte idi[80].

3.3- Yed-i Vahid Usûlünün Devam Ettirme İsteğinin Önlenmesi

Yed-i Vahid adı verilen alım tekellerinin kaldırıldığı halde zaman zaman eski usulden alım yapmak isteyenlerin bu talepleri önlenmiştir. Mesela 1249/ 1833 tarihini taşıyan belgede Kemer Kazası'nda yed-i vahid tüccarı bulunan Laz oğlu Andon adlı kişi, hâlâ yed-i vahid usûlünün kaldırılmadığını belirterek halktan zorla zeytinyağı topladığı, halka türlü zulüm ve fenalıklar yapıldığı şikayet edilmektedir. Edremit kadısının merkeze ulaşan yazısında adı geçen kişi hakkında gerekli işlemin yapılması istenmektedir[81]. 1250/ 1834 tarihli diğer bir belgede ise aynı konunun tekrar şikayet edildiği görülmektedir. Edremit ve Kemeredremit kazaları ahâlileri yed-i vahid tüccarlarının hâlâ eski usûlden zeytinyağı aldıklarını, istedikleri bahâ ile de sattıklarını, zeytinyağının destisini on ikişer guruş düşürerek ahâliden satın aldıkları belirtilmektedir[82].

Benzer bir hadise Selh-i Zilkade 1249/ 10 Nisan 1834 tarihli belgede anlatılmaktadır. Bölgeye Şevval 1249/ 11 Şubat 1834 ibtidasında ulaşan yed-i vahid usûlünün kaldırıldığı emri dikkate alınmadan, yeni tayin olunan görevlinin Edremit'e geliş tarihi olan evahir-i Zilkade'ye kadar yed-i vahid tüccarları tarafından halkın elindeki zeytinyağının destisi onikişer guruşa düşürülerek satın alınmıştır. Yed-i vahid usûlünün kaldırılış tarihi olan Şevval ayı ile görevlinin Edremit'e geliş tarihi olan Zilkade ayı arasında geçen iki ay zarfında olan hasılat, Dersaadet irsalatı ve yed-i vahid tüccarlarının makbuzatı muhasebesi görülmüş ve konu merkeze intikal ettirilmiştir[83].

4.4- Kanun Dışı Vergilerin Önlenmesi

İhtisap ağaları tarafından ihdas edilen ve kanunsuz olarak esnaftan alınan bir kısım vergiler bulunmakta idi. 1683 tarihli talimat gereğince “Defter-i Atik mucebince bir şey yazılmamış bulunan kimselerden İhtisap Ağaları'nın ihdas ettikleri bid‘at-ı mekruhiyeleri” ile alınan şeyler ref olunmuştur[84]. 1734 tarihli belgede Ağriboz, Atina, Kefşe ve Salya iskelelerinden müstemin ve diğerlerine satılan zeytinyağının resm-i mirisi eda olunduktan sonra, köy ve kasaba ahalisine satılmak için kara yoluyla naklolunan zeytinyağından malikane mutasarrıfları resm-i miri taleb ettikleri şikayet edilerek bunun düzeltilmesi istenmektedir. Bu tür satışlarda resm-i miri taleb edilmemesi hakkında 1730 yılında bir karar çıkartıldığı, yine bu karar doğrultusunda malikane mutasarrıflarının ve voyvodaların haraket etmeleri istenmektedir[85].

5.5- İstanbul Tahsisatı İçin İmalat Yapanların Hammaddelerinden Vergi Alınmaması

İstanbul tahsisatları için, mesela sabun imalatçılarının sabunun ana hammaddesi olan zeytinyağını alırken resim ödemeleri gerekmiyordu. Fakat bu konuda talimatlara uyulmayarak sabun üreticilerinden zeytinyağı alırken resim alındığı oluyordu. 1766 tarihini taşıyan bir belgede bu konuda beliren bir suistimal anlatılmaktadır. İzmir'de bulunan sabuncu esnafı, İstanbul ve bölge ahalisi için imal ettikleri sabun için lazım gelen zeytinyağını satın alırken resim alınmaması gerektiği halde, bir kısım görevlilerin müste'min taifesine uygulanan resmi aynen uyguladıkları, yağın her vukiyyesi için birer pare resm talep ettikleri, bu nedenle de yağ gelen bölgelerden özellikle Ödemiş ve Bayındır'dan yağ gelmemeye başladığını şikayet ediyorlardı. Bu gibi olumsuz gelişmelerin ise sabunhanelerin üretimlerini durduracağı ve İstanbul'da sabun fiyatlarını artıracağı belirtilmekte ve sabuncu esnafının yakındığı İstanbul'a gönderdikleri ve ahalinin kendi ihtiyaçları için satın aldıkları yağdan “resm-i miri”nin eskiden olduğu gibi alınmaması yönünde karar çıkarılır. Bu konuda daha önceki karar 22 Zilhicce 1178/ 11 Haziran 1765 tarihlidir[86].

6.6- Resmi Kişilerin Kanun Dışı Haraketlerinin Önlenmesi

Esnafın “vülat, hükkâm ve mütesellim ve sair ehl-i örf taifesi” tarafından haksız yere cezalandırılmaları yasaktı. Zira burada hem bir hakkın ihlali, hem de imalattan el çekmek zorunda kalan üretici esnafın üretim yetersizliğine sebep oluyordu. Üretim yetersizliği nedeniyle de İstanbul’un ihtiyacı gereğince karşılanamıyordu. Bu konudaki bir kararda şöyle denilmektedir ;

“...fimâba‘d kârhâne ashabı gerek Müslim gerek zimmi olsun vülât ve hükkâm ve zâbıtân ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından hilaf-ı şer‘-i şerif tecrim ve tağrim ve rencide ve te‘addi olınmayub hukuka müte‘allik davaları zuhur eyledikde mukata‘a-ı mezkûre emini ma‘rifetiyle şer‘ile ...” [87].

Esnaf nizamını ihlal edici davranışlar içerisine giren resmi zevatın uygulamaları tesbit edildiğinde durduruluyordu. Mesela 1833 yılında İstanbul'a az sabun gelmesi nedeniyle halkın müzayakadan kurtarılması için sabun nazırı, herkese ihtiyacı olan sabunun verilmesi için halka kıyye kıyye satmak üzere tüccara satış izni vermiş idi. Bu durumda sabuncu esnafı nizam dışına çıkıldığı, Tersane-i Amireye ve diğer yerlere verilen vergilerini ödemede zorlandıklarını merkeze şikayet etmişler ve şikayetin etraflıca incelenmesi sonucunda söz konusu şikayetin haklı olduğu ortaya çıkmış ve yürürlükteki nizama dönülmüştür[88].

Trabluşam’da valilik yapan El-Hac Mustafa Paşa’nın tekelci davranışlar içine girmesi orada bulunan üreticilerin şikayetini mucib olmuştu. 1841 yılında Trablusşam attar ve bakkal esnafının tepkisi, daha önce vali olan El-Hac Mustafa Paşa’nın sabun imal etmesi ve diğer vilayetlerden sabun gelmesini önleyici yasaklama getirerek, kendi imal ettiği sabunları iki kat fiyatına esnafa satmasıydı[89].

7.7- Ulaşım Güvenliğinin Sağlanması

Ulaşım güvenliğinin sağlanması tüketicilerin talep ettiği emtiayı piyasadan makul fiyat ve şartlar içerisinde bulmaları açısından önem arz etmektedir. Bu tür bir önemli gerekçenin de etkisiyle devlet taşradan İstanbul'a mal getiren tüccarın mal ve can emniyetinin sağlanmasına çalışmıştır.

Bir keresinde Girit'de Resmo tüccarlarından Mustafa ve Mehmet İstanbul'a muhtelif emtia getirirken pergendi adı verilen gemileri Silivri civarında bulunan Ereğli önünde karaya oturmuş, gemi içerisinde bulunan emtialarına el konulmuştu. Evahir-i Zilhicce 1171/ 26 Ağustos-3 Eylül 1758) tarihli Silivri naibine ve Ereğli serdarına yazılan bir emirde, tüccarın bu mallarını kimler zabt ettiyse ellerinden alınıp tüccara teslim edilmesi isteniyordu[90]. Benzer bir olay Evahir-i Şaban 1178/ Şubat 1765 tarihli hükümde yer almaktadır. İzmirli tüccarlar, İstanbul'a getirmek üzere yükledikleri muhtelif emtiaya yolda geminin kazaya uğraması sonucu Ereğli subaşısı tarafından fuzuli el konulmuş, ancak el konulan malların alınarak sahiplerine verilmesi için Ereğli naibine emir gönderilmiştir.

Yine benzer bir hadise 1775 tarihinde Hanya iskelesinden 500 sandık sabun yükleyerek İstanbul'a doğru yola çıkan Fransız kaptan Mikel'in gemisi, Marmara nahiyesi'nde İğnelik adlı yerde kaza geçirmesi üzerine geminin yükü karaya çıkarılmış ve bölgede bulunan zabitan ve köylüler tarafından bu mallara el konulmuştu. Vaki şikayet üzerine Marmara Nahiyesi naibine ve köylerin subaşılarına verilen emirde, el konulan sabunların İstanbul'da bulunan sahiplerine verilmek üzere İstanbul gümrüğü emini tarafınan yasakçı tabir edilen görevli marifetiyle bulundukları mahalden alınması emrediliyordu. Aynı emirde gemide bulunan mallara el koyup gizleyenlerin de İstanbul'a gönderilmesi istenmektedir[91].

Sonuç

Tüketicinin korunması, Osmanlı Devleti’nde ibadullahın terfih-i ahvallerini gerçekleştirmek için geliştirilen politikaların ve uygulamaların bir parçası olarak yer almaktadır. Narh sistemi ve ihtisab müessesesi tüketicinin korunmasında birer araç olarak kullanılmıştır. Esnafın tabi olduğu ahilik geleneği ve nizamları da tüketicinin korunmasını sağlayan önemli prensipleri ihtiva ediyordu.

Tüketici hakları ve tüketicinin korunması ile ilgili hazırlanan çok sayıda kanun metinlerinin olması meselenin en üst derecede ele alındığını gösterir. Zaten hiç bir Osmanlı sultanı da bu konulara bigâne kalmayarak yakından alakadar olmuşlardır.
--------------------------------------------------------------------------------

[1] BA, Mühimme Defteri, nr. 78, s. 897, Halil İnalcık, “Adaletnameler”, Belgeler, c. II, sayı 3-4, Ankara 1965, s. 49; Aynı yazar, “Şikayet Hakkı: Arz-ı Hal ve Arz-ı Mahzarlar”, Osmanlı Araştırmaları, sayı VII-VIII, İstanbul 1988, s. 33, 40

[2] Serdar Tan, Nurettin Peşkircioğlu, Kalitesizliğin Maliyeti, Ankara 1989, s. 7-15'den Hüseyin Arslan, İslamda Tüketici Hakları, İstanbul 1994, s. 92-95.

[3] Hüseyin Arslan, age, s. 96.

[4] Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri (I-IX), İstanbul 1990-1996, (Bundan sonra Kanunnâme), c. 3, s. 115.

[5] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 4, s. 328.

[6] Çağatay Uluçay, 17. Yüzyılda Manisa'da Ziraat, Ticaret ve Esnaf Teşkilatı, İstanbul 1942, s.127.

[7] BA, İrade Hususi, 16 M 1316-37.

[8] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, hüküm nr. 296.

[9] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 148.

[10] BA, Dahiliye Nezareti Hukuk Müşavirliği Kalemi, nr. 10/49.

[11] BA, Şûrâ-yı Devlet, nr. 2708/2; Şûrâ-yı Devlet, nr. 2759/5.

[12] BA, İrade Rüsumat, 4 Şevval 1317.

[13] BA, Ayniyat Defteri, nr. 964/55.

[14] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 292.

[15] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 288.

[16] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 289.

[17] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 394.

[18] BA, Kepeci, nr. 70, s. 351; Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 3, s. 394.

[19] BA, Cevdet İktisat, nr. 1233; Çağatay Uluçay, age, s. 127.

[20] BA, Kepeci, nr. 70, s. 351.

[21] BA, Cevdet İktisat, nr. 934.

[22] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, s. 148, hüküm nr. 296; BA, Mühimme Defteri, nr. 79, s. 299, hüküm nr. 595.

[23] Çağatay Uluçay, age s. 82, 127.

[24] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, s. 148, hüküm nr. 296. Aynı konuda başka bir emir için bkz. BA, Mühimme Defteri, nr. 79, s. 299, hüküm nr. 595.

[25] BA, Cevdet İktisat, nr. 1233.

[26] BA, Mühimme Defteri, nr. 15, hüküm nr. 2105.

[27] BA, Şikayet Defteri, nr. 25, s. 120, hüküm nr. 465.

[28] Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, İkinci Baskı, İstanbul 1994, s. 209.

[29] Halil İnalcık, “Fatih Sultan Mehmed'in fermanları”, Belleten, sayı 44, s. 700; Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 1, s. 590, 594.

[30] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 148; İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 201, 78.

[31] İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 201, s. 182-183.

[32] BA, Meclis-i Vükelâ Mazbatası, nr. 94, s. 18; BA, Şûrâ-yı Devlet, nr. 2759/5.

[33] BA, Meclis-i Vükelâ Mazbatası, nr. 75, s. 17.

[34] Esnafın sıkı bir kontrol altında bulundurulmasına İbn-i Haldun farklı bir bakış açısıyla geniş bir yorum getirmektedir. Bkz. İbn-i Haldun, Mukaddime, Terc; Zâkir Kadirî Ugan, İstanbul 1970, c. 2, s. 364-365; Ziya Kazıcı, “1093 (1682) yılında çeşitlerine göre İstanbul'daki dükkanlar”, Tarih Boyunca İstanbul Semineri (29 Mayıs-1 Haziran 1988), Bildiriler, İstanbul 1989, s. 240.

[35] Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi 1500-1914, İstanbul 1988, s. 80.

[36] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 148; İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 24, s. 25-b, İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 201, s. 78.

[37] İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 201, s. 78.

[38] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 24003-D.

[39] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 289.

[40] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 292.

[41] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 24003-E.

[42] İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 135, s. 51b. 1138 tarihli diğer bir kayıt için; İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 24, s. 25-b.

[43] Ahmet Tabakoğlu, age, s. 209.

[44] BA, Cevdet Belediye, nr. 531.

[45] BA, Cevdet Belediye, nr. 64.

[46] BA, Mühimme Defteri, nr. 79, s. 160, hüküm nr. 397.

[47] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 294.

[48] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 289.

[49] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 171.

[50] BA, Tevziat Defteri, nr. 32, s. 3.

[51] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 171.

[52] BA, Tevziat Defteri, nr. 30, s. 19. Aynı konunun bir başka kaydı için; BA, Cevdet Belediye, 23, 7598/19.

[53] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 259.

[54] İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 94, s. 76a.

[55] Sabri F. Ülgener, “Tarihte darlık buhranları ve iktisadi dengesizlik meselesi”, Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti, Ankara 1984, s. 96; Mustafa Öztürk, “Osmanlı iktisadında fiyatları etkileyen unsurlar”, Prof. Dr. Şerafettin Turan Armağanı, Elazığ 1996, s. 233, 234.

[56] BA, Cevdet Belediye, nr. 1936.

[57] BA, Cevdet Belediye, nr. 7399.

[58] BA, Cevdet Belediye, nr. 7131. Ayrıca bkz. BA, Cevdet Belediye, nr. 2783, 6366.

[59] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 13306; BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 53.

[60] BA, Cevdet Belediye, nr. 952.

[61] BA, Cevdet Dahiliye, nr. 8722.

[62] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 171; BA, Cevdet İktisat, nr. 1295; Çağatay Uluçay, age, s. 147.

[63] Mustafa Öztürk, “Osmanlı iktisadında fiyatları etkileyen unsurlar”, s. 229 vd.

[64] BA, Cevdet İktisat, nr. 934.

[65] BA, DH-İ-UM, E/43-55 (Lef 2).

[66] Mustafa Öztürk, “Osmanlı iktisadında fiyatları etkileyen unsurlar”, s. 231, 232.

[67] BA, Cevdet Belediye, nr. 422.

[68] BA, Cevdet Maliye, nr. 20841'den aktaran; Ziya Kazıcı, Osmanlılarda İhtisâb Müessesesi, İstanbul 1987, s. 136.

[69] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 17541.

[70] BA, Cevdet Belediye, nr. 7533.

[71] BA, Cevdet İktisat, nr. 138, 2164.

[72] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 17541.

[73] BA, Cevdet Maliye, nr. 20841.

[74] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 12370, s. 160-161.

[75] BA, Tevziat Defteri, nr. 32, s. 16; BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 27844.

[76] BA, Tevziat Defteri, nr. 32, s. 2-3.

[77] BA, Cevdet İktisat, nr. 1144.

[78] BA, Cevdet Belediye, nr. 422.

[79] BA, Cevdet Belediye, nr. 471.

[80] BA, A.DVN, nr. 2/27.

[81] BA, Cevdet Maliye, nr. 28240.

[82] BA, Cevdet Maliye, nr. 6115.

[83] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 33724-B.

[84] Ziya Kazıcı, İhtisab Müessesesi, s. 149-150.

[85] BA, Cevdet Maliye, nr. 8511.

[86] BA, Cevdet İktisat, nr. 138, 2164.

[87] BA, Cevdet İktisat, nr. 2036.

[88] BA, Tevziat Defteri, nr. 30, s. 21.

[89] BA, Cevdet Maliye, nr. 12556.

[90] BA, İstanbul Ahkâm Defterleri, nr. 5, s. 5, hk. 11'den Ahmet Tabakoğlu ve diğerleri; İstanbul Ahkâm Defterleri-İstanbul Ticaret Tarihi 1 (1742-1779), İstanbul 1997, s. 132-133.

[91] BA, İstanbul Ahkâm Defterleri, nr. 5, s. 5, hk. 11'den aktaran Ahmet Tabakoğlu ve diğerleri; İstanbul Ticaret Tarihi 1, s. 288.




Osmanlı Devleti'nde İnsana ve Hukuka Saygı
OSMANLI DEVLETİNDE VE ÇAĞDAŞI OLAN DİĞER DEVLETLERDE İNSANA VE HUKUKA SAYGI
PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ

I- KONUNUN TAKDİMİ

İnsana saygı, insanın hak ve hürriyetlerine saygıyla ve hiç bir fark gözetmeksizin hukukun kâidelerini bütün insanlara eşit olarak tatbik etmekle mümkündür. Bu sebeple bu konuyu, Osmanlı Devleti ve muâsırı olan diğer devletlerde insanın hak ve hürriyetlerine karşı nasıl davranıldığı ve hukuka gösterilen saygı açısından incelemeye gayret edeceğiz. Aslında insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygı, hukuka saygının bir ifadesi olsa da, bir bütün olarak hukuka saygıyı da kısaca tetkik edeceğiz.

Önemle arzedelim ki, günümüzde bilinenin ve bize okullarda öğretilenin tersine, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygının tarihî gelişimi açısından, Batı ile Doğu ve daha doğrusu Osmanlı Devleti ile diğer çağdaşı olan devletlerin durumu, %100'e varan nisbette birbirinden farklıdır. Kamu hukuku kitaplarında anlatılan ve öğretilen, insanların hak ve hürriyetlerine ait gelişmeler ve hatta biraz sonra kısaca bahsedeceğimiz 1215 tarihli İngiliz Magna Carta'sı ile Fransız 1789 tarihli inkılâbının bu açıdan arzettiği önem, sadece Osmanlı Devleti dışındaki ve daha doğrusu İslâm ülkeleri dışındaki devletler açısından doğrudur. Zira, biraz sonra belgeleriyle ortaya koyacağımız gibi, Osmanlı Devleti'nde, çağdaşı olan gayr-i müslim devletlerde ve özellikle Batı'da çok zor şartlar altında elde edilen insana ait hak ve hürriyetler, uygulamadaki suiistimaller ve yanlış uygulamalar dışında, başından beri Osmanlı Devleti'nde mevcuttur. Zira Osmanlı Devleti müslümandır ve İslâm âleminde, Hz. Peygamber devrinde yani miladî VII. asırda hazırlanan Medine Anayasası diyebileceğimiz Sahife adlı metin, ilk hak ve hürriyetler beyânnâmesi olarak vasıflandırabileceğimiz Veda‘ Hutbesi ve Kur‘an ile hadislerdeki insana ait hak ve hürriyetlerle alakalı beyânlar, günümüzdeki anlamıyla bir çok hak ve hürriyetleri tesbit ve tayin etmiştir.

Konuyu takdim ederken şu hakikatı da belirtmeden geçemeyeceğiz: Osmanlı Devleti'nde insana Allah'ın mahluku muhterem ve aziz bir varlık olarak bakılır. Yunus'un "Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü" şeklindeki espirisi, özellikle yükselme devirlerinde çok açık bir şekilde Osmanlı Devleti'ne hâkim olan espiridir. İsterseniz insana ve onun haklarına saygıyı muvakkaten bir tarafa bırakarak, hayvanlara bile ne derece saygı gösterildiğini, bir belge ile sizlere takdim edip daha sonra insana ve hukuka saygı üzerinde duralım: Evvelâ hatırlatalım: Batı dünyasında hayvan hakları kavramı 19. asrın son çeyreğinde gündeme gelmişken ve Birleşmiş Milletler Hayvan Hakları Bildirisini 1948'de kabul etmişken, aynı esaslar ve hatta daha ilerideki bazı kâideler, Osmanlı Kanunnâmelerinde ilk dönemlerden beri yer almış bulunmaktadır. Misal olsun diye II. Bâyezid devrinde hazırlanan 1502 tarihli İstanbul Belediye Kanunnamesindeki şu hükmü beraber mütala‘a edelim:

"Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Etmeyeni ve eslemeyeni gereği gibi hakkından gele."

"Fil-cümle bu zikrolunanlardan gayrı her ne kim Allah u Te‘âla yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir, şer‘î hükmi vardır." . Hayvanların ve hatta karıncanın hukukuna bile tecâvüzü yasaklayan bir inanca sahip olan bir devletin, suiistimallerin dışında insanların hak ve hürriyetlerine saygı göstermemesi mümkün değildir. Maalesef efkâr-ı âmmede tersi yayılmak istendiğine göre, belgelere dayanarak meselenin izah edilmesi icabetmektedir.

"Herşey zıddıyla bilinir" kâidesince, evvela Osmanlı Devletinin muâsırı olan bazı devletlerdeki durumu tetkik edelim:

II- OSMANLI DEVLETİNİN ÇAĞDAŞI OLAN BA‘ZI DEVLETLERDE İNSANA VE ONUN HAK VE HÜRRİYETLERİNE SAYGI

Konuyu, Osmanlı Devleti'nin muâsırı olan bütün devletler açısından ele almak mümkün değildir. Ancak ba‘zı önemli gelişmeleri, ana başlıkları özetleme tarzında ele almak istiyoruz.

1) Avrupa devletlerinde insana ve hukuka saygının yerleşebilmesi için 1848'deki sanayi inkılâbını ve hatta XX. asrı beklemek icabeder. Zira bazı önemli gelişmelere rağmen, insana ve hukuka saygı, bir türlü cemiyetin bütün bireylerine teşmîl edilememiştir. Genelde ele almak gerekirse, Avrupa'da tatbik edilen feodalite nizâmı gereği insanlar yarı köle statüsündedirler. Fief denilen toprak parçalarının sahipleri, aynı zamanda o toprak üzerinde yaşayan insanların da mâliki hükmündedir. Bu sebeple insanın hakkında değil, ancak kral veya senyörler tarafından ihsan edilen bazı imkânlardan bahsetmek icabetmektedir. Bu bakış açısını terkederseniz, Avrupa'daki insan hak ve hürriyetleri ile alakalı gelişmeleri tam değerlendiremezsiniz . Yani Avrupa'da insana ait hak ve hürriyetler, sanki kralın bir ihsanı ve bahşişidir. Osmanlı Devleti'nde hâkim olan inanca göre ise, paşa ile gedâ farkı gözetilmeksizin herkes Allah'ın mahluku olmak nokta-i nazarından eşittirler ve hak ve hürriyetleri yaratılışdan mevcuttur. Bu farklılığı bilmeyenler, maalesef Osmanlı Devleti'ndeki tımar nizamı ile Avrupa'daki feodal nizamı birbirine karıştırmaktadırlar. Bu genel izahdan sonra şimdi de bazı önemli gelişmeleri ve müşahhas misalleri görelim:

A) Hürriyetin beşiği olarak takdim edilen İngiltere'de 1215 tarihli Magna Carta Libertatum denilen yazılı belgeye kadar, insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygıdan, asil aileler dışında bahsetmek manasızdır. Bu belge de, insan hak ve hürriyetlerini tesbit için değil, sadece iktidar ile halk, soylular ile din adamları arasındaki dengeyi kurmak için ilan edilmiştir. Biz, Kral VIII. Henri zamanı yani XVI asra kadar kadının İncil'e bile el süremeyecek kadar murdar bir yaratık kabul edildiği anlayışının varlığını, 1805 tarihine kadar belli sınıf kadınların yarım şilin karşılığında satılabildiğini ve kadına mülkiyet hakkının tanınmadığını misâl olarak zikredersek, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygının ne derece halka teşmil edilebildiği hakkında az da olsa bir fikir verebiliriz. Zikredilen misallere, XVI. yüzyılda kabul edilen "Haklar Bildirileri" ile sınırlı bir hak-hürriyet anlayışının İngiltere'de yayıldığını XVIII. asrın sonuna kadar vatandaşın siyasî haklarını kullanamadığını ve genel seçim sisteminin de XIX. yüzyılın yarısına doğru kabul edildiğini eklersek, insana ve hukuka saygının sınırları daha iyi anlaşılabilir .

B) Batı'nın insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygı bakımından şampiyon ülke ilan edilen Fransa'da da durum, anlatıldığı gibi iç açıcı değildir. 1789 Büyük İhtilâli'nden evvel ülkede tam bir esâret ve derebeylik hâkimdir. Derebeyler, kendilerini, ellerinde zorla bulundurdukları toprağın ve üzerinde yaşayan insanların mâliki sayarlar. İnsanlara saygı da, hukuk da, derebeylerin iradesi ve arzusudur. 1789 İhtilâlini neticesinde ilan edilen İnsan Hakları Beyannâmesi de, bugünkü anlamda bir insan hakları bildirisi demek değildir. Hiç olmayan bir şeyi kısmen kabullenme mahiyeti taşıdığından, sadece Batı'daki insana ve haklarına saygı açısından önemlidir. İnsana ait hakların ilk defa yaratılıştan var olduğuna, bu bildiri ile inanılmaya başlanmıştır. 1789 tarihli Fransız İnsan Hakları Bildirisi, insanı kölelikten, zilletten ve sefâletten kurtulduğunu ilan etmişse de, bu şefkatini bütün insanlara teşmil edememiştir. O tarihlerde hazırlanan Fransız Medeni Kanunu, "çocuğu, akıl hastasını ve kadını mahcûr" saymakta ve kadına kendi mal varlığı üzerinde tasarruf hakkı tanımamaktadır. Kadının tasarruf hakkının, nihâyet 1908'de tanındığını belirtirsek, bu Beyannâmenin ve onu takip eden gelişmelerin, insana ve hukuka saygı açısından hudutlarını tahayyül edebiliriz .

C) İnsana saygı, insanın hak ve hürriyetlerine saygıdır demiştik. Bu hak ve hürriyetlerin en önemlilerinden biri de, din ve vicdan hürriyetidir. Bu hak ve hürriyeti çok güzel yansıtması açısından, Macaristan'daki durumu da gözler önüne sermek ve Avrupa'da benzeri hallerin çok yaşandığını ve 300 sene süren mezhep kavgalarının Avrupa'yı alt-üst ettiğini belirtmek istiyoruz. Yaşanan bir misal şudur:
Fâtih Sultan Mehmed, Rumeli’deki fetihlerini genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Sırplar, Macaristan ile Osmanlı Devleti'nden birisini tercih etmek mecburiyetinde kalmışlardır. O dönemde Sırplar Ortodoks, Macarlar ise Katolik idiler ve Romalılar ile Latinler arasında anlaşmazlık bulunduğu gibi, bunlar da birbirlerini hiç sevmezlerdi. Macaristan Kralı Jan Hunyad, Sırbistan'ı ele geçirmek istiyordu. Sırbistan Kralı George Brankoviç, kendisini Osmanlı Devleti'ne karşı isyan etmeye teşvik eden Macaristan Kralı nezdine bir heyet gönderir ve sorar: "Macarlar Türklere gâlip gelirse, Sırplıların mezhepleri olan Ortodoksluk hakkında ne gibi müsaadelerde bulunacaksınız?". Jan Hunyad'ın cevabı, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygılarının derecesini yansıtması açısından çok ilgi çekicidir: "Sırbistan'ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim. Ortodoks kiliselerini yıkacağım." Aynı soruyu sormak üzere bir heyeti de Fatih Sultan Mehmed'e göndermiş ve Fâtih'in verdiği cevap ise şöyle olmuştur: "Her caminin yanında bir kilise inşâ edilecek." Bu cevabı alan Sırbistan Kralı, Hıristiyan olan Macaristan'a değil, Müslüman olan Osmanlı Devleti'ne itaat etmiştir .

Netice olarak Avrupa'da insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygıyı tam anlamıyla görebilmek için 1848 tarihli sanayi inkılabını ve hatta Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği İnsan Hak ve Hürriyetleri Beyannâmesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini beklemek gerekmektedir. Zira evli bir kadına kendi el emeği üzerinde tasarruf hakkı, ancak 13 Temmuz 1907'de verildiği nazara alınırsa ve bu hakka konulan kayıtların ancak 1938'lerden sonra kaldırıldığı düşünülürse, mesele daha iyi anlaşılır kanaatindeyim.

2) Amerika'da insana ve onun hak ve hürriyetlerine gösterilen saygının tarihi gelişimi, Avrupa'dakinden daha hızlı değildir. Ve hatta Amerika'da durum daha da vahimdir denilebilir. XVIII. yüzyılda yayınlanan Virginia Haklar Bildirisi ve benzeri beyannâmelerin kabulünden önce, bütün Amerikan halkı, beyazıyla ve siyahıyla, Avrupalı İngilizlerin ve onların işbirlikçisi diğer Avrupalı sömürgeci devletlerin kulu ve kölesi durumundadırlar. Bu tarihlerden 1970'lere kadarki gelişmelerin siyahları içine almadığını belirtirsek ve mezkûr tarihe kadar zencilerin adamdan dahi sayılmadığını ifade edersek, insana ve onun hak ve hürriyetlerine karşı Amerika'daki durumu, Kuzeyi ile ve Güneyi ile daha iyi özetlemiş oluruz .

3) Asya ve Afrika'da bulunan ve müslüman olmayan Osmanlı Devleti'nin muasırı devletlerde insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygı, Avrupa ve Amerika'dan daha kötü bir vaziyettedir. Asırlarca İslâmın ve müslümanların tesirleriyle dahi değiştirilemiyen, Eski Hind Hukukuna göre, kadın hiç bir hak sahibi değildir. Budizmin mukaddes kitabı sayılan Veda'larda kadın kasırgadan, ölümden, zehirden ve yılandan daha kötü bir yaratık olarak tasvir edilmektedir. Kadına bakış açısı böyle olduğu gibi, erkekler de kendi aralarında belli sınıflara ayrılmışlardı ve bu sınıfların en büyüğünü köleler sınıfı teşkil ediyordu . Verilen bu misallerden insana saygının, toplumun bütün fertlerine teşmil edilemediğini hemen anlamak mümkündür. Ancak müslüman olan Asya ve Afrika ülkelerinde, bazı mahallî âdet ve anlayışlar tam olarak yıkılamamışsa da, yine de İslâmın tesiriyle diğerleriyle mukayese edilemeyecek kadar müsbet gelişmeler olmuştur. Afrika kıt‘asının ise, müslüman ülkeleri istisna edersek, bir köleler vatanı olduğunu ve XIX. yüzyılda köleliğin ve köle ticaretinin yasaklanmasına kadar, bu bölgelerde insana ve hukuka saygının asla yerleşemediğini esefle müşahede ediyoruz.

Osmanlı Devleti'nin muâsırı olan bütün devletlerdeki durumu özetlemek dahi bu makalemizin sınırlarını aşacağından, verilen misallerle iktifâ ederek, şimdi Osmanlı Devleti'ndeki durumu özetlemeye çalışalım.

III- OSMANLI DEVLETİNDE İNSANA VE ONUN HAK VE HÜRRİYETLERİNE GÖSTERİLEN SAYGI

Önemle ifade edelim ki, bize öğretilenlerin ve başta müslüman ecdadımıza barbar diyen batılı ve peşin fikirli bir kısım araştırmacı ve tarihçilerin anlattıklarının tersine, Osmanlı Devleti'nde, uygulamadaki bazı yanlışlıkları ve suiistimalleri bir tarafa bırakırsak, insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygının, diğer çağdaşı olan devletlerle mukayese edilemeyecek derecede mükemmel olduğunu isbat eden deliller, tahmin edilenin çok üstündedir. Osmanlı Devleti toprakları üzerindeki gayr-i müslimlere ait ma‘bedler, mektepler ve mülkler, binlerce sayfayı bulan eski mahkeme kararları yani şer‘iye sicilleri ve sayıları 120 milyonu bulan Osmanlı Arşivindeki belgeler, bu hakikatın canlı şahididirler. Bazı iddiaların tersine, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, 1856 tarihli Islahat Fermanı ve 1876 tarihli Kanun-ı Esasî, insana ait hak ve hürriyetleri ilk defa kabul etmemiş, belki eskiden beri var olan bu hak ve hürriyetleri sadece yazılı hale getirmiştir. Bu husus, çok önemlidir . Ayrıntıya girmeden şimdi meseleyi beraberce mütala‘a edelim:

1- Osmanlı Devleti'nde İnsanı İnsan Yapan şahsî Hak ve Hürriyetlerin Korunması Ve Güvenlik İlkesi

İnsana saygı, onun hukukuna saygı ile mümkün olduğunu daha önce belirtmiştik. Onun hukukunun başında ise, insanın şahsî hak ve hürriyetleri gelmektedir. Modern hukuk devletlerinin anayasalarında temel hak ve hürriyetlerin başında gelen bu hak ve hürriyetlerine Osmanlı Devleti'nde nasıl bakıldığının izahı, diğer temel hak ve hürriyetler hakkında da bize fikir verecektir.

İnsanın maddî, manevî ve iktisadî varlığı üzerinde sahip olduğu haklara ve hürriyetlere "şahsî hak ve hürriyetler" diyoruz. İnsana ait bu hak ve hürriyetler, kişinin güvenliği ilkesi ile birlikte yürürler ve birbirini tamamlarlar. Batı'da şahsî hak ve hürriyetlerin gündeme gelmesi için, kişiyi haksız olarak tutuklamaya karşı koruma amacını güden XVIII. yüzyıla ait bildirileri beklemek gerekir. İnsan hayatının, sağlığının, vücudunun korunması; namus ve şerefinin muhafazası; özel hayatın gizliliklerinin gözetilmesi ve benzeri şahsî haklar, Batı hukuk sistemlerinde, ancak XIX. yüzyılda gündeme gelmeye başlamıştır. İlk defa konuyla ilgili hüküm ihtiva eden İsviçre Medeni Kanunu dahi, 1912 tarihlidir . Osmanlı Devleti'nde ise, Kur‘an'ın "Bir ma‘sumun hayatı ve kanı, bütün insanlık için dahi feda edilemez" düsturu ve Hz. Peygamber'in İslâmın ilk haklar ve hürriyetler bildirisi demek olan Veda‘ Hutbesi'nde ifade ettiği "Ey İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes birgün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ve üzerinde bulunduğunuz şu belde nasıl mukaddes bir belde ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle mukaddesdir, dokunulmazdır ve her türlü tecavüzden korunmuştur" şeklindeki emirleri esas alınarak, insana ait hak ve hürriyetler tanzim olunmuştur. Bu hak ve hürriyetlerin nasıl tanzim edildiğini Kanunnâmelerin maddeleri ve fıkıh kitaplarındaki şer‘î hükümler arasında görmek mümkün olduğu gibi, eski mahkeme kararları demek olan şer‘iye sicillerinde de çokça görmek mümkündür. Burada uygulamaya ışık tutması açısından 1539 tarihli iki belgeden yani iki mahkeme kararından bahsetmek istiyoruz. Bu iki belge, iki önemli gerçeği gözlerimiz önüne sermektedir: Birincisi, bu tarihlerde Anadolu'nun ücrâ bir köşesi sayılan Anteb'de böbrek ameliyatının yapılabiliyor olmasıdır. İkincisi ise, günümüz hukuk sistemlerinde bile, tıbbî müdaheleler ve ameliyat için, hastanın yazılı bir basit muvâfakatnâmesi yeterli görülürken, o tarihlerde yani 1539'larda dahi böyle bir muvâfakatın mahkemece karar altına alınması şartının aranması ve bu durumun o dönemde bile insana ve insanın sahip olduğu şahsî haklara verilen önemi ve gösterilen saygıyı ısrarla vurgulamasıdır. Bu kararlardan birinde, Hacı Mehmed oğlu Satılmış'a, velâyeten muvâfakat vermekte ve doktor Nazar oğlu Budak da belli şartlarla ameliyatı kabul ettikten sonra, mahkeme bunu tasdik edip zabıt altına almaktadır. İnsanın ve şahsî haklarının ne derece önemli şeyler olarak kabul edildiğini ve her medenî mesele gibi, şahsî haklar ve insana saygı hususunda da Batı'yı fersah fersah geride bıraktığımızı, bu ve benzeri çok sayıdaki belgeler açıkça göstermektedir. Bu tür belgeler, "Kişi, bilmediğinin düşmanıdır" kâidesince, geçmişimize ve ecdadımıza olan düşmanlıkların cehâletten kaynaklandığını, gözler önüne sermektedir . Ehemmiyetine binâen bu belgeleri aynen alıyoruz .

Güvenlik ilkesi üzerinde de kısaca durmak istiyoruz. Mecelle'nin kabul ettiği bir esasa göre, "Berâat-i zimmet asıldır" , yani bir insanın suçluluğu isbat edilmedikçe, suçsuz kabul edilmesi genel bir hukuk prensibidir. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan beri var olan ve Batılı Devletlerin ancak XVII. asırda kavramaya çalıştığı bu esası, Hz. Ömer şöyle açıklamaktadır: "İslâm'da hiç kimse haksız olarak tevkif edilemez. Bir mahkeme kararı olmadan kimsenin hürriyeti kısıtlanamaz" .Kur‘an'ın "Hiç bir suçlu, bir başka suçlunun cezasını çekemez" düsturunu benimseyen Osmanlı Devleti'nde, insanlar işledikleri suçlardan şahsî olarak sorumludurlar. Osmanlı Kanunnâmeleri, kadı ma‘rifetinsüz yani mahkemenin kararı olmadan hiç bir cezanın infaz edilemeyeceğini ve kimseden bir habbe ve bir akçe alınamayacağı, yüzlerce yerde, başından beri sağlam esaslara bağlamışlardır. İsterseniz bazı kanun hükümlerini aynen nakledelim:
"Ve dahi hapis yerlerinde kefil bulunur iken hapsetmeyeler, yazıp Dergâh-ı Alîye arzedeler. Meğer ki, şenâ‘at-i azîme ola. Ve dahi firar ihtimali olub kefil bulunmayıcak hapsedeler." .

"Mücrim olan kimesne teftiş olunmadın veyahud üzerine zâhir olan şenâyi‘ şer‘le ve örfle yerine varmadın sancakbeği ve subaşısı ve adamları nesne alub salıvermek memnû‘dur. Kendüler mahall-i töhmet ve adamları mücrim ve müstahakk-ı ikâb olur.

....amma mücrim ve müttehem olan kimesne mütemerrid ve mu‘annid olub da‘vet ile mahkemeye gelmekden imtinâ‘ eyleye, berây-ı ta‘zir cebr ile bilâ-ta‘zîb mahkemeye getürmek memnû‘ değildir." .
Zikredilen kanun hükümlerinin, asrımızın dahi yüz karası olan işkenceyi de şiddetle yasakladığını açıkça görüyoruz. Buna şu hadiseyi de ilâve ederek bu mevzuyu tamamlayalım: Rumelideki Hristiyan nüfusun çokluğunu gören ve bundan ürken Yavuz Sultan Selim'in bunları cebren müslüman etme tasavvuruna karşı, şeyhülİslâm Zenbilli Ali Efendi'nün "Madem ki, onlar ra‘iyyetliği kabul etmişler. Dinimiz gereği, onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara cebretmek, dinimize muhâlifdir" diyerek, hem gayr-ı müslimlerin dahi şahsî hak ve hürriyetlerine gösterdiğimiz hürmeti ve hem de meşru‘ sınırlar içinde kalmak şartıyla din ve vicdan hürriyetine gösterdiğimiz saygıyı çok açık bir şekilde ifade etmektedir .

2- İnsana Ve Onun Hukukuna Gösterilen Saygıda Müslüman-Gayr-i Müslim Ayırımı Yapılmamıştır

Müslüman ecdadımız, her meselede olduğu gibi, Osmanlı Devleti'ne ait topraklarda yaşayan gayr-ı müslimler hususunda da, "şer‘-i şerif" dedikleri hukukun çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmişlerdir. Osmanlı Devleti'nde "şer‘-i şerif" denilen İslâm hukukuna göre, müslümanlarla sulh yapan ve müslüman bir devletin hâkimiyetini kabul eden gayr-ı müslimlere "zimmî" adı verilmektedir. Renk, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde ve "şer‘-i şerif" ne diyorsa öyle muamele yapılır.

Osmanlı Devleti topraklarında yaşayan zimmîlerin, müslümanlardan farklı oldukları yönleri elbetteki vardır. Ancak bu farklılık, din ayrılığından doğan bir farklılıktır. İnsan olarak aynı saygıyı görmüşlerdir. Meselâ, müslümanlar, İslâmda bir ibadet çeşidi olan zekâtla mükellef oldukları halde, gayr-i müslimler mükellef değillerdir. Onlar, güç ve kazançlarına göre mikdarı değişen, senede bir defa adam başına "cizye" denilen bir vergi verirler. Fakirler, işsizler, din adamları, yaşlılar ve hastalar bu vergiden muaftırlar. Gayr-ı müslimler, cihâd yani askerlik yapmak mecburiyetinde değillerdir. Aile hukuku, miras hukuku ve dinlerinin gereği olan diğer hukukî mevzularda, kendi inandıkları hukukî hükümlere tâbi‘dirler. Bütün bu ve benzeri şer‘î hükümlerin yanında, gayr-ı müslimlerin can, mal ve namusları, müslümanlarınki gibi dokunulmazdır. Muhtaç gayr-ı müslimler, sosyal haklardan aynen yararlanırlar. Bazı istisnaların dışında, devlet hizmetini ifa ederler; mezarları ve ölüleri hürmet görür. Bütün hukukî davalarda, gayr-ı müslim ile müslüman arasında fark yoktur. Bu dediklerimize, İstanbul'daki kiliseler, havralar, mezarlar; arşivlerdeki belgeler ve Yorgi'ye karşı Ahmed'i, Dimitri'ye karşı Osman'ı mahkûm eden binlerce mahkeme kararları, en büyük delillerdir .

Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'u kılıçla fethettiği halde, sırf sulh yolunun burada yaşayan gayr-ı müslimlere daha yararlı olmasından dolayı, araya giren bazı papaz ve hahamların arzu ve ısrarlarıyla, İstanbul'u sanki sulh yoluyla fethetmiş gibi kolaylıklar göstermiştir. Osmanlı hukukunun mimarlarından olan Ebüssuud Efendi, İstanbul'daki kilise ve havraların devamını, bu ince anlayış ve insana saygılı muameleye açılmaktadır . İsterseniz Galata zimmîlerine verilen Ahidnâme'den bazı hükümler iktibas edelim ve bu belgeyi ibret-i âlem için aynen alalım:
"Ben Ulu Padişah ve Ulu şehinşah Sultan Muhammed Hân bin Sultan Murat Hânım. Yemin ederim ki, yeri göğü yaradan Perverdigâr hakkı içün ve Hazret-i Resûlün -Aleyhis-Salâtü Ves-Selâm- pâk, münevver, mutahhar ruhu içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve 124 bin peygamberler hakkı içün, dedem ruhu içün ve babam ruhu içün, benim başım içün ve oğlanlarım başı içün, kılıç hakkı içün......

Kabul eyledim ki, kendülerin âyinleri ve erkânları ne vechile câri ola-geldiyse, yine ol üslûb üzere âdetlerin ve erkânların yerine getüreler.

Buyurdum ki, kendülerin malları ve rızıkları ve mülkleri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bil-cümle metâ‘ları ve avretleri ve oğlancıkları ve kulları ve câriyeleri kendülerin ellerinde mukarrer ola, müte‘ârız olmayam ve üşendirmeyem.
Anlar dahi rençberlik edeler. Gayrı memleketlerim gibi, deryadan ve karadan sefer edeler, kimesne mani‘ olmaya, mu‘âf ve müsellem olalar.
Ve kiliseleri ellerinde ola, okuyalar âyinlerince. Ammâ çan ve nâkus çalmayalar. Ve kiliselerin alub mescid etmeyem. Bunlar dahi yeni kilise yapmayalar.
şöyle bileler, alâmet-i şerife i‘timâd kılalar." .
İnsana ait bütün hak ve hürriyetlere, Osmanlı Devletin'de nasıl saygı ve itina gösterildiğini izah için, müstakil bir kitap kaleme almak icabeder. Bu sebeple zikredilen kadarıyla yetinip, hukuka ve Osmanlı Devleti'nin hukuk sisteminin temelini teşkil eden "şer‘-i şerif" ve "kanun-ı münife ne derece saygı duyulduğunu göstermek için ayrı bir başlık açacağız ve Osmanlı Devleti'nin, çağdaşı olan devletlerle mukayese edilemeyecek üstünlükte bir hukuk devleti olduğunu, ancak bu esaslardan taviz verilince her düzeninin bozulduğunu göstermeye çalışacağız.

IV- OSMANLI DEVLETİNDE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE HUKUKA SAYGI

Özellikle yükselme devrinde, Osmanlı Padişahlarının hukuka karşı duydukları saygıları ve adaleti icradaki titizlikleri, inkâr edilemez tarihî bir hakikattır. Bir devlet, kuvvet kanunda olduğu müddetçe ayakta durur; aksi takdirde yani kanunun kuvvette olması durumunda, devlet, kudret ve kuvvetini kaybeder. Günümüzde "hukuk devleti" diye dillerde dolaşan bu mananın, tarihin altın sayfaları içinde müslüman atalarımızda tezâhür ettiği bir gerçektir. Elbetteki bu hal, hukuk ve ilim adamlarının şahsiyetiyle de doğru orantılı olan bir meseledir. Konuyu daha iyi takdim edebilmek için yaşanmış olaylardan birini burada zikretmek istiyoruz:

Zaman, Kanunî Sultan Süleyman'ın zamanıdır. İlmin izzeti ve hakkın hatırının hiçbir hatıra feda edilmemesiyle alakalı bir hâdise yaşanmaktadır. Hâdisenin kahramanları, zamanın Osmanlı şeyhülİslâmı Ebüssuud ile Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman'dır. Hâdiseye sebep olanlar ise, Ayasofya Vakıflarına bağlı dükkanların kiracılarıdırlar. İslâm hukukunda, vakıf malların kira bedelleri, her sene yeniden ayarlanır ve düşük olan kira bedelleri râyiç kira bedeli yani ecr-i misil seviyesine yükseltilir. Mesela, vakfa ait bir dükkânı 10.000 akçeye kiralayan A, bir sene sonra, eğer dükkânın râyiç kira bedeli (ki buna ecr-i misil denir) 11.000 akçeye yükselirse, ya bu kirayı vermeyi kabul edecektir ya da bu bedeli verene dükkân yeniden kiralanacaktır. İşte Ayasofya Vakıflarına ait dükkânların kira bedelleri, kısmen de olsa yükselmiştir. Kiracılar ise, mütevelliler yoluyla Padişah'a müracaat ederek, "vakıf dükkânların mevcut gelirinin giderlere fazlasıyla yettiğini, yani vakfın zengin olması hasebiyle kira bedelini arttırmaya ihtiyaç bulunmadığını ve de kendileri de müslüman oldukları ve muhtaç oldukları için, vakfın malını az da olsa kendilerinin yemesinin zararı olmayacağını" arzederler. Padişah da, hem vakıf mallarının gelirinin fazlalığından dolayı ve hem de kiracıların sızlanmalarını nazara alarak, vakıf malların kira bedellerinin bu senelik arttırılmaması için ferman vermiştir. Fermanı, uygulamacı kadılara tamim edilmek üzere kiracılar ve mütevelliler, şeyhülİslâm Ebüssuud'a getirince, Ebüssuud, fermanı okumuş ve hukuka aykırı olan bu fermanı şiddetle reddederek şu tarihî cevabı vermiştir:

"Padişah fermanıyla kira bedellerinin olduğu gibi bırakılması olmaz. Zira Parişahın emriyle nâ-meşrû‘ olan şey meşrû‘ olmaz; haram olan nesne helâl olmak yokdur. Bu hususlarda emr-i şer‘-i şerif budur. Bir türlü dahi değildir. şer‘i hükümlere vâkıf iken onları ketmetmek, Kur‘an'daki bir âyetin tehdidine maruz kalmaktır." .

V- SONUÇ

Özellikle Osmanlı Devleti'nde, insana ve hukuka saygının, bize anlatılan ve peşin fikirli bir kısım ilim adamlarının kitaplarında yazılan gibi olmadığını, zikredilen misâllerden anlıyoruz. Ancak bütün bu anlatılanlardan kasdımız, Osmanlı Devleti'nin 600 senelik ömrü boyunca aynı seviyede insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygı gösterdiğini iddia etmek değildir.Zaten yükselme dönemindeki hukuka ve insana saygı aynen devam etseydi, Osmanlı Devleti bugüne kadar devam ederdi ve yıkılmazdı. Ancak biz, mevcut suiistimalleri ve uygulama hatalarını kabul etmekle beraber, zikrettiğimiz belge ve olaylarla, yapılan bir yanlışı düzeltmek istiyoruz. O da, sanki Osmanlı Devleti'nde insana ait hak ve hürriyetlerin, 1839 tarihli Tanzimat, 1856 tarihli Islâhât ve 1876 tarihli Kanun-ı Esasî ile, o da eksik olarak kabul edildiği şeklindeki iddialardır. Halbuki yapılan izahlar göstermiştir ki, bu fermanlar ve Kanun-ı Esasî, eskiden beri var olan hak ve hürriyetleri, sadece yazılı hale getirmiş ve uygulamadaki hatalara ve suiistimallere dikkat çekerek eskiden olduğu tarzda hak ve hukuka ri‘âyet edilmesini ısrarla tekrar etmişlerdir. Bu anlattıklarımızı teyid etmek açısından, Hollandalı bir gayr-ı müslim hukukçunun, 1895 yılında, "şer‘-i şerif" ve "kanun-ı münif" diye özetlenebilecek Osmanlı Hukuku hakkında, II Abdülhamid'e sunduğu bir rapordan bazı cümleler nakletmek istiyoruz:

"şer‘-i şerifde ve dolayısıyla Osmanlı Hukukunda, bir çok hukukî hükümler vardır ki, bazıları pek yakın bir zamanda Avrupa'ya girebilmiş ve daha bir çok insânî hükümler vardır ki, asrımızdan sonra girecektir. Bu iddiamıza delil olmak üzere, insana ve hukuka saygının ifadesi olan şu hükümleri sayabiliriz: Ehlî hayvanların himaye ve korunması; mahkemelerde davaların meccânen görülmesi; evli bir kadının kocasına müracaat etmeksizin tasarrufunda bulunan mal varlığını istediği gibi idare etmesi; müslümanların ve gayr-ı müslümlerin kanun önünde eşitliği; sorgulamalarda sanıklardan ikrar ve itiraf gibi beyanlar almak için işkence icrasının kesinlikle yasak oluşu ve benzeri hükümler...." .
O halde 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, hukukî hükümlerin icra edilmemesinden dolayı devletin felâketlere sürüklendiğini, mevcut şer‘î hükümlerin icrası ve hukukun hâkim kılınması gayesiyle yeni hukukî düzenlemeler yapılması gerektiğini ve özellikle can, mal ve namus güvenliği için askerî, cezaî ve malî düzenlemelerin yapılması icabettiğini vurgulamaktadır ki, zaten bunlar, eski Osmanlı Hukukunda yani şer‘-i şerif ve kanun-ı münifde de vardır. Eksik olan uygulamadır. 1856 tarihli Islâhât Fermanı olarak vasıflandırılmış ve sadece gayr-ı müslimlere bazı imtiyazlar verilmesi için Batılı devletlerin siyasî baskıları sonucu ilan edilmiştir. Zira muhtevasında istenen haklar, zaten şer‘-i şerif ve kanun-ı münif denilen Osmanlı Hukukunda da vardır. Arzu edilen, gayr-ı müslimlerin Osmanlı Devleti'nde hâkim sınıf haline gelmeleridir ve maalesef zamanla gelmişler ve Osmanlı Devleti'ni yıkmışlardır.1876 tarihli Kanun-ı Esâsî'nin ise, eskiden beri var olan insana ait hak ve hürriyetleri, Batılı devletlerin istediği üslupla yazılı hale getirilmesinden ibaret olduğunu esefle müşahede ediyoruz.

Netice olarak, insana ve hukuka saygı konusunda, Osmanlı Devleti'nin arşivleri açılsa, Türk Milletinin yüzünü kızartacak tek bir belgeye rastlanılamayacaktır. Çağdışı olan gayr-ı müslim devletlerde ise, yüzlerini ağartacak belgelerin sayısı, maalesef bir elin parmaklarından daha azdır. Belgeler ve tarihî olaylar böyle konuşmaktadır.



[1] İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi, Topkapı Sarayı, R. 1935, Vrk. 96/b-106/b, md. 58,73; Akgündüz Ahmed, Osmanlı Kanunnameleri Ve Hukukî Tahlilleri, II. Kitap, II: Bâyezid Devri Kanunnâmeleri, İstanbul 1990, sh. 296-297.
[2] Meselenin bütün yönleriyle izahı için bkz: Barkan, Ömer Lütfü, Türkiye'de Toprak Meselesi, Toplu Eserler 1, İstanbul 1980, sh. 876 vd.
[3] Akın, İlhan F., Kamu Hukuku, İstanbul 1987, sh. 280-287; Sıba‘î Mustafa, El-Mer‘e (Tercüme: İhsan Toksarı), İstanbul 1969, sh.21
[4] Akın, Kamu Hukuku, 292 vd.; Sıbâ‘î, 20; Gürkan, Ahmet, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, sh. 136.
[5] De La Jonquiere, Histoire de I'Empire Ottoman, sh. 164; Osman Nuri, Mecelle-i Umûr-i Belediye, c.I, sh. 217.
[6] Akın, Kamu Hukuku, 287-292.
[7] Dikmen, Mehmed, İslamda Kadın Hakları, İstanbul 1983, sh. 13 vd.; Sıbâ‘î, 18.
[8] Cin, Halil / Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 1990. c.I, sh. 186-187.
[9] İmre, Zahit, Medeni Hukuka Giriş, İstanbul1976, sh. 89 vd.; Akın, Kamu Hakuku, 321 vd.
[10] Kur‘an, Mâide, Ayet, 32.
[11] Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 334, 412; X, 389, 395; Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak Ve Hürriyetler, Ankara 1987, sh. 82 vd.
[12] Gaziantep fier‘iye Sicilleri, Defter No 2, sh. 282, 300; Üsküdar fier‘iye Sicilleri, Defter No: 136, sh. 6; Akgündüz, Ahmed/Hey‘et, fier‘iye Sicilleri, İstanbul 1988, C.I, sh. 224-225.
[13] Bkz. Belge No: 1 ve 2.
[14] Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, md. 8.
[15] Armağan, 89 vd.
[16] Kur‘an, Fâtır, Ayet, 18.
[17] IV. Murad Kanunnâmesi, Süleymaniye Kütüp. Esat Efendi, No: 2362, Vrk. 35/b.
[18] Hüdâvendigâr Livası Kanunnâmesi, md. 33-34 (Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, II/184, Bâyezid II-18, md. 33-34).
[19] Osman Nuri, Mecelle-i Umûr-ı Belediye, c.I, sh. 217-218.
[20] Konu ile alakalı ayrıntılı bilgi için bkz. Zeydan, Abdülkerim, Ahkâm'üz-Zimmiyyîn Ve'l-Müste‘menîn, sh. 3 vd.; Molla Hüsrev, Dürer ve Gurer, I, sh. 298 vd.; Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, III, İzmir 1991, sh. 110 vd.
[21] Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, II, İzmir 1990, sh.10-13.
[22] Paris Bib. Nat. ms. Fonds turc anc. n. 130, Vrk. 78; Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, I, sh. 476-479; Bkz. Belge No: 3
[23] Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid Efendi, No: 1036, Vrk. 48/a-49/a; Akgündüz, Belgeler, III, sh. 180-183.
[24] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, YEE, 14-1540, sh. 18 vd.

Osmanlı Devleti'ndeki Ermeniler Hakkında
Nejat GÖYÜNÇ *

Türk toplum hayatını son yirmi beş seneyi aşan bir süredir Ermeni sorunu işgal etmektedir. 23 Ocak 1973'te Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir ile Santa Barbara'da Baltimor Oteli'nde görüşmeye gittikleri 77 yaşlarındaki Mıgırdıç Yanıkyan tarafından tabanca ile vurularak öldürülmüşlerdi. Ardından da yıllarca Ermeni Terörü sürüp gitti. Özellikle 1980'li yıllarda ülkemizde Osmanlı-Ermeni ilişkileri ile ilgili yayınlar yapıldı, toplantılar düzenlendi. Dünyanın başka ülkelerinde de aynı sorun, aynı konu hep gündemde tutuldu. A.B.D.'de Ermeniler Senato'dan 24 Nisan'ın Ermeni Soykırımı Günü ilan edilmesine çaba gösterdiler. Netice alamamakla birlikte, isteklerinden de pek vazgeçmiş görünmüyorlar. Bu sorun ısıtılıp ısıtılıp zaman zaman yine gündeme gelecek gibi görünmektedir. Nedir, ne anlama gelmektedir 24 Nisan? Birinci Dünya Harbi içerisinde 24/25 Nisan 1915 gecesi İstanbul'da 500 kadar Ermeni tutuklanır, aralarında doktorlar, avukatlar, gazeteciler, din adamları da vardır.

Bunlar Ermeni İhtilal Örgütü üyesi olduklarından Anadolu'ya sevk olunurlar. Anadolu'nun özellikle Doğu ve Güney-Doğu kesimlerinde oturan Ermeniler de aynı muameleye tabi tutulurlar. Gönderildikleri bölge Deyr-i Zor ve civarıdır, yani bugün Suriye'de Fırat boyunda bulunan bir kesimdir. Burada hiç Ermeni de yok değildir. 1893'te Deyr'e gelen Max Freiherr von Oppenheim burada bir Ermeni Kilisesi'nin varlığından bahseder. Ebü'l-Fida'ya göre, 1331'de inşa olunmuş, sonradan tahrip edilmiştir.1 Aynı sene Ağustos ayında Deyr'de kendisinin aşçısı da Mardin'li bir Ermeni'dir.2 İsveç'li Sven Hedin Deyr'de 1917 Nisanı'nda bulunur. Arapların siyah çadırları yanında Fırat kenarında yüzden fazla beyaz çadır görür, bunlar İstanbul'dan Halep-Meskene-Rakka yolu ile Deyr'e gelen, gelmeye zorlanan Ermenilerdir. Aralarında Kafkas cephesi hudutlarından gönderilenler de vardır. Sven Hedin bunların sayılarını 5.000 kadar tahmin eder .3

Ermeni örgütleri ve yandaşları bu sürgün sırasında bir Ermeni soykırımı vukuu bulduğunu iddia ederler, sayısı da açık arttırmadadır. Bu olaylar sırasında bir buçuk-iki milyon Ermeni’nin hayatlarını kaybettiği öne sürülür, halbuki her iki rakam da o tarihlerde bütün Osmanlı hudutları içerisinde bulunan Ermenilerin sayısından fazladır.

Türkiye' de bu konu üzerinde çalışanlar ve yayın yapanların ana kaynağı Esat Uras'ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi (İstanbul 1976) adlı eseridir. Bazen Türk arşiv kaynakları bazen, Birinci Dünya Harbi esnasında basılan, Ermenilerin Türkleri nasıl boğazladıklarına ait resimli kitaplar kullanılmaktadır.4 Ermeni yandaşları da bunu tersini yapar, ne dereceye kadar objektif olduğu belli olmayan Ermenilerle ilgili hatıralardan yararlanırlar,5 onlar için de resimli, maktul Ermenileri gösteren kitaplar bulunmaktadır. Tahriklerle, kinle birbiriyle amansız bir mücadele veren, yıllarca bir arada dostane yaşamış iki topluluk bahis konusudur. Ringe çıkan ve döğüşen iki boksörden yenen de yenilen de yara bere alacağı gibi, bu olaylar sırasında iki tarafın da elbette kayıpları vardır. Bunlar üzerinde mütemadiyen durmak neye hizmet eder, belli de değildir. Amma büyük bir ihtimalle iki topluluğu kıyamete kadar birbirine düşman etmeye götürür. Bu da çağımızda pek onaylanabilecek bir tutum değildir.

Türk meslektaşların Osmanlı-Ermeni ilişkilerinde üzerinde durdukları başlıca iki konu vardır: 1. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldıktan bir süre sonra Bursa'dan bir Ermeni din adamını getirterek Ermeni Patriki tayin etmiş, bütün Ermenilerin işlerini ona devretmiştir, tıpkı Rum ve Yahudi cemaatleri için de yaptığı gibi. 2. Ermeni sorunu 1878 Berlin Antlaşması'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Şimdi bunlar üzerinde biraz duralım:

ERMENİ PATRİKLİĞİ MESELESİ

Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldıktan sonra, bu şehirdeki Ermeni cemaatini 1461'de Bursa'dan bir kısım Ermeni aileleri ile birlikte getirttiği Piskopos Ovakim (Ermenice Yovakim)'in emrine vermiş, onların nizamını kendisinden istemiştir. Bu maksatla da Samatya'daki Sulu Manastır Kilisesi'ni Ermenilere tahsis etmiştir, denilir. Bu bilginin kaynağı 1786'da Venedik'te basılan Çamiçyan'ın Ermeni Tarihi adlı eseridir. İstanbul Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi'nde rektörlük yapan, çok kıymetli bir araştırıcı ve öğretici olan Hrand D. Andreasyan vasıtası ile Türk okuyuculara da intikal etmiştir.6 Bu satırların yazarı da vaktiyle bu malumatı kullanmıştır.7 Lakin 1982'de Princeton Üniversitesi'ndeki bir toplantının bildirileri yayınlanınca, bu bilginin pek de doğru olmadığı anlaşılıyor .Kevork B. Bardakjian ''The Rise of the Armenian Patriarchate of Constantinople'' başlıklı makalesinde Çamiçyan'ın yazdıklarını irdeliyor. Hayk Berberian'm bu konuda çalışmalarından bahsederek, İstanbul' daki Ermeni ruhani liderinin ancak Kanuni Süleyman zamanında marhasa Grigor (1526-1537) ve onun halefi Astuacatur (1538-1543) devrinde güçlendiğini ve 1543'ten sonra da bu ikinciye İstanbul Patrik'i denildiğini, Berberian'dan naklen kaydediyor.8 Stanford J. Shaw da Fatih devrinde Roma ile birleşme düşüncesine karşı olan Gennadios Skolarios'u bütün Ortodoksların dini reisi tayin edildiğini, Ermenilere millet statüsü verilmesinin ise, Memluk Sultanlığı'na karşı Osmanlıları desteklemek şartı ile, Yavuz Sultan Selim zamanında olduğu kanaatini belirtiyor.9

Bardakjian yüzyılımızın başlarında İstanbul' da yaşayan Arşak Alpoyaçean'ın görüşlerine de makalesinde yer veriyor. Ermenilerin İstanbul'un fethinden önce de bu şehrin dini denetiminde olduğu, Osmanlı idaresinde ise İstanbul Ermeni Ruhani liderliğinin alanının genişlediğini kaydediyor.

Bununla beraber, Bardakjian 1462-1487 tarihleri arasında Ankara, Amasya, Sivas, Trabzon ve Kefe'de yazılan Ermeni kolofonlarına dayanarak İstanbul Ermeni Patrikliği'nin o tarihlerde hiçbir yerde en yüksek Ermeni ruhani makamı olarak tanımadığına işaret eder. Kolofon Ermeni papazlarının tuttukları günlüklerdir. Kısa kısa zamanının olaylarını bizlere sunarlar.

Çamiçyan'ın kaydettiği ve Hrand D. Andreasyan'ın da Eremya Çelebi Kömürçüyan'ın İstanbul Tarihi'ne yazdığı geniş notlarda naklettiği ''altı cemaat'' deyiminin de ancak 1764'te Ermeni Patrikhanesi'ne verilen berat'ta zikr edildiğini ilave ediyor. Netice olarak da, eğer Fatih Sultan Mehmet Yovakim'i Bursa ve Ankara'dan getirdiği Ermenilere Patrik tayin etmişse, bu ancak İstanbul ve Galata'da, belki de Üsküdar'da tanınmıştır, hükmüne varıyor.10

ERMENİ SORUNUNUN SİYASET SAHNESİNE ÇIKMASI

Bunun 1878'den sonra olduğu doğrudur. Bununla beraber, bazı Ermeniler çok daha önceleri Osmanlı idaresinden kurtulmanın yollarını aramışlar, kendilerine destek bulmak için çabalamışlardır. Mesela 1562'de aslen Tokatlı olan Abgar adlı bir Ermeni, aralarında oğlunun da bulunduğu üç kişilik bir heyet halinde Roma'ya Papa'yı ziyarete gider. Roma'nın teklifi, dönüşünde Abgar'ın Ermeni Kralı ilan edilmesi, fakat Ermeni Kilisesi'nin Roma'nın hakimiyetini tanıması karşılığı kendisine yardım edilebileceğidir. Bu girişim sonuçsuz kalır.11

1566'da Van'da bin kadar Hıristiyan toplanırlar, üç gün bir arada kalır, fesat çıkartırlar. Olay Van Beylerbeyi tarafından Divan-ı Humayun'a bildirilir.12 Bunlar da Ermenilerdir.

Zeytun isyanları 1780'de başlar, uzun süre aralıklı olarak devam eder.13 Bu itibarle, bir ülke bütünlüğünü bozmaya çalışanların memleket içinde birilerini bulacaklarını, her zaman kendilerine yardakçılar temin edeceklerini unutmamak lazımdır. Fırsatı düştüğünde de siyasi mahiyet alır.

Ermeni tehcirini diline dolayanlar, 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi'nde Doğu Anadolu'dan ve İran'dan da 1828'de Rusya'ya türlü vaadlerle göçürülen, sonra da orada perişan edilen Ermenilerden neden bahsetmezler? Bunların sayısı tahmini yüzbini bulmaktadır.14

17 Mayıs 1915'te de Ruslar Van'ı işgal ederler, şehirdeki Ermeniler onların tarafına geçmişlerdir. Müslümanları katletmeye başlarlar. 80.000 Müslüman Bitlis istikametine kaçmaya başlar. İşgalden önce de Van Ermenilerinin ayaklandıkları, kaledeki zayıf Türk garnizonuna ağır kayıplar verdirdikleri, şehrin de asilerin eline geçtiği Alman Dışişleri Arşivleri'ndeki belgelerle sabittir. Belgeler de İstanbul'daki Alman Büyükelçisi Wangenheim'in raporlarıdır ve yayınlanmışlardır.15 Bu tür belgeler, yayınlar nedense gözardı edilmektedir.

Ermeniler Osmanlı idaresinde geniş imkanlara sahip olmuşlardır. XVI. yüzyılda Vezir Mehmet Paşa,16 XVII. yüzyılda Kaptan-ı derya ve Sadrazam olan Halil Paşa17 Ermeni asıllıdırlar, Müslüman olmuşlardır. 1523'te Toroslarda Gülek kalesinde oturan 165 hane, 50 bekar yaklaşık 875 kişi Ermenidir, kale hizmetlerinde çalıştıklarından olağanüstü vergilerden (avarız) muaftırlar.18 Karaisalı'da En-Nahşa kalesinde oturan Ermeniler de öşür, cizye ve bad-i hava gibi vergileri vermemektedirler, muaf tutulmuşlardır. Belli ki bazı hizmetleri karşılığında bu bağışıklığı kazanmışlardır.19 XVIII. yüzyılda Divrikli Düzyan ailesinden saray kuyumcuları, Darphane nazırları, Şaşyan ailesinden saray hekimleri, XIX. yüzyılda Bezciyan ailesinden Darphane müdürleri, Dadyan ailesinden Baruthane nazırları,20 Balyan ailesinden mimarbaşılar, II. Abdülhamid devrinde Ermeni hariciyeciler, Balkan harbi sırasında Hariciye Nazırı (Gabriel Noradonghian Efendi) vardır. Midhat Paşa'nın kahyası, yani en önemli yardımcısı Kirkor Odyan Efendi'dir. Kasım 1879'da Osmanlı Dahiliye Nezareti Genel Sekreteri Artin Dadyan Efendi''dir.

Doğu Anadolu'da oturan Ermeni nüfusun Osmanlı yönetimi buralarda güçlenince kırsal alanlardan büyük ticari şehirlere göçtükleri belgelerle sabittir.21 Osmanlı Tahrir defterleri verilerine göre, şehirlerde toplandıklarından kaza ölçeğinde Hıristiyan nüfus %5 ile 20 arasında değişmektedir. Bunların da ne kadarı Ermenidir, belli değildir, çünkü aralarında Süryaniler de vardır.22

XIX. Yüzyılda Rusların ve Anadolu'daki misyoner okulları mensuplarının tahriki ile bir kısım Ermeniler ülkelerini terk ederek başka yerlere giderler.23 Rusya'ya göçürülenler dışında, Amerika'ya da 1890-1900 arasında 12.000 Ermeninin göç ettiği, XX. yüzyılın başlangıcında daha da hızlandığı anlaşılmaktadır .24

1885'ten sonra üç Ermeni İhtilal Örgütü kurulur. Bunlardan birisi Armenakan Partisi'dir. Kurucularından elebaşı Mıgırdıç Portakalyan'ın babası Mikael Portakalyan, gençliğinde Paris'e tahsile gönderilmiş, dönüşte 1858'de Bab-ı Ali Tercüme Odası'nda çalışmış, 1886'da Maliye Nezareti danışmanı, sonra da Ziraat Bankası müdürü olmuştur. Mıgırdıç İstanbul'da Ermeni okullarından biriside öğrenim görmüş, genç yaşta siyasi faaliyetlere girişmiş, zaman zaman yurt içinde, bazen de yurt dışında Ermeni ayrılıkçı çabalarına katılmıştır. 1885'te Marsilya'da Armenia gazetesini çıkartmış, öğrencilerinden dokuzu da Armenaka Partisi'ni kurmuşlardır.25 Mıgırdıç Portakalyan'ın yayınlandığı Armenia gazetesi ve kendi matbaasında bastırdığı beyannameler Maraş'a gönderilerek dağıtılır. Çukurova' dan ve başka yerlerden Ermeni delikanlılarından ıayık olanlarının seçilerek Avrupa'ya gönderilmeleri, orada eğitildikten sonra tekrar memleketlerine geriye yollanmaları istenmektedir. Gaye Ermenilerin kendilerini idare etmeleri, diğer bir deyimle bir Ermeni Devleti kurulmasıdır.26

İkinci bir örgüt de Hınçak (Çan) Partisi'dir. 1887'de Cenevre'de Rusya'dan Avrupa üniversitelerine giderek tahsillerine başlayan iyi aile çocuğu yedi genç Ermenidir. Hepsi Marksisttir. Mıgırdıç Portakalyan ile yakın ilişkileri vardır. Anadolu'da Bafra, Merzifon, Arnasya, Tokat, Yozgat, Eğin (Kemaliye), Arapkir ve Trabzon'da örgütlenirler. İstanbul'da da teşkilatları vardır. 15 Temmuz 1890'da Kumkapı nümayişini, Ağustos 1894'te Sasun isyanının, 30 Eylül 1895'te Bab-ı Ali yürüyüşünü, 24 Ekim 1895 Zeytun isyanını bunlar başlatır, yönetirler.27

Bahis konusu olayların mahiyeti nedir, bunlara da değinmek gerekir.

Kumkapı Olayı

Hınçak Cemiyeti üyelerinden bir grup 15 Temmuz 1890 Pazar günü Kumkapı Ermeni kilisesi'ne giderek ayine müdahele ederler, içlerinden birisi Ermeni ıslahatı hakkında bir beyanname okur. Bu olay tarihe Kumkapı Nümayişi olarak geçer. Birkaç gün sonra da olayın elebaşısı Ermeni Patrikhanesi'ne giderek oradaki Türk armasını parçalar, Patrik'i zorla yanlarına alarak Yıldız Sarayı'na yürüyüşe geçerler. Askerler önlerini keser, çatışmada iki taraftan ölenler olur.28

Sasun İsyanı

Ağustos 1894'te Diyarbakır Vilayeti'nin Sasun kazasında Hınçak Cerniyeti üyelerinden ve kumkapı olayının faillerinden Haçin (Saimbeyli)'li Hamparsum Boyacıyan'ın tahrikleri sonucu Ermeniler ile Müslüman halk arasında çatışmalar çıkar. Boyacıyan önce Atina'ya kaçıp sonradan tekrar Türkiye'ye gelmiş, birçok şehirlerde halkı tahrikte bulunmuştur. Onun yaptıklarının çoğu zamanının Ermeni gazetelerinden tercüme edilerek Osmanlı İstihbaratına intikal etmiştir.29 23 Ağustos 1894'te Osmanlı kuvvetleri olayı bastırır. Bu olaya 1. Sasun isyanı denilir .30

Bab-ı Ali Yürüyüşü

30 Eylül 1895'te Hınçak gurubuna mensup kalabalık bir Ermeni topluluğu Kumkapı'daki Ermeni Kilisesi'nde toplanarak Bab-ı Ali'ye yürüyüşe geçerler, kendilerine sadrazama isteklerini yazılı olarak vermeleri haberi gönderilir, yürüyüşten vazgeçmeleri de emrolunur. Lakin yürüyüşçüler kendilerine hükümet emrini getiren subayı şehid ederler. Büyük devletlerin müdahalesi ile II. Abdülhamit olayı yatıştırmak için askeri birlik kullanmaktan vazgeçer, bunun üzerine halk galeyana gelir. İstanbul'da birkaç gün müslümanlar ile Ermeniler arasında kanlı olaylar cereyan eder.31

Zeytun İsyanı

10 Ekim 1895'te Zeytun'un Alabaş köyüne bir tahkikat için giden iki jandarma Ermeniler tarafından bir ağaca bağlanarak yakılır. 24 Ekim'de bir grup ermeni Zeytun'a gelir, plan yaparlar, Türkleri esir alarak öldürürler. Bu olaya ermeni kadınlar bile katılır. Olayın günlüğünü tutan Aghasi adlı Ermeni 20.000 Türkü öldürdüklerini, bunların 13.000'inin asker olduğunu kaydetmiştir.32 İsyanı çıkartanlardan elebaşları yakalanır, lakin yabancı devletlerin (Rus, İtalyan, Fransız ve İngiliz) konsoloslarının (Halep'teki) girişimi ile serbest bırakılır ve Marsilya'ya giderler.

Üçüncü örgüt Daşnaksutyun (Federasyon demek) 1890'da Tiflis'te bazı Ermeni milliyetçiler, Çarlık rejimini devirmeye niyetli sosyalistler, Rus ve Gürcü ihtilalcilerin işbirliği ile kurulmuştur. Yayın organları Droşak (Bayrak)'tır.

Bununla beraber, bu teşekkül İstanbul'da ve Doğu Anadolu'da bazı kesimlerde yayılır, yani niyet ile amel başka başkadır. 26 Ağustos 1896'da İstanbul'da Osmanlı Bankası'nı işgal ederler. Bomba kullanılır, memurlardan ölenler, yaralananlar olur. Baskını yapanlardan üçü olay sırasında ölmüş, altısı yaralanmıştır. Geriye kalanlar Osmanlı Bankası Müdürünün ve Rus Sefaretinin aracılığı ile bir Fransız gemisi ile Marsilya'ya giderler. Lakin halk galeyana gelir, İstanbul'da Ermeniler ve Müslüman halk arasında kanlı olaylar olur.33

OSMANLI'DAN GÜNÜMÜZE ERMENİ SORUNU

1904'te de Sasun'da ikinci bir isyan vukuu bulur. Düzenleyenler yine Daşnaksutyun mensuplarıdır. Bastırılır, fakat Nisan ve Temmuz arasındaki çatışmalarda bin civarında Türk, 19 Ermeni ölmüştür.34

21 Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Sarayı önünde II. Abdülhamit'e yapılan suikast, hükümdarın gelişinden önce patladığından sonuçsuz kalır. Bu olayı da aynı tedhiş örgütü yapmıştır.

Ermeni ihtilal örgütleri mensuplarının İstanbul'da ve Anadolu'nun bazı şehirlerindeki faaliyetleri hakkında Avusturya Arşivlerinde İstanbul'daki temsilcilerinin yolladıkları belgelere rastlanır. Mesela 19 Eylül 1896'da Üsküdar'da bir evde bir Ermeni bomba imalathanesi bulunur.35 24 Eylül1896'da da Galata Ermeni Kilisesi'nde, Beyoğlu'ndaki bir evde bombalar ve bunların yapımına yarayacak malzeme bulunur.36 1 Eylül 1905'te Manisa'da bir evde 34 kilo dinamit bulunur .37

II. Meşrutiyet'in ilanından sonra, Nisan 1909'daki Adana ve çevresindeki olaylar da bunların eseridir. Anayasaya göre, herkesin silah taşıyabileceğinin kabulü, Ermenilerin örgüt mensuplarının teşvik ve çeşitli hile ve yalanları ile silahlanmalarına yol açmış, ardından da Ermeni murahhası Muşeg'in tahrikleri ile Müslüman ve Ermeni halk arasında üç gün süren kanlı olaylar cereyan etmiştir (Nisan 1909). Muşeg olaylar sırasında Mısır'da bulunmaktadır.38

Ermeni ihtilal örgütlerinin aralarındaki yazışmaların Türkçe çevirileri (asılları Ermenice), bu örgütlerin giriştikleri kanlı olaylar Hüseyin Nazım Paşa'nın derlediği Osmanlı istihbarat raporlarından okunabilir.39

Yukarıda kısaca özetlenen olaylar ister istemez günümüzde Türkiye'de bazı benzeri durumları hatırlatıyor. İhtilalci örgüt mensuplarının liderleri ve elebaşıları Batı devletleri tarafından korunmakta, silahlandırılmakta, asıl elebaşları ortada görünmemekte, Adana'da olduğu gibi, olaylar sırasında uzaklarda bulunmaktadırlar. Hepsi Anadolu kökenlidirler, fakat batı şehirlerinde veya Atina'da eğitim görmüşlerdir.

Ermeni İhtilal Örgütlerinin en ziyade faaliyet gösterdiği yıllarda Ermeni nüfus da hep azınlıktadır. Bunlara da birkaç örnek verelim:40


Ermeniler ile Türkler arasındaki kültür ilişkileri çok derindir. Sanat, basın, ticaret alanlarında iki millet içiçedir. Ermeniler o kadar Türk adetlerini tesirinde kalmışlardır ki, 1835'te Osmanlı Devleti'ne gelen ve İstanbul'da, Anadolu'da pek çok incelemelerde de bulunmak fırsatını yakalayan Moltke ''Bu Ermeniler hakikatte Hıristiyan Türklerdir denilebilir'' kanısına varmıştır.41

Yakın tarihi bilmek, bir kısım olayların sebeplerini ve sonuçlarını iyi öğrenmek Türk eğitim sisteminin temel taşı olmalıdır. Yalnız iyi ekonomi bilen, her şeye ekonomi açısından bakan bazı devlet adamları, Amerika'da da öyledir diye, silah edinilmesini serbest bırakmış, bu da yakın zamanların en kanlı olaylarının en önde gelen etkeni olmuştur.

Geçmişte çatışan milletler, çeşitli tahriklerin kurbanı olmuşlardır .Onları bu olaylara itenler de zevk ü safa içerisinde keyif çatmışlardır. Bunun adı milliyetçilik, halka hizmet olarak tanıtılmaya çalışılsa da, hiçbir zaman bu sıfatlara layık değil, tam aksine memleketine ve halkına ihanettir .

Milletler arasındaki bu tür olayları zaman zaman deşmenin faydası emperyalist güçlerin ekmeğine tereyağı sürer. Milletleri kaynaştırmanın yolu aralarındaki kültür ilişkilerini geliştirmek, bunların ön plana çıkmasına hizmet etmektir.



--------------------------------------------------------------------------------
(*) Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi.

(1) Max Freiherr von Oppenheim, Vom Mittelmeer zum persischen Golj durch den Hauriin und die Syrische Wüste, Berlin 1899-1900, 1, s. 330.

(2) Aynı yazar, aynı eser, II, s. 8.

(3) Sven Hedin, Bagdad, Babylon, Ninive, Leipzig 1918, s. 60-63.

(4) Bu hususta bir iki örnek: Cevdet Küçük, Osmanlı diplomasisinde Ermeni meselesinin ortaya çıkışı, İstanbul 1984; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv vesikalarıyla tarihte Ermeni mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976; Erdal İlter, Ermeni ve Rus mezalimi (1914-1916), Ankara 1996.

(5) Hatıra türünden eserlerin bazen ne kadar tek yanlı ve gerçeklerden uzak olduğuna bir çarpıcı örnek: Heath W. Lowry, The Story behind Ambassador Morgenthau's Story, İstanbul 1990, Türkçe çeviri: Belkıs Torfilli büyükelçi Morgenthau'nun öyküsünün perde arkası, İstanbul 1991, her ikisi de İsis yayını.

(6) Hrand D. Andreasyan'ın Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi, XVII. asırda İstanbul (İstanbul 1952, s. 80) adlı eserdeki notları. Andreasyan bu eseri Türkçe'ye çevirmiş, çok zengin ve geniş notlarla yayınlamıştır.

(7) Nejat Göyünç, Osmanlı idaresinde Ermeniler, İstanbul 1983, s. 49.

(8) Benjamin Braude ve Bernard Lewis, Christians and ]ews in the Ottoman Empire, New York -London 1982, I, s. 89-100 de Kevork B. Bardakpan'ın makalesi, alıntı s. 90.

(9) Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Türkçe çeviri: Mehmet Harmancı, İstanbul 1982, 1, s. 95 ve 128.

(10) Kevork B. Bardakpan, a.g.e., s. 91-92.


(11) Louise Nalbandian, The Armenian Revolutionary Movement. The Development of Armenian Political Parties through the Nineteenth Century, University of Califomia Press, Berkeley ve Los Angeles 1963, s. 19.

(12) BOA, Mühimme Defteri, no.5, s. 123.

(13) Erdal İlter, Ermeni Mes'elesi'nin perspektifi ve Zeytun isyanları (1780-1915), 2. baskı, Ankara 1995.

(14) Kemal Beydilli, ''1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşında Doğu Anadolu'dan Rusya'ya göçürülen Ermeniler'', Belgeler , TTK yayını, XIII/17 , 1988, s. 365-434 ve belge fotokopileri.

(15) Julius Lepsius (yayınlayan), Deutschland und Armenien, Potsdam 1919, 5. 59 (38 sayılı belge), s. 65 (46 sayılı belge).

(16) Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmani, IV, 127.

(17) A.H. De Groot, ''Halil Paşa'', Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.S, 5. 324-326.

(18) BOA, TD 998, s. 383.

(19) BOA, Timar Ruznamçe Defteri, s. 427.
(20) Y. ÇARK, Türk Devleti hizmetinde Ermeniler, 1453-1953, İstanbul 1953, s. 47, 65, 75, 88, 129.

(21) Ronald C. Jennings, ''Urban Population in Anatolia in the Sixteenth Century'', ''International Journal of Middle East Studies, sayı 7 (1976); Nejat Cöyünç, “XVI. yüzyılda Güney-Doğu Anadolu'nun ekonomik durumu'', Türkiye İktisat Tarihi Semineri, Yay. Osman Okyar, Ünal Nalbantoğlu, Ankara 1975, s. 74.

(22) Nejat Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, s. 31-35.

(23) Abdülkadir Yuvalı, ''Ermeni isyanlarında Misyoner Okullarının Rolü'', Yakın Tarihimizde Kars ve Doğu Anadolu Sempozyumu, Ankara 1994, s. 206, İngilizce metin: ''The Role of the Missionary Schools in Armenian Rebellions'', Kars and Eastren Anatolia in the Recent History of Turkey, Symposium and the Excavation, Ankara 1994, s.169-182.

(24) Nedim İpek, ''Anadolu'dan Amerika'ya Ermeni göçü'', OTAM, sayı 6 (1995), s. 257-280.

(25) Loise Nalbandian, age., s. 90-95.

(26) Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, Ankara 1994, I-II,120-125

(27) Nejat Göyünç, a.g.e., s. 64.

(28) Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976, 5. 463; L. Nalbandian, a.g.e., s. 118-119; Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983, 5.142-143.

(29) H. Nazım Paşa, a.g.e., s. 3-4.

(30) Esat Uras, a.g.e., 5. 471-472; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv vesikalarıyla Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976, s. 200-205.

(31) M. Hocaoğlu, a.g.e., s. 215-230.

(32) Kamuran Gürün, a.g.e., s.159-160.

(33) E. Uras, a.g.e., s. 509-511; K. Gürün, a.g.e., s.163-166.

(34) K. Gürün, a.g.e., s. 167.

(35) Österreichisches Haus-, Hof-Und Staatsarchiv, Konst. 413.

(36) HH, Gesamt Archiv, Konst. 413, K3.

(37) HH, Gesamtarchiv, 141. Herzfeld'ten Calice'e.

(38) Mehmed Asaf, 1909 Adana Ermeni olayları ve anılarım, sadeleştirerek yayına hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Ankara 1982, Türk Tarih Kurumu yayını; K. Gürün, a.g.e., s.173-176.

(39) Ermeni Olayları Tarihi, I-II.

(40) Stanford J. Shaw, ''Ottoman Population Movements during the Last Years of the Empire, 1885-1914: Some Preliminary Remarks'' , Osmanlı Araştırmaları, I (1980), I, s. 198-202.

(41) Helmuth von Moltke, Briefe über zustande und Begebenheiten in der Türkei aus den Jahren 1835 bis 1839, Berlin 1917, s. 34.; N. Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, s. 50.


































Osmanlı Devletinde Arşivcilik Ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi

I- Türk devletlerinde defter tutma(arşiv) geleneği

Türk idare ve kültür hayatında arşivlerin tarihi, Orta Asya Türklüğü’ne kadar uzanmaktadır. Ortaçağların medeni milletlerinden biri olan Uygur Türkleri(745-840)’nin şehirlerinde; zengin kütüphaneler, resmi daireler, noterler, gümrük teşkilatı, mahkemeler ve resmi yazışmaların saklandığı arşivler vardı. Bu hususun doğruluğu, Uygur-Türk şehirlerinde yapılan kazı ve araştırmalar neticesinde gün ışığına çıkmıştır[1].

Türkler’in İslamiyet’i kabulünden sonra, defter tutma geleneği, yazılı kağıda saygı gösterilmesi inancı ile birleşerek daha da kuvvetlenmiş, devlet işlerine ait yazılı vesikaların tamamı titizlikle muhafaza edilmeye başlanmıştır. Bu tesir, Selçuklular’da ve diğer Müslüman Türk devletlerinde açıkça kendisini göstermiştir[2]. Kaşgar topraklarında devlet kuran Karahanlılar’ın Türkçe yarlığlar, siciller, defterler yazdıkları bilinmektedir. İlk dönemlerde Türkler, defter yerine “koçan, kütük, biti” tabirlerini kullanmışlardır[3].

İlhanlılar’ın önemli idari mekanizmalarından Defterdârî-i Memâlik’in idaresi altında “kanûn-ı vilâyet” denilen bütün vilâyetlere ait defterlerin saklandığı Defterhâne Dairesi bulunmaktaydı. Moğollar’ın hazinede sakladıkları defterlerin yazı ve tespit şeklini Uygur Türkleri’nden öğrendikleri ortaya konulmuştur. Anadolu Selçukluları’nda da zengin kütüphaneler ve resmi yazışmaların saklandığı arşivler bulunduğu bilinmektedir[4]. Anadolu Selçukluları’nda Dîvân-ı A‘lâ adıyla dîvân muamelatına ait kayıtların tutulduğu defterler vardı. Bunlar, Osmanlılar’ın Defterhâne-i Âmire’de muhafaza ettikleri malî ve arazi kayıtlarını ihtiva eden tapu tahrir defterleri cinsinden defterlerdi[5].

II- Osmanlı Devleti’nde arşivcilik

Orta, Yakındoğu, Balkan ve Akdeniz coğrafyasında uzun bir süre devlet olma vasfını devam ettirmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nda daha ilk devirlerden itibaren arşiv fikrinin mevcut olduğu, bu güne kadar muhafaza edilmiş milyonlarca arşiv vesikasının mevcudiyeti ile sabittir[6]. Devlete ait belgelerin bütünü, önem derecesine bakılmaksızın sandık ve torbalar içinde titizlikle muhafaza ediliyordu[7]. Devletin önemli hazinelerinden biri “Maliye Defterleri Hazinesi” ve “Defterhane Hazinesi” idi. Çok değerli kayıtlar ve belgeler bu hazinelerde saklanıyordu. Zaman zaman devlet kayıtlarının iyi korunması için emirler de veriliyor[8], bu kayıtlar yine devlet eli ile tespit edilerek düzenleniyor ve muhafaza altında tutuluyordu[9].

Devletin ilk başkenti olan Bursa’daki arşiv, Timur istilası esnasında yok edilmişti. Dolayısıyla Fatih’e kadar olan döneme ait birkaç ferman, vakfiye, mülkname dışında fazla vesika bulunmamaktadır. İstanbul’un fethinden sonra, ilk defa evrak mahzeni olarak Yedikule’nin kullanıldığı bilinmektedir. Fatih devrinden Kanuni zamanına kadar geçen bir asırlık dönem içinde Osmanlı Arşivi’ne intikal eden belge ve defter azdır. Bu dönem hakkında bilgi alınabilecek arşiv malzemesi birkaç yüz defterden ibarettir.

Kanuni(1520-1566) döneminden günümüze ulaşan defter serilerinden anlaşıldığına göre, Osmanlı bürokrasisi, bugün arşivcilikte kullanılan dosyalama usulüne mukabil, defter usulünü esas kabul etmiştir. Mevcut defterlerden, Divanlar vasıtasıyla alınan kararların Mühimme, Maliye, Ruus, Tahvil, Kayd-ı Divan, gibi defterlere kaydolunduğu anlaşılmaktadır. Ancak alt birimlere ait neticeye takaddüm eden muameleli evrak, müsveddelerine varıncaya kadar aylık torbalara konur, bir yıl içinde biriken evrak bu torbaların üzerine daire adı ve yılı yazılı olduğu halde, çoğu zaman deri kaplı sağlam sandıklara konularak gerektiğinde müracaat edilmek üzere evrak mahzenlerine kaldırılırdı.

Osmanlı Devleti’nde Bâb-ı Âsafi, Bâb-ı Defterî ve Dîvân-ı Hümâyûn adı altında devlet müesseselerinin temelini oluşturan üç önemli kuruluştan biri olan Dîvân-ı Hümâyûn’a ve ordu dîvânlarına ait defterler, Sultan III. Ahmed’den sonra, padişahların tamamen İstanbul’a yerleşmeleriyle daha önce inşa edilmiş olan Topkapı Sarayı’nın bazı bölümlerine taşındı. Yedikule’deki arşivler ise Atmeydanı’na, oradan da Topkapı Sarayı’nın inşasını müteakip, Hazîne-i Âmire ve Enderûn-ı Hümâyûn’a nakledildi[10]. Devletin temel kuruluşlarından Bâb-ı Defterî’ye bağlı Defterhâne Hazinesi ise, Dîvân-ı Hümâyûn toplantılarının düzenli olarak yapıldığı zamanlarda Topkapı Sarayı’nın Kubbealtı Dairesi yanında bulunuyordu. Divan toplantıları önemini kaybedince, bu hazine Topkapı Sarayı’nın birinci kapısındaki Bâb-ı Hümâyûn’un üst kısmına, daha sonra Sultanahmed’de “Saray-ı Atîk” denilen mahzene ve Bâb-ı Âlî’ye yakın Tomruk Dairesi’ne taşındı. Sarayın bir kısım evrakı, Kubbealtı’nın bitişiğinde “Dış Hazine” binasına toplanmıştı. Maliye belgeleri ise, Sultanahmed’de Eski Çadır Mehterleri kışlasında saklanmıştı[11].

Bu durum Dîvân-ı Hümâyûn toplantılarının Bâb-ı Âlî’de yapılmaya başlanması ve orada bir arşiv binası “Mahzen-i Evrâk” inşa edilmesine kadar sürdü. Bu arada Tanzimat öncesi merkezi devlet dairelerinin önemlilerinden olan Bâb-ı Seraskerî arşivinin 1826’dan sonra bu günkü İstanbul Üniversitesi merkez binasında muhafaza edilmeye başlandı. Daha sonra Harbiye Nezareti adını alan bu kuruluşun evrakından çok azı günümüzde Osmanlı Arşivi’ne devredilmiş, esas evrakı ise Genelkurmay arşivlerine nakledilmiştir. Yine önemli devlet dairelerinden Bâb-ı Meşîhat’ın evrakının da bu günkü İstanbul Müftülüğü Şeriyye Sicilleri Arşivi’nde tutulduğu anlaşılmaktadır[12].

Devlet merkezinde arşivleme adına bu işlemler yapılırken, taşrada da beylerbeyi ve kadıların bağlı oldukları arşivcilik talimatları vardı. Belgelerin saklanması ve korunması yönündeki arşivcilik anlayışı, taşrada da geçerli idi. Taşrada bulunan görevlilerin karar ve işlemlerini defterlere kaydetmeleri ve bu defterleri muhafaza etmeleri gerekiyordu. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman devrinde Rumeli beylerbeyi Mehmed Paşa’ya gönderilen 943/1536 tarihli femanda “ bu hükm-i şerifim sûretini defterde kayd eyleyüb, kendüsün dahi ayniyle defter sanduklarında hıfz edüb dâimâ mazmûn-ı şerîf ile amel eyleyesin”. İfadesi ile defter sandıklarından bahsedilmiştir. Bu defterlerin saklandığı beylerbeyi arşivlerinden, Osmanlı arşivlerine vesika intikal etmemiştir. Ancak bazı eski eyalet merkezlerinde hâlâ Osmanlı dönemi vesikalarına rastlanmaktadır. Tabii ki bunların büyük bir kısmı tahrip olmuş, kaybolmuş, çalınmış ya da yangınlar sebebi ile yok olmuşlardır[13].

III- Osmanlı arşivlerinin Türk ve dünya tarihi bakımından önemi

Osmanlı Devleti, 14. asırdan 20. asrın başlarına kadar 600 küsur yıl yaşamış ve Asya, Avrupa ve Afrika’nın önemli bir kısmına yayılmış bir devletti. Bugün onun mirası üzerinde otuzu aşkın devlet hüküm sürmektedir. Bu devletlerin en az 500 yıllık tarihlerinin ana kaynakları Osmanlı Devleti arşivlerinde bulunmaktadır. Bu arşivlerin Akdeniz ve Avrupa ülkeleri tarihi için birinci derecede önemli arşivler olduğu kabul edilmektedir. Bilhassa sosyal, iktisadi, idari, nüfus ve benzeri konulardaki araştırmaların önem kazandığı çağımızda bu arşivler, oldukça zengin tarih kaynaklarını muhafaza etmektedirler. Bu belgelerden Osmanlı Devleti’nin siyasi, iktisadi, içtimai ve benzeri konulardaki portresini çıkarmak mümkündür. Adı geçen bölge ülkelerinden özellikle Ortadoğu Müslüman ülkelerinde ve Balkan devletlerinde Osmanlı dönemine ait vesikalar bulunmakla beraber, bunların asıl kaynakları Osmanlı arşivlerinde bulunmaktadır. Arşiv belgelerinin asıllarına ve yeteri kadarına ulaşmadan kamil bir araştırma yapmak mümkün olmadığından diğer bölgelerdeki Osmanlı dönemine ait belgeler de Türkiye’deki Osmanlı arşivleri ile birlikte ele alındığında daha bir önem kazanmaktadır. Bu bakımdan, Osmanlı arşivlerini incelemeden adı geçen ülkelerdeki devletlerin tarihlerini tam anlamı ile yazabilmek mümkün değildir[14].

Türkiye içindeki Osmanlı arşivleri, muhtelif devlet daireleri, özel kuruluşlar ve az da olsa şahısların elinde bulunmaktadır. Bunlardan bir kaçı daha hacimlidir ve daha önemlidirler. İstanbul Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü Arşivi, İstanbul Deniz Arşivi, Mülga Maarif Nezareti Arşivi, İstanbul Su ve kanalizasyon İdaresi(İSKİ) Arşivi Ankara Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Kuyud-ı Kadime Arşivi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Hazine-i Evrakı, Mülga Maliye Nezareti Arşivi, Osmanlı Askerî Arşivleri, Harp Tarihi Dairesi Arşivi, Mülga Sıhhiye Nezareti Arşivi, İstanbul Belediye Arşivi, İstanbul ve Ankara’da bulunan önemli arşivlerdendir[15]. Adı geçen arşivlerden bir kısmı, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün gayretleriyle son yıllarda İstanbul’daki Başbakanlık Osmanlı Arşivi ya da Ankara’daki Cumhuriyet Arşivi’nde toplanmıştır. Halen bu tür çalışmalar devam etmektedir.


IV- Başbakanlık Osmanlı Arşivi

1- Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin kısa tarihçesi

Daha önce izah edildiği üzere, Osmanlı Devleti’nde arşivcilik hizmeti baştan beri bulunmasına karşılık; modern bir anlayışla yapılmaya başlanan ilk arşivcilik teşebbüsü, Tanzimat’tan sonra 1845’de Sadrazam Mustafa Reşid Paşa ile başlamıştır. Mustafa Reşid Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkez teşkilatına dahil olan üç temel kuruluş yani Bâb-ı Âsafi, Bâb-ı Defterî ve Dîvân-ı Hümâyûn vesikalarını bir araya toplattırarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin esasını oluşturan binanın temelini attı. Bu bina tamamlanması ile Hazine-i Evrak, yani Osmanlı Arşivi modern bir hüviyete kavuşmuş oldu. Osmanlı Devleti’nin inhitatı ile mülga nezaretlere ve muhtelif dairelere ait arşiv vesikaları, Hazine-i Evrâk’a devredilerek buradaki arşiv zenginleştirildi[16]. Bu tarihten sonra arşiv adına oluşan lehte ve aleyhteki gelişmeler, bu günkü Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ve onun bünyesinde faaliyet gösteren Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin temeli ve teşkilatlanması sonucuna götürdü.

Mustafa Reşid Paşa’nın arşiv binasını yaptırmasından sonra Hazine-i Evrâk’ın idaresine ehliyet ve liyakat sahibi bir zat olan Sadaret Mektupçusu Muhsin Efendi tayin edildi. Maiyetine istidatlı memurlar verildi. Kuruluşa verilen öneme binaen buraya “Hazine-i Evrak Nezareti” unvanı verildi. Arşivde yapılacak çalışmaları yapmak üzere “Meclis-i Muvakkat” adı ile bir komisyon kuruldu. Nezaretin ismi ise bir süre sonra müdürlüğe dönüştürüldü[17]. Bu dönemde çeşitli devlet adamlarının desteği ile arşiv fikri daha da gelişti. Ayrıca bazı bölge ve vilayet arşivlerinin kurulması çalışmaları yapıldı. Arşive sığmayan vesikalar, Ayasofya camii mahfillerine ve diğer bazı yerlere konulmaya başlandı[18].

Arşivlerin araştırılması ve organizasyonu için önemli bir teşebbüs de 1911’de Tarih-i Osmanî Encümeni’nin kurulması ile oldu. Encümenin amacı, arşiv belgelerinin tasnifi, araştırılması ve yayınlanması idi. Bu gayretler sonucu arşivcilik adına önemli gelişmeler kaydedildi[19]. Zamanımıza kadar ulaşan değerli makalelerin yazılmasına öncülük eden bu encümenin üyeleri Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası adlı kıymetli tarihi araştırmaların yayınlandığı bir süreli yayını da ilim alemine sunmayı başardılar.

İlk olarak Hazine-i Evrâk adı ile inşa edilen ve teşkilatlanan bu günkü Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve diğer Osmanlı arşivlerine Cumhuriyetin ilk devirlerinde gereken önemin verilmedi. Bu devrede müstakil bir daire olarak hürriyetini korumuş ise de dairede arşiv çalışmaları çok geriledi ve durakladı[20]. Bu durum, 1331 yılında bir kısım Osmanlı arşiv malzemesinin hurda kağıt fiyatına Bulgaristan’a satılmasına kadar sürdü. Felaket denilebilecek bu gelişme üzerine arşivlerin değerini bilen bir gurup aydının basın yayın organlarında yazdıkları yazılar ve yetkililere yaptıkları müracaatlar etkili oldu. Bunlar, konuya gereken değerin verilmesine öncülük yaptılar. Zaman geçtikçe Osmanlı arşivlerinin korunması, araştırılması ve modern bir teşkilat altında çalışmalar yapması fikri gelişme göstererek günümüzdeki sonuca ulaşıldı. Tabii ki Başbakanlık Osmanlı Arşivi bu gelişmelerden payını alan en önemli kuruluşlardan biri oldu[21].

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki en önemli gelişmeler, 1980’lerden sonra zamanın devlet adamlarının konuya gösterdikleri ilgi ile başladı. Bu ilgi ve önem dolayısıyla arşiv, Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük haline getirildi. 1987’den itibaren arşivlerin tasnifi ve araştırıcıya açılmasını sağlamak üzere eleman alımına başlandı. Bundan sonra çalışmalar genişleyerek devam etti. Tasnif çalışmaları sistematik bir şekilde yapılmaya başlandı. Yayın faaliyetleri ve tasnifi yapılan evrakın araştırıcıya açılması işlemleri de hızla devam etti.

2- Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde muhafaza edilen arşiv malzemesi hakkında genel bilgiler

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde muhafaza edilen arşiv malzemesi tamamen Osmanlı İmparatorluğu devrine ait ve hemen hepsi Osmanlıca harfler ile yazılıdır. 19. yüzyılın diplomasi dili olan Fransızca ile Arapça, Farsça ve İngilizce gibi farklı dillerde yazılmış belgelere de rastlanmaktadır. Belgeler, şekil bakımından Osmanlı bürokrasi sistemine göre defter ve evrak olarak iki ana guruba ayrılabilir.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki malzeme, Osmanlı merkez teşkilatının belli başlı müesseselerinden olan Dîvân-ı Hümâyûn, Bâb-ı Âsafî, Bâb-ı Defterî ve benzeri kuruluşlara ait defterler ve vesikalardan başka harita, plan, proje, kroki, albüm, fotoğraf ve gazete koleksiyonları gibi malzemelerden ibarettir. Bu kuruluşların Tanzimat’tan sonra değişime uğraması ile bunların devamı olan Şûrâ-yı Devlet, Hazine-i Hassa, Maliye, Evkâf, Nâfiâ, Ticâret, Orman nezaretleri ve benzeri kuruluşların evrakı da bu arşivde bulunmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nin bir kısmını oluşturan II. Abdülhamid’in Yıldız Arşivi de bu arşivde bulunmaktadır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin sahip olduğu arşiv malzemesini iyi anlayabilmek, muhtevasına ulaşabilmek için; Osmanlı bürokrasi sistemini, devlet teşkilatını, kuruluşlarını, kalemlerini, bunların görev ve işleyişlerini, zaman içinde geçirdikleri aşamaları bilmesi araştırıcının işini kolaylaştırmaktadır. Aksi takdirde belgelere ulaşmak ve nüfuz etmek güçtür[22]. Dolayısıyla araştırılacak konuyla ilgili belgenin nerede, hangi fonda bulunabileceği, ilgili fonun hangi fonlarla ilişkili olduğu, belge ile ilgili hangi prosedürün işlediğinin bilinmesi yararlı olacaktır.

Osmanlı Arşivi’nde tasnifi yapılan defter ve belge serileri, genellikle Osmanlı devlet teşkilatı esas alınmak suretiyle tasnif edilmekle beraber, bu tasniflerin farklı zamanlarda yapılması ve farklı tasnif usullerinin uygulanması aynı kuruluşa ait olan evrakın farklı fonlarda toplanmasına, teşkilat ve bürokrasi sistemine göre tasnif yapılaması esnasında bazı sapmaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur[23]. Ancak tasnif sistemi belli bir sisteme oturtularak çıkabilecek problemleri en aza indirgemek için bu konuda bir talimatname hazırlanmıştır[24].


--------------------------------------------------------------------------------

[1] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi Dairesi Başkanlığı, Yayın Nu: 3, Ankara 1980, s. 11.

[2] Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, Sunuş, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, yayın Nu: 17, Ankara 1994, s. VII.

[3] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın Nu: 5, Ankara 1992, s.15.

[4] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 27.

[5] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal, Ankara 1941, s. 89, 217, 243.

[6] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 28; Jan Rewchman, Ananıasz Zajaczkowski, Osmanlı Türk Diplomatikası El Kitabı(Çev. M. Fethi Atay), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, yayın Nu: 10, İstanbul 1993, Sunuş, s. VI.

[7] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, Ankara 1948, s. 76-78.

[8] Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, İstanbul 1979, s. 1’den naklen, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defteri, nr. 183, s. 4, hüküm. 11; Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 20.

[9] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 28.

[10] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 17.

[11] Cevdet Türkay, “ Osmanlı İmparatorluğunda Arşiv”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, c.II, sy. 7, Nisan 1968, s. 44-47; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, s. 17, 19.

[12] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 17, 24, 25.

[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 19.


[14] Bulgaristandaki Osmanlı Evrakı, Sunuş, s. VII; Cahit Baltacı, İslâm Paleografyası (Diplomatik-Arşivcilik), İstanbul 1989, s. 3;

[15] Cahit Baltacı, İslâm Paleografyası (Diplomatik-Arşivcilik), s. 47-70; Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 140-160.

[16] İsmet Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 29, 30; Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 1, 2.

[17] Salahaddin Elker, “ Mustafa Reşid Paşa ve Türk Arşivciliği” IV. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri, Ankara 1952, s. 183,184; Başbakanlık Arşivi Rehberi, s. 27.

[18] Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 2.

[19] Abdurrahman Şeref, “Evrâk-ı Âtika ve Vesâiki Tarihiyemiz” Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, I. Cüz, (Nisan 1326), s. 9-19; Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 3.

[20] Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, Sunuş, s. VIII-IX; İsmat Binark, Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri, s. 34.

[21] Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, Sunuş, s. X, XX.

[22] Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Kılavuzu, s. 5.

[23] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, s. 443-468.

[24] Bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tasnif Talimatnamesi, (Haz. Heyet), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın Nu. 8, Ankara 1992.
















Osmanlı Devletinde Sosyal Tabakalaşma Osmanlı Devleti'nde batılı anlamda sosyal tabakalaşmadan ve sosyal sınıflardan söz edilebilir mi?

İnsanların biyolojik olduğu kadar, sosyal bakımdan da yani ihtiyaçları, gelirleri, yaşayışları, giyinişleri, çalışma ve istirahat saatleri, örf ve adetleri vb. açılardan da birbirlerinden farklı yönleri bulunmaktadır. Dolayısıyla tarihin bütün devirlerinde insanlar arasında tabakalaşmanın varlığı bilinmektedir

Sosyal tabakalaşma terimi belirli bir nüfusun hiyerarşik olarak sosyal manada üst üste gelen sınıflar halinde farklılaşması ve genel olarak otorite, prestij, statü ve güç gibi çeşitli değişkenlere göre nüfusun farklılaşmasının hiyerarşik sıralanması anlamında kullanılmaktadır. Tarih boyunca görülen sosyal tabakalaşma çeşitleri şu başlıklar altında toplanabilir; 1) İlkel toplumlarda görülen yaygın köleliğin doğurduğu tabakalaşma. 2) Ortaçağ Avrupa’sında geniş toprak mülkiyetine dayanan feodal sistem. 3) Kast sistemi. 4) Statü tabakalaşmasının doğurduğu sosyal sınıflar.

Sosyal sınıf kavramı ise, sosyal tabakalaşma kavramı ile iç içe bir kavramdır. Sosyal sınıfların olduğu yerde bir sosyal tabakalaşmadan, sosyal tabakalaşmanın olduğu yerde ise sosyal sınıfların varlığından söz edilir. Tarihin kaydettiği bütün toplumlarda sosyal sınıfların varlığı bilinmektedir. Sosyal sınıflar hiç bir zaman ortadan kalkmamakta, karakter değiştirerek devam etmektedir. Sosyal sınıfların önem kazanması çağdaş sanayi toplumlarıyla mümkün olmuş, modern toplumlarda ise sosyal farklılaşma ve politik hiyerarşi artmıştır.

Osmanlı Devleti’nde batılı anlamda sosyal tabakalaşma ve sosyal sınıflar oluşmamıştır. Pek çok tarihçi ve sosyolog bu konuda fikir birliği içerisindedir. Batıda görülen serf-senyör, proleterya-burjuvazi şeklinde bir tabakalaşma Osmanlı toplumu içinde vücut bulmamıştır. Mevcut durumu ne bir sınıf sistemi, ne bir kast ne de feodal sistem olarak tanımlamak mümkün değildir.

Batıda oluşan sosyal tabakalaşma ve sosyal sınıfların benzer şekilde Osmanlı Devleti’nde gelişememesinin nedeni, İslâmi toplum ve mülkiyet anlayışıdır. Türk-İslâm değer hükümleri toplumda tabakalaşmayı şekillendirmiştir. İstismarı önleyici, iddiharı yasaklayıcı, diğergam ve dayanışmacı prensipler ve sermayenin belirli ellerde toplanmasını engelleyen ilke ve uygulamalar farklı bir tabakalaşmaya neden olmuştur. İslâmi anlayış toplumda yönetici olanları yönettiklerinden sorumlu tutmuş, bu nedenle yönetici-yöneten arasındaki ilişki bir tahakküm değil bir sorumluluk ilişkisi şeklini almıştır. Yönetimin en başındaki sultan “uyruklarının babası” olma gibi bir telakkiden çok “tebaanın refahlarından şahsen sorumlu olduğu” kanaatını taşımış ve tebaasını kendisine “Cenab-ı Hakkın bir vediası” yani emaneti olarak değerlendirmiştir.

Osmanlı Devleti’nde sınıf anlayışının batıda görülen anlayıştan farklı olması nedeniyle bir asiller sınıfı ve aristokratlar doğmamıştır. Devlet kapitalistleşmeye karşı olduğu gibi, tahakküme dayalı sınıflaşmaya da karşı idi. Zaten toplumda sosyal ilişkileri düzenleyen prensipler sınıfçı eğilimleri zayıflatıyor, farklı meslek ve statü sahiplerini birbirine bağlıyordu. Daha sonra farklı meslek ve statü sahipleri devlete bağlanıyordu. Bu özellikleri gösteren Osmanlı sisteminde batıda görülen keskin sınıf ayrımları görülmemiştir. Osmanlı yazarları da sosyal grupların dünya işlerinde birbirlerinden üstün olmadıklarını, toplumda iş bölümünü oluşturan bu grupların zirai üreticiler, ticâret ve sanat ehli, âlimler ve askerlerden oluştuğu ve bu grupları yönetenlerin tercih ve tafdili için bir sebeb olmadığını belirtirler.

Toprak mülkiyetini devletin uhdesine alması, yukarda belirttiğimiz gibi sermayenin belirli ellerde toplanmasını engelleyen ilke ve asalete dayanan eski Türk aşiret anlayışına son verilmesi Osmanlıda batı türü sınıflaşmayı engelleyen en önemli âmil olmuştur. Böylece siyasi iktidarı etkileyebilecek toprak asilleri ve büyük sermaye sahipleri gibi güçlerin oluşması engellenmiştir.

Osmanlıda sosyal tabakalaşmayı belirleyen önemli bir ayrım, yöneten-yönetilen ayrımıdır. Yönetenler askerî, yönetilenler re’âyâdır. Bu ayrımda mali kaygılar yatmaktadır. Dinî ayrım; müslim-gayr-ı müslim şeklindedir. Hukukî ayrım; hür-köle ayrımıdır. Ayrıca XVII. yüzyıldan itibaren âyan denilen yeni bir sosyal tabaka daha belirmiştir.

Bu tür çoklu bir ayrımın dışında toplumu iki ana sınıfa ayırarak değerlendiren İnalcık'a göre; “Osmanlı toplumu iki ana sınıfa ayrılıyordu. Askerî denen ilki, saltanat beratı ile padişahın dinsel yetki ya da yürütme yetkisi tanıdığı kimseleri, yani saray memurları, mülki memurlar ve ulemayı içine alıyordu. İkincisi, re’âyâ olup, vergi veren, fakat hükümete katılmayan bütün Müslüman ve Müslüman olmayan uyrukları içine alıyordu Uyruklarını askerilerden uzak tutmak devletin temel bir kuralıydı. Yalnızca sınırlarda fiilen savaşçılık eden ve medresede düzenli bir eğitimden geçerek ulema zümresine girenler padişahın beratını alıp askeri sınıfın üyeleri olabilirlerdi”.

Konuyu toprak mülkiyeti açısından değerlendiren Mustafa Akdağ, Osmanlı Devleti’nde toprak mülkiyetinin devletin elinde bulundurulması sonucu sosyal tabakalaşmanın devletin öngördüğü biçimde şekillendiğini belirtir. Osmanlı toprak düzeninin esasını oluşturan “mîrî arazi rejimi“; fethedilen yerlerin (ziraata elverişli alanların) özel mülkiyet dışı tutularak kamu malı sayılıp devletin elinde bırakılması idi. Diğer tabii kaynaklar da aynı doğrultuda kamulaştırılarak devletin kontrolüne bırakılmıştı. XVI. yüzyılın sonlarına kadar yaşatılan bu kamulaştırma prensibinin bir neticesi olarak, devlet toplumun gidişatına göre şekilleneceği yerde, toplum devletin elinde yoğrulmuş, dolayısıyla sosyal tabakalaşma da bu siyasi tercih çerçevesinde biçimlenmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti’nde toplumun “sınıfsal ayrışımını” meydana getiren devletin kendisi olmuştur. Bu sebeple, Osmanlı toplumundaki oluşuma sosyal değil, fonksiyonel oluşum; böyle bir oluşum içinde şekillenen sınıflar da sosyal sınıflar değil, fonksiyonel sınıflar denmesi daha doğru olacaktır. Osmanlı toplumunda ortaya çıkan bu oluşum “ne Doğuda, ne de Batıda hiç örneği bulunmayan” bir hususiyet taşır.

XVI. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı devlet ve toplum yapısı incelendiğinde bütün toplum fertlerinin başlıca şu üç kategoriye ayrıldığı görülür; 1- Askeri Sınıfı, 2- Şehirli Sınıfı, 3- Köylüler (çiftçi ra’iyyet sınıfı). Burada her ne kadar fertleri üç ayrı kategoride ele alarak ayrı ayrı incelemek mümkün ise de askeri sınıfın dışında kalan kesim “ra’iyyet” olarak mütalaa edilmektedir. Bu nedenle bütün devlet teşkilâtında ve kanun metinlerinde bu esasa göre hareket edilerek düzenlemeler ona göre yapılmıştır. Böyle bir ayırım eski İslâm ve Türk Devletlerinde “erbâb-ı seyf“ ve “erbâb-ı kalem“ şeklinde görülmekte idi. Erbab-ı seyf ve erbâb-ı kalem, Osmanlıda askeri sınıf kavramı içine dahil edilmektedir. Tarihçi Cengiz Orhonlu ise Osmanlı cemiyetini üç unsura ayırır: 1) Ulema, esnaf, ümera gibi çeşitli grubları içine alan eşraf. 2) Köylüler. 3) Ehl-i örf denen memurlar.

Sosyologlar ise yükselme döneminde toplumu oluşturan fertleri üç tabaka halinde incelemişlerdir. Yukarı tabakada merkezî otoriteyi temsil eden siyasi iktidar sahipleri, ordu ileri gelenleri, has ve tımar sahipleri, âyan, eşraf ve mahalli beyler, orta tabakada; ticari ve sınayi kesim, alt tabakada; re’âyâ (halk) bulunmaktadır.

Re’âyâ veya ra’iyyet, devlete vergi vermekle yükümlü geniş bir kitleyi oluşturmaktadır. Askeri sınıf kavramı ise, fiilen askerlik anlamından öte, daha kapsamlı olarak bütün kamu hizmetlerini deruhde edenleri içine almaktaydı. Padişahın verdiği özel bir beratla herhangi bir devlet hizmetine tayin edilen ve böylece belirli vergi yükümlülüklerinden muafiyetle ehl-i berat olanlar asker statüsünü kazanmakta idiler. Herhangi bir hizmet karşılığı beklenmeden vergilerin bir kısmından veya bütününden muaf olan tekke şeyhleri, peygamber evladından olduklarına dair berat almış bulunan sâdât kesimi de askeri sayılmakta idiler. Kadılar, müderrisler, yüksek medreselerdeki talebeler ve mezunları (danişmend ve mülâzımler) gibi ilmiye mensubu kişiler berat ve vazife almadıkları zaman bile askeri sıfatını haiz idiler.

Geniş bir kitleyi muhtevi askeri sınıf kavramı içinde mütalaa edilen grublar birbirlerinden çok farklı sosyal statü ve mevki sahibi kişilerden, “hem sosyal hiyerarşinin tepesinde bulunan padişahı hem de ücretini bir vakıftan alan bir cami ferraşı”ndan teşekkül ediyordu.

Böylece teşekkül eden bu geniş sınıfın bilhassa vergi konusunda re’âyâdan farklı olarak birçok imtiyazları vardı. Re’âyânın ödemek zorunda olduğu ra’iyyet rüsumu ve diğer vergilerden muaf idiler ve bu muafiyet Osmanlı idari teşkilâtı içerisinde askeriyi re’âyâdan ayırdeden belli başlı bir vasıf sayılıyordu. Askerî kesimin vergiden muaf tutulmaları ve kazasker mahkemesinde yargılanma gibi bir takım ayrıcalıkları bu kesimin sosyal hayatta itibarlarını yükseltmiştir[1].



[1] BA, Mühimme Defteri, nr. 227, sh. 120; nr. 78, sh. 897; Ta‘limat-ı Şehid Ali Paşa, (neşr. Mehmed Galib), TOEM , cüz 3, sene I, İstanbul, 1328/ 1910; Âlî, Mevaidü'n-Nefâis Fi Kavâidi'l-Mecâlis, (Mehmed Şeker neşri), sh. 290-291; Akgündüz; Osmanlı Kanunnâmeleri, c 3, sh. 143; Mumcu, Ahmed, Osmanlı Devleti’nde Siyâseten Katl, Ankara 1963, sh. 70; Tabakoğlu, Ahmed; Türk İktisat Tarihi , 2. Bask, İstanbul 1994, sh. 138-144, 148; Bilgiseven, Âmiran Kurtkan, Genel Sosyoloji , 4. Baskı, İstanbul 1986, sh. 142, 145; Malî Sosyoloji, İstanbul, 1968, sh. 96, 107-116; Rodinson, Maxime, “İslâm Dünyasında İktisat Tarihi ve Sosyal Sınıfların Tarihi”, Belleten, c. LIII, sayı 207-208(1989), sh. 883-901; Yediyıldız, Bahaeddin, “Türk Vakıf Kurucularının Sosyal Tabakalaşmadaki Yeri 1700-1800”, Osmanlı Araştırmaları II, İstanbul 1982, sh. 147, 151; Orhonlu, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğunda Derbend Teşkilatı, İstanbul 1967, sh. 32-33; Cin-Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi I-II, Konya 1989, cilt 1, sh. 201; İnalcık, Halil, “The Nature of Traditional Society, Turkey”, Robert Ward ve Dankwart Rustow, ed., Political Modernization in Japan and Turkey, Princeton, 1964, sh. 44'den nakleden Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, Ankara 1969, sh. 85, 86, 87; İnalcık, Halil, “XV. Asır Türkiye İktisadi ve İctimaî Tarihi Kaynakları”, İÜ. İktisat Fakültesi Mecmuası, c. XV/1-4, sh. 53; İnalcık, Halil, “Osmanlılar’da Raiyyet Rüsûmu”, Belleten, c. XXIII (1959) sh. 595, 596; Sahillioğlu, Halil, “Askerî”, DİA, c. 3, sh. 488; Yüksel, Hasan, “Vakfiyelere Göre Osmanlı Toplumunda Aile”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi I-III , Ankara 1992, c. II, sh. 486; Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. 3, sh. 14; Eröz, Mehmed, İktisat Sosyolojisine Başlangıç, 3. Baskı, İstanbul 1982, sh. 87; Akdağ, Türkiyenin İktisadi ve İçtimai Tarihi c. II, sh. 113, 114, 268, 290, 291; Erkal, Mustafa, Sosyoloji (Toplumbilimi), 3. Baskı (İstanbul 1987), sh. 179, 182,185,186, 198, 199; Fındıkoğlu, Z. Fahri , Sosyalizm I-II , İstanbul 1952, c. 1, sh. 156.

Osmanlı Devletinde İçki Yasağı - 1
Osmanlı Devletinde İçki Yasağı ve II. Bâyezid'in İçkiyi Yasaklayan Bir Fermanı
Prof .Dr. Ahmed Akgündüz
I- Çarpıtılan Hakikatler

Günümüzde, Osmanlı Devletine cephe alan belli mihrâklar ve karanlık güçler, iki kol halinde, en uzun ömürlü İslâm Devleti olan şanlı devlete hücum etmektedirler:

Birinci kol, İslâm'a düşmanlıklarını açıkdan ortaya koyamayan ve bunu Osmanlı düşmanlığı adı altında yürüten din ve tarih düşmanlarıdır. Bunlar, kusurlarıyla birlikte, İslâmı, hayatın bütün safhalarında yaşayan ve yaşatmaya çalışan Osmanlı Devleti'ni tenkid etmekle, açıkdan yapamadıkları İslâm düşmanlığını da böylece yapmış oluyorlar. Bu grubun başını, aslen gayr-ı müslim olan azınlık mensuplarının veya bir kısım dönmelerin çekmesi çok dikkat çekicidir.

İkinci kol ise, altıyüz sene, İslâm'ı neşretme hizmetinde Osmanlı Devleti'ne ayak bağı olmuş olan, İslâm'ı kendi sâfiyetinden çıkarmaya çalışan bir devletin fikir propogandalarına kanan ve tarihimizi tam bilmeyen saf müslümanlardır. Her iki kolun da ellerinde koz olarak kullandıkları en önemli mevzûlardan biri, Osmanlı padişahlarının ve Osmanlı Devleti'nin, İslâm dininin, içki yasağı ile alâkalı hükümlerini hiçe saymaları ve aşırı bir içki müptelâsı olmaları şeklindeki iddiadır. İşte yazımızın mevzuunu, bu iddianın aslını ortaya koyacak olan bazı belgeler teşkil edecektir. Asıl belgelere geçmeden önce şu hakikatların bilinmesi icabeder:

1) Osmanlı Devletini teşkil eden fertler ma'sum değildir. İçlerinde Fâtih ve II. Abdülhamid gibi “veliyyullah” denilen fertler bulunduğu gibi, içki ve benzeri günahları irtikâb eden şahıslar da bulunabilir. Nazarî plânda İslâm'ın bütün düsturlarının kabul edilerek tatbik edildiği bir vâkı'adır. Ancak tatbikatta bu esaslara muhâlefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı'adır. Her ikisini de inkâr etmek mümkün değildir.

Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti'nin de hasenâtı vardır, seyyiâtı da vardır. Ancak 600 sene boyunca hasenâtının seyyiâtına ağır bastığı bir gerçekdir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre içinde İslâm'ın bayraktarlığı ünvanını onlara ihsân etmiştir. Seyyiâtı hasenâtına ağır basınca da, bu şerefli ünvan yine kaderin hükmiyle ellerinden alınmıştır. En kötü zamanlarında bile, değil içki gibi İslâm'ın açık bir hükmüne, içtihadî meselelerde dahi şer'î hükümlere ri'ayet etmek için elden gelen gayreti gösterdiklerini, sayıları milyonları bulan arşiv belgeleri isbat yetmektedir.

2) Maalesef, Osmanlı tarihi ve edebiyatında geçen bazı tabirler, Osmanlı Devleti'nde içkinin tamamen serbest olduğu mâ'nâsına gelecek şekilde te'vil ve izah edilmek istenmektedir. Bu tâbirlerden bazılarına dikkat çekmek istiyoruz.

“Îş ü işret”, bunların başında gelmekte ve tarihlerdeki “padişah, îş ü işreti severdi” tarzında geçen ifa-deler, içki ve sefahet hayatı yaşardı şeklinde yorumlanmaktadır. Halbuki bu ifadenin asıl mânâsı, îş=yaşama, işret=keyifli hayat demektir. Yaşamanın tadını çıkarma ve keyifli hayat, meşrû dairede olduğu gibi, gayr-i meşrû dairede de olabilir. O halde, bu tâbirleri, başka karîne olmadan gayr-i meşrû hayat diye izah etmek, peşin fikirlilik olur. Ancak Yıldırım Bâyezid gibi bazı devlet adamlarının içki içtiğine açık delil varsa, bunu başka mânâlara çekmeye çalışmak da doğru olmaz.

“Sâkî” de bu kelimelerdendir. Kelime mânâsı, keyif meclislerinde kadehle içilecek şeyleri takdim eden şahsa denir. Ancak, mevlidde şerbet dağıtana sâkî dendiği gibi, meyhânede şarap dağıtana da aynı ad verilir. Sâkî kelimesini, her yerde, içki kadehini dağıtan diye açıklamak, elbetteki peşin fikirliliktir. Osmanlı Sarayında sâkîler elbette vardır. Ancak bunların, içki kadehlerini dağıtan ve dolduran kişiler olduklarını, serbestçe içki dağıttıklarını ve bunun açık bir şekilde yapıldığını söylemek insafsızlık olur.

“Şarap” kelimesi de öyledir. Aslında her çeşit içki demek olan bu kelime, günümüzde haram olan ve Arapça'da “hamr” kelimesiyle ifade edilen içki karşılığında kullanılmaktadır. Halbuki Osmanlı döneminde, şerbet ve su da dahil olmak üzere bütün içilecek şeylere yani bugünkü karşılığıyla meşrubâta da “şarap” dendiği bir vâkı'adır. İslâm hukukunun yasakladığı sarhoşluk verici içkileri içenlere, hadd-i şirb denilen şer'î cezayı uygulayan devlet adamlarının kendilerinin, gizli demiyoruz, ama açıkça bu fiili işlemeleri mümkün değildir.

3) Türkler müslüman olduktan hemen sonra, İslâm'a muhâlif olan bütün âdetlerini de kâideten ve nazarî olarak tamamen terketmişlerdir. İslâm'ın te'siri altında ve ilk müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar devrinde (X. asır) kaleme alınan Kutadgu Bilig'deki şu cümleler, bunun en bâriz misâlidir:

“Bey içki içmemeli ve fesatlık yapmamalıdır; bu iki hareket yüzünden, sonunda ikbâl elden gider. Dünya beyleri şarabın tadına ulaşırlarsa, memleketin ve halkın bundan çekeceği zahmet çok acı olur. Bey içki içer ve oyunla vakit geçirirse, memleket işini düşünmeğe ne zaman fırsat bulur?”[1].

Daha sonraki müslüman Türk devletlerinin içki hakkındaki tutumlarını ise, kendilerine resmî hukuk kodu olarak kabul ettikleri fıkıh kitaplarındaki şer'î hükümler ortaya koymaktadır.

II- Osmanlı Hukukunda İçki Yasağı ve Müeyyideleri

Osmanlı hukukçuları, içki hakkındaki hükümlerde İslâm hukukçularının kabul ettikleri esasları aynen benimsemişlerdir. Bütün İslâm hukukçuları ise, başta şarap (hamr) olmak üzere, sarhoşluk verici içkilerin azının ve çoğunun haram, yani kesin olarak dinen yasak olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak İslâm'ın tesbit ettiği ve had denilen cezayı gerektirecek içki içme suçunun târifinde farklı görüşler ortaya çıkmıştır. İmam-ı A'zam Ebu Hanife'ye göre, az veya çok şarap (hamr) içmek yahut sarhoş edecek kadar diğer içkileri kullanmak, had cezasını gerektiren bir suçtur. Diğer İslâm hukukçuları ise, her çeşit içkiyi, az veya çok içmenin had cezasını gerektiren bir suç olacağını açıklamışlardır. Osmanlı Devlet'inde tercih edilen birinci görüşe göre had cezasını gerektiren içki içme suçunun (ki buna şirb denmektedir) iki unsuru vardır:

Birincisi, az da olsa şarap içmek veya diğer içkileri içerek sarhoş olmaktır. Yani bütün içkilerin haram olduğunda ittifak etmekle beraber, had cezasını gerektirecek suçun teşekkülünde küçük bir görüş ayrılığı vardır.

İkincisi, cezâi kasıd ve irâdedir. Zorla içirilen içkiler, had cezasını gerektirmez. Bu unsurlardan biri eksik olduğunda, had cezası tatbik edilmez; ancak devletin tesbit ettiği ta'zir cezaları uygulanır. Had cezası ise (ki buna hadd-i şirb denir), eksik ve fazla olmadan içki içene sopa ile seksen kırbaç vurmaktır[2].

Osmanlı Devleti'nin son on yılına kadar, bütün müslüman Türk Devletlerinde, İslâm'ın içki için tesbit ettiği had cezası (hadd-i şirb) aynen tatbik edilmiştir. Bunu şer'iye sicillerinde görmek mümkün olduğu gibi Osmanlı Kanunnâmelerinde de görmek mümkündür. Osmanlı Devletinde konuyla ilgili şer’î hükümler, Avrupalı bir hukukçunun diliyle “1810 tarihine gelinceye kadar, mer’î olmuşdur. Gerçi bu hükümler, tatbikatta tam icra olunmadığı da söylenebilirse de, nazariyâtta kuvvetine riâyet olunmuştur”[3]. Araştırmalar, Osmanlı Devletinin son on yılına kadar bu tatbikatın devam ettiğini göstermektedir. Ancak Osmanlı Devletinin son yıllarında kabul edilen Men’-i Müskirât Kanunu, içki içenlere verilen cezaları, alternatifli olarak düzenlemiş ve bunlardan birini de hadd-i şer’î olarak zikretmiştir. Bu kanun, devletin içinde ve dışında çok büyük tartışmalara yol açmıştır[4].

[1] Yusuf Has Hâcip, Kutadgu Bilik, 157-158 (Reşit Rahmeti Arat Yayını)
[2] Kur’an, Maide, 90; Molla Hüsrev, Dürer ve Gurer, II/69- 70; Udeh Et-Teşrî’ül-Cinaî, II/496 vd.
[3] BOA, YEE, 14-1540, sh. 53-54-54.
[4] Cin/Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, I/ 267 – 68.


Osmanlı Devletinde İçki Yasağı - 2
III- II. Bâyezid'in İçkiyi Yasaklayan Bir Fermanı

Osmanlı padişahları, çok az istisnalar dışında, hem fiilen ve hem de kavlen İslâm'ın getirdiği içki yasağına uymuşlar ve bu yasağa uyulması için gerekli hukukî tedbirleri almışlardır. Bunlardan II. Bayezid'e ait olan bir fermanın, önce sadeleştirilmiş metnini, sonra asıl metnini ve orijinalini, sizlere takdim ederek, meseleyi bütün yönleriyle vuzûha kavuşturmak istiyoruz:

Fermanın Sadeleştirilmiş Metni:

“Değerli Bursa Sancak Beği Muhammed ve Bu Sancağa Bağlı Kâdîler:

Fermanım size ulaşınca bilesiniz ki:

1. Dergâhıma arz olundu ki, sancağınıza bağlı şehir, kasaba ve köylerde, düğünlerde, toplantılarda ve benzeri yerlerde, açıkca şarap içildiği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü rezalet ve sefahetin irtikâb edildiği görülmüştür. Ayrıca İslâm'ın şeâirine ri'âyet edilmeyerek fâsıkların bu gibi gayr-i meşrû fiilerinden, bütün müslümanların ve özellikle de âlimler ve sâlihlerin rahatsız olduğu bildirilmiştir.

2. Durum böyle ise, emr-i bil-ma’rûf nehy-i anil-münker vazifesi boynumuzun borcu olması hasebiyle, bu gayr-i meşrû fiilerin yasaklanması için, görevli olarak Hamza’yı gönderdim ve aşağıdaki ta’limâtı verdim:

3. Emrim size ulaşınca, bu konuda tam ihtimam gösteresiniz. Sen ki, sancak beğisin, kâdîlarsınız. Bizzat bu işin üzerinde durub kazanızdaki halka, şehirlerde, köylerde ve kasabalarda, tekrar te'yîd ve tehdît ile yasak edesiniz.

4. Bundan sonra hiç bir yerde, fâsıklar toplanıp açıkca günâh işlemeyeler ve İslâm'ın şe'airine gereği gibi ri'âyet edeler.

5. Bütün bu yasaklara rağmen dinlemeyip, düğünlerde ve toplantılarda, açıkça içki içen ve gayr-ı meşrû fiiller işleyenlerin, toplantılarını bozup dağıtasınız ve kendilerini de tutuklayasınız. Had cezası gerekenlere şer'î had cezasını tatbik edesiniz ve ta'zir cezası gerekenlere de gereken cezayı verip, yerine göre teşhir edesiniz, hapse atasınız. Kısaca haklarından gelesiniz ve daima bu emrime ri'âyet edesiniz.

6. Buna rağmen uslanmayıp inad eden ve anarşi çıkaranları, isim isim yazarak dergâhıma arz edesiniz. Onlar hakkında hüküm nasıl sâdır olursa, gereğini yapalım.

7. Sen ki, sancak beğisin, bu hususu görüp gözetip emrime aykırı hareket edenleri, kâdî kararıyla hakkından gelip, şer’î hükümleri ve emirlerimi icrâ edesin.

8. Bu memleketlerin subaşıları (emniyet âmirleri) ve yardımcıları da, bu konuda, kadîlara yardımcı olalar. Gayr-ı meşrû fiillerin kaldırılması hususunda kadıların yanında yer alalar ve kimseye düğünlerde ve toplantılarda, İslâm’ın emirlerine aykırı iş ettirmeyeler. Edenleri mahkemeye sevkedip, şer’î yargılama neticesinde haklarından geleler.

9. Siz ki, kâdîlarsınız, her biriniz, bu fermanımın bir örneğini şer'iye sicillerine kaydedesiniz ve daima icrâ edesiniz. Bu konuda ihmal ve müsamaha göstermeyesiniz. İhmal ve müsamaha ettiğiniz duyulursa, sadece görevinizden azledilmekle kalmazsınız, büyük cezalara çarptırılırsınız. Bu yazılı emrimin, size ulaştığını, görevli memurum ile bana bildiresiniz.

Şöyle bilesiniz ve alâmet-i şerife itimat edesiniz”.


İçki Yasaknâmesinin Metni


“Eşref'ül-Ümerâ'il-kirâm efham'ül-küberâ'il-fihâm zülkadri ve'l-ihtirâm el-mü’eyyed bi te'yîdât'il-Melik'il-Allâm Hüdâvendigâr Sancağı beği Muhammed -zîde kadruhû- ve mefâhir'ü kudât'il-müslimin ma'âdin'ül-fadli ve'l-yakîn vereset'ül-enbiyâ'i ve'l-mürselîn mezkûr sancak kadıları-zîdet fedâiluhum-tevkî-i refî-i hümâyûn vâsıl olıcak ma'lûm ola ki;

1. El-hâletü hâzihî Dergâhıma arz olundu ki, ol vilâyetlerde şehirlerde ve kurâda ve kasabâtda, velîmelerde ve cem'iyyetlerde alâniyeten şirb-i hamr ve tenâvül-i müskirât ve envâ’-ı fesâdat ve şenâ'ât olunub mecâlisde envâ-ı melâhîye ve ma'âsîye ve menâhîye irtikâb olunub şe'âir-i İslâm'a ri'âyet olunmayub fesekanın bu misillû kabâyihinden ve şenâyi'inden müslümanlar hususan ulemâ ve sulehâ ziyâde müte'ellim ve müte'essir olub bî huzur olur imiş.

2. Eyle olsa, emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i anil-münker cümle-i vâcibâtdan olduğu sebebden bu münkerâtın nehyi içün dârende-i fermân-ı âlî-şân kulum ulûfeci Hamza ile size hükm-i hümâyûn gönderüb buyurdum ki;

3. Varub vusûl bulıcak bu bâbda tamam ihtimâm edüb sen ki, Sancak beğisin, kudâta gereği gibi mu'âvenat ve muzâheret edüb ve siz ki, kadılarsız, kendü nefisleriyle mübâşir olub her birinüz taht-ı kazânız halkına şehirlerde ve karyelerde ve kasabalarda gereği gibi te'kîdât ve tehdîdât ile yasak edesiz ki, min ba'd bunların hiç birinde feseka cem' olub alâniyeten fısk u fücûr eylemeyüb lehivle ma'âsîye irtikâb ve menâhîye mübâşeret edüb şe'âir-i İslâm'ı kemâ yenbeğî ri'âyet edeler.

4. Ba'det-te'kîd vet-tehdîd eslemeyüb velîmelerde ve sâir cem'iyyetlerde feseka ve fecere cem' olub şirb-i müskirât ve ızhâr-ı fesâdât lehivle münkerât irtikâb ederlerse, anların cem'iyyetlerin bozub ve dağıdub ve kendülerin dutub getürdüb had lâzım olanları tahdîd ve ta'zir lâzım olanları ta'zir ve teşhîr ve te'dîb ve habs-i medîd eyleyüb müntehî haklarından gelesiz ve dâimâ bu emr-i şerifi icrâ ve ri'âyet edesiz.

5. Ve şunlar ki, eslemeyüb ziyâde muhâlefet ve inâd ve temerrüd ve fesâd edeler, anları ad ile yazub bâb-ı felek-âşiyânıma arz edesiz. Anların bâbında fermân-ı kazâ-cereyân ne vechile sâdır olursa, ana göre âmil olub emr-i münîfi yerine koyasız.

6. Ve sen ki, sancak beğisin, sen dahi dâimâ bu hususı görüb ve gözedüb emrime muhâlefet edenleri kudât ma'rifetleriyle sekidüb hükm-i şer'-i şerife ri'âyet ve emr-i hümâyûnumı icrâ ve ikâme edesiz.

7. Ve ol vilâyetlerin subaşıları ve yerlerine duran âdemîleri dahi bu bâbda kudâta mu'în ve zahîr olub bu misillû füsûkun ve fücûrun def'inde ve ref'inde kudâtla bile mübâşir olub kimesneye velîmelerde ve cem'iyyetlerde fısk u fücûr etdürmeyeler; edenleri mecâlis-i kudâta getürüb anlar dahî şer'le vücûh-ı mezkûrelerin haklarından geleler.

8. Ve siz ki, kâdîlersiz, her birinüz bu hükm-i hümâyûnun sûretini sicillâtınıza kayd edüb dâimâ bu emr-i şerîfimi icrâ edesiz; ihmâl ve müsâhele eylemeyesiz ve illâ her kangınızdan bu bâbda ihmâl ve müsâhele istimâ olunursa, azl ile komayub azâb-ı azîm ve ikâb-ı elîmle mu'âteb ve mu'âkab olurlar, bilmiş olasız.

9. Ve bu hükm-i şerîfim varub size vusûl bulub emr-i hümâyûna imtisâl olunduğun her biriniz yazub mezkûr kulumla kapuma i'lâm edesiz. Elbette i'lâm etmeyince olmayasız.

Şöyle bilesiz ve alâmet-i şerife-i âlem-ârâya i'timâd kılub i'tikâd edesiz.

Tahrîren fî evâhir-i Ramazan'il-Mübârek li seneti selâse-aşere ve tis'a-mi'ete (913).

Bi Makâm-ı Kostantınıyye” [5









Osmanlı Devletinde İnsan Hakları ve Hürriyetleri

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ

OSMANLI ARAŞTIRMALARI VAKFI BAŞKANI

I- KONUNUN TAKDİMİ

İnsana saygı, insanın hak ve hürriyetlerine saygıyla ve hiç bir fark gözetmeksizin hukukun kâidelerini bütün insanlara eşit olarak tatbik etmekle mümkündür. Bu se*beple bu konuyu, Osmanlı Devleti ve muâsırı olan diğer devletlerde insanın hak ve hürriyetlerine karşı nasıl dav*ranıldığı ve hukuka gösterilen saygı açısından incele*meye gayret edeceğiz. Aslında insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygı, hukuka saygının bir ifadesi olsa da, bir bütün olarak hukuka saygıyı da kısaca tetkik edeceğiz.

Önemle arz edelim ki, günümüzde bilinenin ve bize okullarda öğretilenin tersine, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygının tarihî gelişimi açısından, Batı ile Doğu ve daha doğrusu Osmanlı Devleti ile diğer çağdaşı olan devletlerin durumu, %100'e varan nisbette birbirinden farklıdır. Kamu hukuku kitaplarında anlatılan ve öğretilen, insanların hak ve hürriyetlerine ait gelişmeler ve hatta biraz sonra kısaca bahsedeceğimiz 1215 tarihli İngiliz Magna Carta'sı ile Fransız 1789 ta*rihli inkılâbının bu açıdan arzettiği önem, sadece Osmanlı Devleti dışındaki ve daha doğrusu İslâm ülke*leri dışındaki devletler açısından doğrudur. Zira, biraz sonra belgeleriyle ortaya koyacağımız gibi, Osmanlı Devleti'nde, çağdaşı olan gayr-i müslim devletlerde ve özellikle Batı'da çok zor şartlar altında elde edilen in*sana ait hak ve hürriyetler, uygulamadaki suiistimaller ve yanlış uygulamalar dışında, başından beri Osmanlı Devleti'nde mevcuttur. Zira Osmanlı Devleti müslü*mandır ve İslâm âleminde, Hz. Peygamber devrinde yani miladî VII. asırda hazırlanan Medine Anayasası diyebi*leceğimiz Sahife adlı metin, ilk hak ve hürriyetler beyân*nâmesi olarak vasıflandırabileceğimiz Veda‘ Hutbesi ve Kur‘an ile hadislerdeki insana ait hak ve hürriyetlerle alakalı beyânlar, günümüzdeki anlamıyla bir çok hak ve hürriyetleri tesbit ve tayin etmiştir.

Konuyu takdim ederken şu hakikatı da belirtmeden geçemeyeceğiz: Osmanlı Devleti'nde insana Allah'ın mahluku muhterem ve aziz bir varlık olarak bakılır. Yunus'un "Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü" şeklindeki espirisi, özellikle yükselme devirlerinde çok açık bir şekilde Osmanlı Devleti'ne hâkim olan espiridir. İsterseniz insana ve onun haklarına saygıyı muvakkaten bir tarafa bırakarak, hayvanlara bile ne derece seygı gös*terildiğini, bir belge ile sizlere takdim edip daha sonra insana ve hukuka saygı üzerinde duralım: Evvelâ hatırlatalım: Batı dünyasında hayvan hakları kavramı 19. asrın son çeyreğinde gündeme gelmişken ve Birleşmiş Milletler Hayvan Hakları Bildirisini 1948'de kabul etmişken, aynı esaslar ve hatta daha ilerideki bazı kâide*ler, Osmanlı Kanunnâmelerinde ilk dönemlerden beri yer almış bulunmaktadır. Misal olsun diye II. Bâyezid dev*rinde hazırlanan 1502 tarihli İstanbul Belediye Kanunnamesindeki şu hükmü beraber mütala‘a edelim:

"Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında ek*sük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Etmeyeni ve es*lemeyeni gereği gibi hakkından gele."

"Fil-cümle bu zikrolunanlardan gayrı her ne kim Allah u Te‘âla yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir, şer‘î hükmi vardır."[1]. Hayvanların ve hatta karıncanın hukukuna bile tecâvüzü yasaklayan bir inanca sahip olan bir devletin, suiistimal*lerin dışında insanların hak ve hürriyetlerine saygı gös*termemesi mümkün değildir. Maalesef efkâr-ı âmmede tersi yayılmak istendiğine göre, belgelere dayanarak me*selenin izah edilmesi icabetmektedir.

"Herşey zıddıyla bilinir" kâidesince, evvela Osmanlı Devletinin muâsırı olan bazı devletlerdeki durumu tetkik edelim:

II- OSMANLI DEVLETİNİN ÇAĞDAŞI OLAN BA‘ZI DEVLETLERDE İNSANA VE ONUN HAK VE HÜRRİYETLERİNE SAYGI

Konuyu, Osmanlı Devleti'nin muâsırı olan bütün devletler açısından ele almak mümkün değildir. Ancak ba‘zı önemli gelişmeleri, ana başlıkları özetleme tarzında ele almak istiyoruz.

1) Avrupa devletlerinde insana ve hukuka saygının yerleşebilmesi için 1848'deki sanayi inkılâbını ve hatta XX. asrı beklemek icabeder. Zira bazı önemli gelişmelere rağmen, insana ve hukuka saygı, bir türlü cemiyetin bütün bireylerine teşmîl edilememiştir. Genelde ele almak gerekirse, Avrupa'da tatbik edilen fe*odalite nizâmı gereği insanlar yarı köle statüsündedirler. Fief denilen toprak parçalarının sahipleri, aynı zamanda o toprak üzerinde yaşayan insanların da mâliki hükmün*dedir. Bu sebeple insanın hakkında değil, ancak kral veya senyörler tarafından ihsan edilen bazı imkânlardan bahsetmek icabetmektedir. Bu bakış açısını terkederse*niz, Avrupa'daki insan hak ve hürriyetleri ile alakalı gelişmeleri tam değerlendiremezsiniz[2]. Yani Avrupa'da insana ait hak ve hürriyetler, sanki kralın bir ihsanı ve bahşişidir. Osmanlı Devleti'nde hâkim olan inanca göre ise, paşa ile gedâ farkı gözetilmeksizin herkes Allah'ın mahluku olmak nokta-i nazarından eşittirler ve hak ve hürriyetleri yaratılışdan mevcuttur. Bu farklılığı bilmeyen*ler, maalesef Osmanlı Devleti'ndeki tımar nizamı ile Avrupa'daki feodal nizamı birbirine karıştırmaktadırlar. Bu genel izahdan sonra şimdi de bazı önemli gelişmeleri ve müşahhas misalleri görelim:

A) Hürriyetin beşiği olarak takdim edilen İngiltere'de 1215 tarihli Magna Carta Libertatum denilen yazılı bel*geye kadar, insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygıdan, asil aileler dışında bahsetmek manasızdır. Bu belge de, insan hak ve hürriyetlerini tesbit için değil, sadece iktidar ile halk, soylular ile din adamları arasındaki dengeyi kurmak için ilan edilmiştir. Biz, Kral VIII. Henri zamanı yani XVI asra kadar kadının İncil'e bile el süremeyecek kadar murdar bir yaratık kabul edildiği anlayışının varlığını, 1805 tarihine kadar belli sınıf kadınların yarım şilin karşılığında satılabildiğini ve kadına mülkiyet hakkının tanınmadığını misâl olarak zik*redersek, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygının ne derece halka teşmil edilebildiği hakkında az da olsa bir fikir verebiliriz. Zikredilen misallere, XVI. yüzyılda kabul edilen "Haklar Bildirileri" ile sınırlı bir hak-hürriyet anlayışının İngiltere'de yayıldığını XVIII. asrın sonuna kadar vatandaşın siyasî haklarını kullana*madığını ve genel seçim sisteminin de XIX. yüzyılın yarısına doğru kabul edildiğini eklersek, insana ve hu*kuka saygının sınırları daha iyi anlaşılabilir[3].

B) Batı'nın insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygı bakımından şampiyon ülke ilan edilen Fransa'da da durum, anlatıldığı gibi iç açıcı değildir. 1789 Büyük İhtilâli'nden evvel ülkede tam bir esâret ve derebeylik hâ*kimdir. Derebeyler, kendilerini, ellerinde zorla bulundur*dukları toprağın ve üzerinde yaşayan insanların mâliki sayarlar. İnsanlara saygı da, hukuk da, derebeylerin ira*desi ve arzusudur. 1789 İhtilâlini neticesinde ilan edilen İnsan Hakları Beyannâmesi de, bugünkü anlamda bir in*san hakları bildirisi demek değildir. Hiç olmayan bir şeyi kısmen kabullenme mahiyeti taşıdığından, sadece Batı'daki insana ve haklarına saygı açısından önemlidir. İnsana ait hakların ilk defa yaratılıştan var olduğuna, bu bildiri ile inanılmaya başlanmıştır. 1789 tarihli Fransız İnsan Hakları Bildirisi, insanı kölelikten, zilletten ve sefâ*letten kurtulduğunu ilan etmişse de, bu şefkatini bütün insanlara teşmil edememiştir. O tarihlerde hazırlanan Fransız Medeni Kanunu, "çocuğu, akıl hastasını ve kadını mahcûr" saymakta ve kadına kendi mal varlığı üze*rinde tasarruf hakkı tanımamaktadır. Kadının tasarruf hakkının, nihâyet 1908'de tanındığını belirtirsek, bu Beyannâmenin ve onu takip eden gelişmelerin, insana ve hukuka saygı açısından hudutlarını tahayyül edebili*riz[4].

C) İnsana saygı, insanın hak ve hürriyetlerine saygıdır demiştik. Bu hak ve hürriyetlerin en önemlile*rinden biri de, din ve vicdan hürriyetidir. Bu hak ve hür*riyeti çok güzel yansıtması açısından, Macaristan'daki durumu da gözler önüne sermek ve Avrupa'da benzeri hallerin çok yaşandığını ve 300 sene süren mezhep kav*galarının Avrupa'yı alt-üst ettiğini belirtmek istiyoruz. Yaşanan bir misal şudur:

Fâtih Sultan Mehmed, Rumeli’deki fetihlerini genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Sırplar, Macaristan ile Osmanlı Devleti'nden birisini tercih etmek mecburiyetinde kalmışlardır. O dönemde Sırplar Ortodoks, Macarlar ise Katolik idiler ve Romalılar ile Latinler arasında anlaşmazlık bulunduğu gibi, bunlar da birbirlerini hiç sevmezlerdi. Macaristan Kralı Jan Hunyad, Sırbistan'ı ele geçirmek istiyordu. Sırbistan Kralı George Brankoviç, kendisini Osmanlı Devleti'ne karşı isyan et*meye teşvik eden Macaristan Kralı nezdine bir heyet gönderir ve sorar: "Macarlar Türklere gâlip gelirse, Sırplıların mezhepleri olan Ortodoksluk hakkında ne gibi müsaadelerde bulunacaksınız?". Jan Hunyad'ın cevabı, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygılarının derecesini yansıtması açısından çok ilgi çekicidir: "Sırbistan'ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim. Ortodoks kiliselerini yıkacağım." Aynı soruyu sormak üzere bir heyeti de Fatih Sultan Mehmed'e gön*dermiş ve Fâtih'in verdiği cevap ise şöyle olmuştur: "Her caminin yanında bir kilise inşâ edilecek." Bu cevabı alan Sırbistan Kralı, hristiyan olan Macaristan'a değil, müs*lüman olan Osmanlı Devleti'ne itaat etmiştir[5].

Netice olarak Avrupa'da insana ve onun hak ve hür*riyetlerine olan saygıyı tam anlamıyla görebilmek için 1848 tarihli sanayi inkılabını ve hatta Birleşmiş Milletlerin ka*bul ettiği İnsan Hak ve Hürriyetleri Beyannâmesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini beklemek gerekmek*tedir. Zira evli bir kadına kendi el emeği üzerinde tasar*ruf hakkı, ancak 13 Temmuz 1907'de verildiği nazara alınırsa ve bu hakka konulan kayıtların ancak 1938'lerden sonra kaldırıldığı düşünülürse, mesele daha iyi anlaşılır kanaatindeyim.

2) Amerika'da insana ve onun hak ve hürriyetlerine gösterilen saygının tarihi gelişimi, Avrupa'dakinden daha hızlı değildir. Ve hatta Amerika'da durum daha da vahimdir denilebilir. XVIII. yüzyılda yayınlanan Virginia Haklar Bildirisi ve benzeri beyannâmelerin kabulünden önce, bütün Amerikan halkı, beyazıyla ve siyahıyla, Avrupalı İngilizlerin ve onların işbirlikçisi diğer Avrupalı sömürgeci devletlerin kulu ve kölesi durumundadırlar. Bu tarihlerden 1970'lere kadarki gelişmelerin siyahları içine almadığını belirtirsek ve mezkûr tarihe kadar zenci*lerin adamdan dahi sayılmadığını ifade edersek, insana ve onun hak ve hürriyetlerine karşı Amerika'daki du*rumu, Kuzeyi ile ve Güneyi ile daha iyi özetlemiş olu*ruz[6].

3) Asya ve Afrika'da bulunan ve müslüman olmayan Osmanlı Devleti'nin muasırı devletlerde insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygı, Avrupa ve Amerika'dan daha kötü bir vaziyettedir. Asırlarca İslâmın ve müslü*manların tesirleriyle dahi değiştirilemiyen, Eski Hind Hukukuna göre, kadın hiç bir hak sahibi değildir. Budizmin mukaddes kitabı sayılan Veda'larda kadın kasırgadan, ölümden, zehirden ve yılandan daha kötü bir yaratık olarak tasvir edilmektedir. Kadına bakış açısı böyle olduğu gibi, erkekler de kendi aralarında belli sınıflara ayrılmışlardı ve bu sınıfların en büyüğünü köle*ler sınıfı teşkil ediyordu[7]. Verilen bu misallerden in*sana saygının, toplumun bütün fertlerine teşmil edile*mediğini hemen anlamak mümkündür. Ancak müslüman olan Asya ve Afrika ülkelerinde, bazı mahallî âdet ve an*layışlar tam olarak yıkılamamışsa da, yine de İslâmın tesi*riyle diğerleriyle mukayese edilemeyecek kadar müsbet gelişmeler olmuştur. Afrika kıt‘asının ise, müslüman ül*keleri istisna edersek, bir köleler vatanı olduğunu ve XIX. yüzyılda köleliğin ve köle ticaretinin yasaklan*masına kadar, bu bölgelerde insana ve hukuka saygının asla yerleşemediğini esefle müşahede ediyoruz.

Osmanlı Devleti'nin muâsırı olan bütün devletlerdeki durumu özetlemek dahi bu makalemizin sınırlarını aşacağından, verilen misallerle iktifâ ederek, şimdi Osmanlı Devleti'ndeki durumu özetlemeye çalışalım.

III- OSMANLI DEVLETİNDE İNSANA VE ONUN
HAK VE HÜRRİYETLERİNE GÖSTERİLEN SAYGI

Önemle ifade edelim ki, bize öğretilenlerin ve başta müslüman ecdadımıza barbar diyen batılı ve peşin fikirli bir kısım araştırmacı ve tarihçilerin anlattıklarının tersine, Osmanlı Devleti'nde, uygulamadaki bazı yanlışlıkları ve suiistimalleri bir tarafa bırakırsak, insana ve onun hak ve hürriyetlerine saygının, diğer çağdaşı olan devletlerle mukayese edilemeyecek derecede mükemmel olduğunu isbat eden deliller, tahmin edilenin çok üstündedir. Osmanlı Devleti toprakları üzerindeki gayr-i müslimlere ait ma‘bedler, mektepler ve mülkler, binlerce sayfayı bu*lan eski mahkeme kararları yani şer‘iye sicilleri ve sayıları 120 milyonu bulan Osmanlı Arşivindeki belgeler, bu ha*kikatın canlı şahididirler. Bazı iddiaların tersine, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, 1856 tarihli Islahat Fermanı ve 1876 tarihli Kanun-ı Esasî, insana ait hak ve hürriyetleri ilk defa kabul etmemiş, belki eskiden beri var olan bu hak ve hürriyetleri sadece yazılı hale getirmiştir. Bu hu*sus, çok önemlidir[8]. Ayrıntıya girmeden şimdi meseleyi beraberce mütala‘a edelim:

1- Osmanlı Devleti'nde İnsanı İnsan Yapan Şahsî Hak ve Hürriyetlerin Korunması Ve Güvenlik İlkesi

İnsana saygı, onun hukukuna saygı ile mümkün olduğunu daha önce belirtmiştik. Onun hukukunun başında ise, insanın şahsî hak ve hürriyetleri gelmekte*dir. Modern hukuk devletlerinin anayasalarında temel hak ve hürriyetlerin başında gelen bu hak ve hürriyetlerine Osmanlı Devleti'nde nasıl bakıldığının izahı, diğer temel hak ve hürriyetler hakkında da bize fikir verecektir.

İnsanın maddî, manevî ve iktisadî varlığı üzerinde sahip olduğu haklara ve hürriyetlere "şahsî hak ve hürri*yetler" diyoruz. İnsana ait bu hak ve hürriyetler, kişinin güvenliği ilkesi ile birlikte yürürler ve birbirini tamamlar*lar. Batı'da şahsî hak ve hürriyetlerin gündeme gelmesi için, kişiyi haksız olarak tutuklamaya karşı koruma amacını güden XVIII. yüzyıla ait bildirileri beklemek ge*rekir. İnsan hayatının, sağlığının, vücudunun korun*ması; namus ve şerefinin muhafazası; özel hayatın gizli*liklerinin gözetilmesi ve benzeri şahsî haklar, Batı hukuk sistemlerinde, ancak XIX. yüzyılda gündeme gelmeye başlamıştır. İlk defa konuyla ilgili hüküm ihtiva eden İsviçre Medeni Kanunu dahi, 1912 tarihlidir[9]. Osmanlı Devleti'nde ise, Kur‘an'ın "Bir ma‘sumun hayatı ve kanı, bütün insanlık için dahi feda edilemez"[10] düsturu ve Hz. Peygamber'in İslâmın ilk haklar ve hürriyetler bildirisi demek olan Veda‘ Hutbesi'nde ifade ettiği "Ey İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes birgün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ve üzerinde bulunduğunuz şu belde nasıl mukaddes bir belde ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle mukaddesdir, dokunulmazdır ve her türlü tecavüzden korunmuştur"[11] şeklindeki emirleri esas alınarak, insana ait hak ve hürriyetler tanzim olunmuştur. Bu hak ve hürriyetlerin nasıl tanzim edildiğini Kanunnâmelerin maddeleri ve fıkıh kitap*larındaki şer‘î hükümler arasında görmek mümkün olduğu gibi, eski mahkeme kararları demek olan şer‘iye sicillerinde de çokça görmek mümkündür. Burada uygu*lamaya ışık tutması açısından 1539 tarihli iki belgeden yani iki mahkeme kararından bahsetmek istiyoruz. Bu iki belge, iki önemli gerçeği gözlerimiz önüne sermektedir: Birincisi, bu tarihlerde Anadolu'nun ücrâ bir köşesi sayılan Anteb'de böbrek ameliyatının yapılabiliyor ol*masıdır. İkincisi ise, günümüz hukuk sistemlerinde bile, tıbbî müdaheleler ve ameliyat için, hastanın yazılı bir ba*sit muvâfakatnâmesi yeterli görülürken, o tarihlerde yani 1539'larda dahi böyle bir muvâfakatın mahkemece karar altına alınması şartının aranması ve bu durumun o dö*nemde bile insana ve insanın sahip olduğu şahsî hak*lara verilen önemi ve gösterilen saygıyı ısrarla vurgula*masıdır. Bu kararlardan birinde, Hacı Mehmed oğlu Satılmış'a, velâyeten muvâfakat vermekte ve doktor Nazar oğlu Budak da belli şartlarla ameliyatı kabul ettikten sonra, mahkeme bunu tasdik edip zabıt altına almak*tadır. İnsanın ve şahsî haklarının ne derece önemli şeyler olarak kabul edildiğini ve her medenî mesele gibi, şahsî haklar ve insana saygı hususunda da Batı'yı fersah fersah geride bıraktığımızı, bu ve benzeri çok sayıdaki belgeler açıkça göstermektedir. Bu tür belgeler, "Kişi, bilmediğinin düşmanıdır" kâidesince, geçmişimize ve ec*dadımıza olan düşmanlıkların cehâletten kaynak*landığını, gözler önüne sermektedir[12]. Ehemmiyetine binâen bu belgeleri aynen alıyoruz[13].

Güvenlik ilkesi üzerinde de kısaca durmak istiyoruz. Mecelle'nin kabul ettiği bir esasa göre, "Berâat-i zimmet asıldır"[14], yani bir insanın suçluluğu isbat edilmedikçe, suçsuz kabul edilmesi genel bir hukuk prensibidir. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan beri var olan ve Batılı Devletlerin ancak XVII. asırda kavramaya çalıştığı bu esası, Hz. Ömer şöyle açıklamaktadır: "İslâm'da hiç kimse haksız olarak tevkif edilemez. Bir mahkeme kararı olmadan kimsenin hürriyeti kısıtlanamaz"[15].Kur‘an'ın "Hiç bir suçlu, bir başka suçlunun cezasını çekemez"[16] düsturunu benimseyen Osmanlı Devleti'nde, insanlar işledikleri suçlardan şahsî olarak sorumludurlar. Osmanlı Kanunnâmeleri, kadı ma‘rifetinsüz yani mahke*menin kararı olmadan hiç bir cezanın infaz edileme*yeceğini ve kimseden bir habbe ve bir akçe alınamayacağı, yüzlerce yerde, başından beri sağlam esaslara bağlamışlardır. İsterseniz bazı kanun hükümle*rini aynen nakledelim:

"Ve dahi hapis yerlerinde kefil bulunur iken hapset*meyeler, yazıp Dergâh-ı Alîye arzedeler. Meğer ki, şenâ‘at-i azîme ola. Ve dahi firar ihtimali olub kefil bu*lunmayıcak hapsedeler."[17].

"Mücrim olan kimesne teftiş olunmadın veyahud üzerine zâhir olan şenâyi‘ şer‘le ve örfle yerine varmadın sancakbeği ve subaşısı ve adamları nesne alub salıvermek memnû‘dur. Kendüler mahall-i töhmet ve adamları mücrim ve müstahakk-ı ikâb olur.

....amma mücrim ve müttehem olan kimesne müte*merrid ve mu‘annid olub da‘vet ile mahkemeye gelmek*den imtinâ‘ eyleye, berây-ı ta‘zir cebr ile bilâ-ta‘zîb mah*kemeye getürmek memnû‘ değildir."[18].

Zikredilen kanun hükümlerinin, asrımızın dahi yüz karası olan işkenceyi de şiddetle yasakladığını açıkça görüyoruz. Buna şu hadiseyi de ilâve ederek bu mevzuyu tamamlayalım: Rumelideki Hristiyan nüfusun çokluğunu gören ve bundan ürken Yavuz Sultan Selim'in bunları cebren müslüman etme tasavvuruna karşı, Şeyhülİslâm Zenbilli Ali Efendi'nün "Madem ki, onlar ra‘iyyetliği ka*bul etmişler. Dinimiz gereği, onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara cebretmek, dinimize muhâlifdir" diyerek, hem gayr-ı müslimlerin dahi şahsî hak ve hürriyetlerine gösterdiğimiz hürmeti ve hem de meşru‘ sınırlar içinde kalmak şartıyla din ve vicdan hürriyetine gösterdiğimiz saygıyı çok açık bir şekilde ifade etmektedir[19].

2- İnsana Ve Onun Hukukuna Gösterilen Saygıda Müslüman-Gayr-i Müslim Ayırımı Yapılmamıştır

Müslüman ecdadımız, her meselede olduğu gibi, Osmanlı Devleti'ne ait topraklarda yaşayan gayr-ı müslim*ler hususunda da, "şer‘-i şerif" dedikleri hukukun çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmişlerdir. Osmanlı Devleti'nde "şer‘-i şerif" denilen İslâm hukukuna göre, müslümanlarla sulh yapan ve müslüman bir devletin hâ*kimiyetini kabul eden gayr-ı müslimlere "zimmî" adı veril*mektedir. Renk, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde ve "şer‘-i şerif" ne diyorsa öyle muamele yapılır.

Osmanlı Devleti topraklarında yaşayan zimmîlerin, müslümanlardan farklı oldukları yönleri elbetteki vardır. Ancak bu farklılık, din ayrılığından doğan bir farklılıktır. İnsan olarak aynı saygıyı görmüşlerdir. Meselâ, müslü*manlar, İslâmda bir ibadet çeşidi olan zekâtla mükellef oldukları halde, gayr-i müslimler mükellef değillerdir. Onlar, güç ve kazançlarına göre mikdarı değişen, se*nede bir defa adam başına "cizye" denilen bir vergi verir*ler. Fakirler, işsizler, din adamları, yaşlılar ve hastalar bu vergiden muaftırlar. Gayr-ı müslimler, cihâd yani askerlik yapmak mecburiyetinde değillerdir. Aile hukuku, miras hukuku ve dinlerinin gereği olan diğer hukukî mevzu*larda, kendi inandıkları hukukî hükümlere tâbi‘dirler. Bütün bu ve benzeri şer‘î hükümlerin yanında, gayr-ı müslimlerin can, mal ve namusları, müslümanlarınki gibi dokunulmazdır. Muhtaç gayr-ı müslimler, sosyal haklar*dan aynen yararlanırlar. Bazı istisnaların dışında, devlet hizmetini ifa ederler; mezarları ve ölüleri hürmet görür. Bütün hukukî davalarda, gayr-ı müslim ile müslüman arasında fark yoktur. Bu dediklerimize, İstanbul'daki kili*seler, havralar, mezarlar; arşivlerdeki belgeler ve Yorgi'ye karşı Ahmed'i, Dimitri'ye karşı Osman'ı mahkûm eden binlerce mahkeme kararları, en büyük delillerdir[20].

Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'u kılıçla fethettiği halde, sırf sulh yolunun burada yaşayan gayr-ı müslim*lere daha yararlı olmasından dolayı, araya giren bazı pa*paz ve hahamların arzu ve ısrarlarıyla, İstanbul'u sanki sulh yoluyla fethetmiş gibi kolaylıklar göstermiştir. Osmanlı hukukunun mimarlarından olan Ebüssuud Efendi, İstanbul'daki kilise ve havraların devamını, bu ince anlayış ve insana saygılı muameleye açılmaktadır[21]. İsterseniz Galata zimmîlerine verilen Ahidnâme'den bazı hükümler iktibas edelim ve bu belgeyi ibret-i âlem için aynen alalım:

"Ben Ulu Padişah ve Ulu Şehinşah Sultan Muhammed Hân bin Sultan Murat Hânım. Yemin ede*rim ki, yeri göğü yaradan Perverdigâr hakkı içün ve Hazret-i Resûlün -Aleyhis-Salâtü Ves-Selâm- pâk, mü*nevver, mutahhar ruhu içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve 124 bin peygamberler hakkı içün, dedem ruhu içün ve babam ruhu içün, benim başım içün ve oğlanlarım başı içün, kılıç hakkı içün......

Kabul eyledim ki, kendülerin âyinleri ve erkânları ne vechile câri ola-geldiyse, yine ol üslûb üzere âdetlerin ve erkânların yerine getüreler.

Buyurdum ki, kendülerin malları ve rızıkları ve mülk*leri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bil-cümle metâ‘ları ve avretleri ve oğlancıkları ve kulları ve câriyeleri kendülerin ellerinde mukarrer ola, müte‘ârız olmayam ve üşendirmeyem.

Anlar dahi rençberlik edeler. Gayrı memleketlerim gibi, deryadan ve karadan sefer edeler, kimesne mani‘ olmaya, mu‘âf ve müsellem olalar.

Ve kiliseleri ellerinde ola, okuyalar âyinlerince. Ammâ çan ve nâkus çalmayalar. Ve kiliselerin alub mes*cid etmeyem. Bunlar dahi yeni kilise yapmayalar.

Şöyle bileler, alâmet-i şerife i‘timâd kılalar."[22].

İnsana ait bütün hak ve hürriyetlere, Osmanlı Devletin'de nasıl saygı ve itina gösterildiğini izah için, müstakil bir kitap kaleme almak icabeder. Bu sebeple zikredilen kadarıyla yetinip, hukuka ve Osmanlı Devleti'nin hukuk sisteminin temelini teşkil eden "şer‘-i şerif" ve "kanun-ı münife ne derece saygı duyulduğunu göstermek için ayrı bir başlık açacağız ve Osmanlı Devleti'nin, çağdaşı olan devletlerle mukayese edileme*yecek üstünlükte bir hukuk devleti olduğunu, ancak bu esaslardan taviz verilince her düzeninin bozulduğunu göstermeye çalışacağız.

IV- OSMANLI DEVLETİNDE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE HUKUKA SAYGI

Özellikle yükselme devrinde, Osmanlı Padişahlarının hukuka karşı duydukları saygıları ve adaleti icradaki titiz*likleri, inkâr edilemez tarihî bir hakikattır. Bir devlet, kuv*vet kanunda olduğu müddetçe ayakta durur; aksi tak*dirde yani kanunun kuvvette olması durumunda, devlet, kudret ve kuvvetini kaybeder. Günümüzde "hukuk dev*leti" diye dillerde dolaşan bu mananın, tarihin altın say*faları içinde müslüman atalarımızda tezâhür ettiği bir gerçektir. Elbetteki bu hal, hukuk ve ilim adamlarının şahsiyetiyle de doğru orantılı olan bir meseledir. Konuyu daha iyi takdim edebilmek için yaşanmış olay*lardan birini burada zikretmek istiyoruz:

Zaman, Kanunî Sultan Süleyman'ın zamanıdır. İlmin izzeti ve hakkın hatırının hiçbir hatıra feda edilmemesiyle alakalı bir hâdise yaşanmaktadır. Hâdisenin kahraman*ları, zamanın Osmanlı Şeyhülİslâmı Ebüssuud ile Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman'dır. Hâdiseye sebep olanlar ise, Ayasofya Vakıflarına bağlı dükkanların kiracılarıdırlar. İslâm hukukunda, vakıf malların kira be*delleri, her sene yeniden ayarlanır ve düşük olan kira bedelleri râyiç kira bedeli yani ecr-i misil seviyesine yük*seltilir. Mesela, vakfa ait bir dükkânı 10.000 akçeye kira*layan A, bir sene sonra, eğer dükkânın râyiç kira bedeli (ki buna ecr-i misil denir) 11.000 akçeye yükselirse, ya bu kirayı vermeyi kabul edecektir ya da bu bedeli verene dükkân yeniden kiralanacaktır. İşte Ayasofya Vakıflarına ait dükkânların kira bedelleri, kısmen de olsa yük*selmiştir. Kiracılar ise, mütevelliler yoluyla Padişah'a mü*racaat ederek, "vakıf dükkânların mevcut gelirinin gider*lere fazlasıyla yettiğini, yani vakfın zengin olması hase*biyle kira bedelini arttırmaya ihtiyaç bulunmadığını ve de kendileri de müslüman oldukları ve muhtaç oldukları için, vakfın malını az da olsa kendilerinin yemesinin za*rarı olmayacağını" arzederler. Padişah da, hem vakıf mallarının gelirinin fazlalığından dolayı ve hem de ki*racıların sızlanmalarını nazara alarak, vakıf malların kira bedellerinin bu senelik arttırılmaması için ferman vermiştir. Fermanı, uygulamacı kadılara tamim edilmek üzere kiracılar ve mütevelliler, Şeyhülİslâm Ebüssuud'a getirince, Ebüssuud, fermanı okumuş ve hukuka aykırı olan bu fermanı şiddetle reddederek şu tarihî cevabı vermiştir:

"Padişah fermanıyla kira bedellerinin olduğu gibi bırakılması olmaz. Zira Parişahın emriyle nâ-meşrû‘ olan şey meşrû‘ olmaz; haram olan nesne helâl olmak yokdur. Bu hususlarda emr-i şer‘-i şerif budur. Bir türlü dahi değildir. Şer‘i hükümlere vâkıf iken onları ketmetmek, Kur‘an'daki bir âyetin tehdidine maruz kalmaktır."[23].

V- SONUÇ

Özellikle Osmanlı Devleti'nde, insana ve hukuka saygının, bize anlatılan ve peşin fikirli bir kısım ilim adamlarının kitaplarında yazılan gibi olmadığını, zikredilen misâllerden anlıyoruz. Ancak bütün bu anlatılanlardan kasdımız, Osmanlı Devleti'nin 600 senelik ömrü boyunca aynı seviyede insana ve onun hak ve hür*riyetlerine saygı gösterdiğini iddia etmek değildir.Zaten yükselme dönemindeki hukuka ve insana saygı aynen devam etseydi, Osmanlı Devleti bugüne kadar devam ederdi ve yıkılmazdı. Ancak biz, mevcut suiistimalleri ve uygulama hatalarını kabul etmekle beraber, zikrettiğimiz belge ve olaylarla, yapılan bir yanlışı düzeltmek istiyoruz. O da, sanki Osmanlı Devleti'nde insana ait hak ve hürriyetlerin, 1839 tarihli Tanzimat, 1856 tarihli Islâhât ve 1876 tarihli Kanun-ı Esasî ile, o da eksik olarak kabul edildiği şeklindeki iddialardır. Halbuki yapılan izahlar göstermiştir ki, bu fermanlar ve Kanun-ı Esasî, eskiden beri var olan hak ve hürriyetleri, sadece yazılı hale getirmiş ve uygulamadaki hatalara ve suiistimallere dikkat çekerek eskiden olduğu tarzda hak ve hukuka ri‘âyet edilmesini ısrarla tekrar etmişlerdir. Bu anlattıklarımızı teyid etmek açısından, Hollandalı bir gayr-ı müslim hu*kukçunun, 1895 yılında, "şer‘-i şerif" ve "kanun-ı münif" diye özetlenebilecek Osmanlı Hukuku hakkında, II Abdülhamid'e sunduğu bir rapordan bazı cümleler nakletmek istiyoruz:

"Şer‘-i şerifde ve dolayısıyla Osmanlı Hukukunda, bir çok hukukî hükümler vardır ki, bazıları pek yakın bir zamanda Avrupa'ya girebilmiş ve daha bir çok insânî hü*kümler vardır ki, asrımızdan sonra girecektir. Bu iddiamıza delil olmak üzere, insana ve hukuka saygının ifadesi olan şu hükümleri sayabiliriz: Ehlî hayvanların himaye ve korunması; mahkemelerde davaların meccânen görülmesi; evli bir kadının kocasına müracaat etmeksizin tasarrufunda bulunan mal varlığını istediği gibi idare et*mesi; müslümanların ve gayr-ı müslümlerin kanun önünde eşitliği; sorgulamalarda sanıklardan ikrar ve itiraf gibi beyanlar almak için işkence icrasının kesinlikle yasak oluşu ve benzeri hükümler...."[24].

O halde 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, hukukî hü*kümlerin icra edilmemesinden dolayı devletin felâketlere sürüklendiğini, mevcut şer‘î hükümlerin icrası ve huku*kun hâkim kılınması gayesiyle yeni hukukî düzenlemeler yapılması gerektiğini ve özellikle can, mal ve namus gü*venliği için askerî, cezaî ve malî düzenlemelerin yapılması icabettiğini vurgulamaktadır ki, zaten bunlar, eski Osmanlı Hukukunda yani şer‘-i şerif ve kanun-ı münifde de vardır. Eksik olan uygulamadır. 1856 tarihli Islâhât Fermanı olarak vasıflandırılmış ve sadece gayr-ı müslimlere bazı imtiyazlar verilmesi için Batılı devletlerin siyasî baskıları sonucu ilan edilmiştir. Zira muhtevasında iste*nen haklar, zaten şer‘-i şerif ve kanun-ı münif denilen Osmanlı Hukukunda da vardır. Arzu edilen, gayr-ı müs*limlerin Osmanlı Devleti'nde hâkim sınıf haline gelmele*ridir ve maalesef zamanla gelmişler ve Osmanlı Devleti'ni yıkmışlardır.1876 tarihli Kanun-ı Esâsî'nin ise, eskiden beri var olan insana ait hak ve hürriyetleri, Batılı devlet*lerin istediği üslupla yazılı hale getirilmesinden ibaret olduğunu esefle müşahede ediyoruz.

Netice olarak, insana ve hukuka saygı konusunda, Osmanlı Devleti'nin arşivleri açılsa, Türk Milletinin yü*zünü kızartacak tek bir belgeye rastlanılamayacaktır. Çağdışı olan gayr-ı müslim devletlerde ise, yüzlerini ağartacak belgelerin sayısı, maalesef bir elin parmak*larından daha azdır. Belgeler ve tarihî olaylar böyle konuşmaktadır.

Siteye Eklenme Tarihi: 26.09.2002

--------------------------------------------------------------------------------
[1] İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi, Topkapı Sarayı, R. 1935, Vrk. 96/b-106/b, md. 58,73; Akgündüz Ahmed, Osmanlı Kanunnameleri Ve Hukukî Tahlilleri, II. Kitap, II: Bâyezid Devri Kanunnâmeleri, İstanbul 1990, sh. 296-297.

[2] Meselenin bütün yönleriyle izahı için bkz: Barkan, Ömer Lütfü, Türkiye'de Toprak Meselesi, Toplu Eserler 1, İstanbul 1980, sh. 876 vd.

[3] Akın, İlhan F., Kamu Hukuku, İstanbul 1987, sh. 280-287; Sıba‘î Mustafa, El-Mer‘e (Tercüme: İhsan Toksarı), İstanbul 1969, sh.21

[4] Akın, Kamu Hukuku, 292 vd.; Sıbâ‘î, 20; Gürkan, Ahmet, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, sh. 136.

[5] De La Jonquiere, Histoire de I'Empire Ottoman, sh. 164; Osman Nuri, Mecelle-i Umûr-i Belediye, c.I, sh. 217.

[6] Akın, Kamu Hukuku, 287-292.

[7] Dikmen, Mehmed, İslamda Kadın Hakları, İstanbul 1983, sh. 13 vd.; Sıbâ‘î, 18.

[8] Cin, Halil / Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 1990. c.I, sh. 186-187.

[9] İmre, Zahit, Medeni Hukuka Giriş, İstanbul 1976, sh. 89 vd.; Akın, Kamu Hakuku, 321 vd.

[10] Kur‘an, Mâide, Ayet, 32.

[11] Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 334, 412; X, 389, 395; Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak Ve Hürriyetler, Ankara 1987, sh. 82 vd.

[12] Gaziantep Şer‘iye Sicilleri, Defter No 2, sh. 282, 300; Üsküdar Şer‘iye Sicilleri, Defter No: 136, sh. 6; Akgündüz, Ahmed/Hey‘et, Şer‘iye Sicilleri, İstanbul 1988, C.I, sh. 224-225.

[13] Bkz. Belge No: 1 ve 2.

[14] Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, md. 8.

[15] Armağan, 89 vd.

[16] Kur‘an, Fâtır, Ayet, 18.

[17] IV. Murad Kanunnâmesi, Süleymaniye Kütüp. Esat Efendi, No: 2362, Vrk. 35/b.

[18] Hüdâvendigâr Livası Kanunnâmesi, md. 33-34 (Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, II/184, Bâyezid II-18, md. 33-34).

[19] Osman Nuri, Mecelle-i Umûr-ı Belediye, c.I, sh. 217-218.

[20] Konu ile alakalı ayrıntılı bilgi için bkz. Zeydan, Abdülkerim, Ahkâm'üz-Zimmiyyîn Ve'l-Müste‘menîn, sh. 3 vd.; Molla Hüsrev, Dürer ve Gurer, I, sh. 298 vd.; Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, III, İzmir 1991, sh. 110 vd.

[21] Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, II, İzmir 1990, sh.10-13.

[22] Paris Bib. Nat. ms. Fonds turc anc. n. 130, Vrk. 78; Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, I, sh. 476-479; Bkz. Belge No: 3

[23] Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid Efendi, No: 1036, Vrk. 48/a-49/a; Akgündüz, Belgeler, III, sh. 180-183.

[24] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, YEE, 14-1540, sh. 18 vd






Osmanlı Devleti’nde Kalitenin Önemi

Doç. Dr. Said ÖZTÜRK

Çalışmasını doğru ve güzel yapan işçiyi Allah sever.

Kudsî Hadis.

Tüketicinin korunması Osmanlı Devleti'nde en üst makamdan en alt makamlara kadar üzerinde hassasiyetle durulan bir konudur. Yönettiklerinden şahsen sorumlu oldukları ve tebanın kendilerine Allahın bir emaneti olarak verildiği telakkisi içerisinde olan Osmanlı sultanları, halkın "terfih-i ahvalleri" yani refah seviyelerinin yükseltilmesi ve korunması hususunda özen göstermişlerdir.

Osmanlı Devleti'nde tüketiciyi korumaya yönelik olarak muhtelif mekanizmalar işletilmiş, kurum ve kuruluşlar oluşturulmuş ve pek çok tedbir alınmıştır. Tüketicinin korunmasında geleneksel müesseselerden biri olan ihtisab müessesesi Osmanlı Devleti'nde aynen yürürlükte tutulmuştur. Bu müessesenin başında bulunan muhtesibin önemli görevlerinden biri tüketiciyi korumak idi.

Temel ihtiyaç maddeleri konusunda tüketiciyi koruma amacıyla alınan tedbirlerin başında kalite kontrol gelmektedir.

Kalite kavramı, bir ürünün tatmin etmeyi amaç edindiği tüketici ihtiyaçlarına uygunluk derecesi veya kısaca kullanıma uygunluk anlamına gelmektedir. Kalite kontrolü denildiğinde, bir üretim sistemi içerisinde kalitenin önceden belirlenmiş hedeflere uygun olarak gerçekleştirilmesinin sağlanması ve buna yönelik faliyetlere ilişkin yetki ve sorumluluğun dağıtılarak bu hedefler doğrultusunda yapılan işler anlaşılmaktadır. Kalite kontrol sisteminin önemi kalitesizliği önleme amacından ileri gelir[1].

Kalite kontrolü ile ilgili olarak İslami kaynaklarda bizatihi Hazreti Peygamberin söz ve fiillerine yer verilmektedir. İlk dönemde Hazreti Peygamber ve daha sonra gelen halifeler piyasayı kontrol altında tutmuş, haksız gelir elde etme yollarını kapamaya çalışmışlardır. Hz. Peygamber ıslak buğdayı altta saklayan satıcının bu fiilini engellemiş ve bu ayıbı insanların göreceği şekilde niye üste getirmediğini sormuş ve akabinde"Bizi aldatan bizden değildir" ikazında bulunmuştur. Yine "kim afete uğramış (çürük ve bozuk) meyve satarsa kardeşinin malından bir (karşılık) şey almasın. Çürük ve bozuk olanları ayırdıktan sonra satsın. Yoksa neye karşılık herhangi biriniz müslüman kardeşinin malını alacak ?" diyerek çürük mal satmayı, kaliteli malı kalitesiz malla karıştırmayı yasaklamıştır. Bu konuda Hazreti Peygamber; "kişinin malında bir kusur varsa söylemeden satması ona helal olmaz" sözleriyle satıcının piyasaya arzettiği malın evsafını müşteriye tam olarak yansıtması istenmektedir. Bu yasağa yiyecek-giyecek, ev eşyası, günümüzde elektronik ve beyaz eşya ile hizmetler de girer. Sanat eserleri, kimyevi muamelelerle üretilen kalitesiz nesneler, piyasaya sahte para sürme ve hileli her türlü mal ve hizmetler bu yasağın kapsamına girer[2].

Kalite kontrole ilişkin bu değinmelerden sonra, Osmanlı Devleti'nde üreticilerin kaliteli ürün üretmelerini sağlamak ve dolayısıyla kalite kontrol mekanizmasını işletebilmek amacıyla başvurulan bir kısım tedbirleri burada incelemek istiyoruz.

Kalitenin korunması için alınan tedbirlerin ilki hammadde kontrolüdür. Kullanıma uygun hammadde ile üretim yapılması, dolayısıyla üretilen malın kalitesinin korunması için alınan tedbirler erken dönemlere kadar inmektedir. Osmanlı ihtisap kanunnâmelerinde ve taşra kadılarına yazılan emirlerde imalatta kullanılan hammaddelerin kalitelerine dikkat edilmesi gerektiği daima vurgulanmıştır.

Bu konuda II. Bayezid devrine ait ihtisap kanunnamelerinde, Yavuz Selim kanunnâmesinde[3] ve Kanunî'nin umumi kanunnâmesinde geniş bilgiler bulunmaktadır. II. Bâyezid devrine ait Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleri dünyanın en mükemmel ve geniş belediye kanunu olmakla kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun, ilk gıda maddeleri nizamnâmesi, ilk standardlar kanunu, ilk çevre nizamnâmesi ve kısaca asrına göre çok hârika bir hukuk kodudur. Bu kanun, hem Osmanlı örf âdetlerini ve hem de İslâm hukukunu çok iyi bilen Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır.

Biz, her biri 100 küsur maddeyi bulan bu üç kanunnameden kaliteye ilişkin bazı maddelerini arz ediyoruz:

Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar.

Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir

Aşcılar bişürdükleri aşı pâk bişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne bişürmeyeler.

Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler.

Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.

Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler, bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele.

Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkından geleler.

Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler.

Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sovuk su ile ârâste ve dellâkleri cest ve çâlâk ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları pâk duta; müslümana verdüği fotayı kâfire vermeye.

Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesib (belediye başkanı)in hükmi vardır; görse ve gözetse gerekdir.

Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile müslüman başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile müslüman yüzin silmeyeler. Usturaları keskün ola.

Tabibler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiblerine göstereler, imtihân edeler, kabul etmedikleri kimesneleri men` edeler. Cerrâhlar dahi gözlene; san`atlarında kâmil olalar.

Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve müntehî hakkından geleler.

Bütün çizmecilerin ve paşmakçıların ve babuçcıların işledikleri eyü ola, kalb işlemeyeler. Beş akçelik veyahud dahi ziyâdelik paşmak ve çizme ve babuç ve gayri, akçe başına iki gün hesâbı vardır. Bunların gibileri görüb gözedeler. Her kangı çizme ve babuç ve paşmak ve gayrı, akçe başına iki gün hesâbı üzre tamam olmadın delinürse veya sökülürse, dikici suçludur. Kıymeti ne ise, ol mikdâr para cezası alalar. Eğer gön ve sahtiyân delinürse, debbâğ suçludur. Ve eğer sökülür ise; diken suçludur. Eğer bıçağ ile kesilürse, diken suçludur.

Ve her san‘atı aydan aya kadı i1e teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangısı kim ta‘yin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede”[4].



Kanunî'nin umumi kanunnâmesinde de benzer hükümler bulmak mümkündür; "sabuncular ve mumcular gözlene, gayet eyü edeler, mumlar çürük ve kokar yağdan olmaya, itidal üzre ola ve sabun dahi eyü olan pişmiş ola ve yarılu olmaya" denilmektedir[5].

Aydın ve Saruhan kadılarına yazılan 13 Rebiülahir 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli hükümde yine aynı üretim dalında üretim yapanların kullandıkları hammaddenin kaliteli olması istenmektedir.

19 Ocak 1801 tarihinde İstanbul'da sabun imalatçılarının bir kısmı kalitesi düşük hammadde kullanmak suretiyle maliyeti düşürerek ve Girit sabunlarını taklit ederek sabun imal ediyorlardı. Yapılan incelemede;



"Âsitâne-i Aliyye'me tevârüd eden sabunı terbiye için tirâşide eylemek sabuncu esnafının mu‘tâdı olub ol vecihle hâsıl olan cerdeleri Âsitâne-i Aliyye'mde edâya müceddeden sabun kalyesinin veyahud revgan-ı zeyt sefinelerinin sintinelerinde müctemi‘ sintine suyu ile mahlut ekl ve isti‘mâli mümkün olmayan revgan-ı zeyt rahîs bahâ ile iştirâ ve sabun i‘mâl edilüb Girid sabunından dûn ve redî olduğuna binâen rahis bahâ ile fukarâya bey‘ ve fukarâ dahi bahâsının rahîsine binâen rağbet eyledikleri ve Âsitâne-i Aliyye'de bu vecihle sabun i‘mâl..."



olunduğu görülmüştür. Bu tür suistimallerin önlenmesi amacıyla İstanbul'da sabun imalatçılarının kendilerine mahsus damga vurmaları kararı ile birlikte Kandiye, Resmo, Hanya ve İzmir sabunlarının satış fiyatlarından düşük olarak 24 pareye halka satmak üzere narh verilmiştir[6].

Tüketicinin korunmasında en önemli mekanizma narh uygulaması idi. Narh uygulaması ile hem kalitenin hem de fiyatların kontrolü sağlanıyordu. Fiyatlarda ve kalitede belirlenen düzeyin dışına çıkarak tüketiciyi aldatan imalatçılar imalattan el çektiriliyor ve özellikle İstanbul 'da imalatta bulunmaları yasaklanıyordu.

Herhangi bir mamul için gerekli hammadde oranları zaman zaman belirtiliyordu. Mesela Hıfzısıhha-ı Umumiye Sermüfettiş ve Gümrük Tahlilhanesi Müdürü Rasim Paşa'nın sunduğu 1900 tarihli layihada muhtelif cins yağlardan imal edilen sabunların muhtevasında bulunması gereken tuz ve klor maddesinin % 1.5 ve nihayet % 2.5'u aşmaması sağlık açısından lazım olduğu belirtilmektedir. Ancak yurt dışından gelen sabunlarda bu ölçüler korunurken yurt içinde imal edilen sabunlarda % 5, 10, 20, 30, 40 ve daha fazla "mevadd-ı milhıye" yani tuz ihtiva ettiği görülmektedir. Bu ölçülere sahip sabunların "cildi tahzin ve câmeşûyı tahrip eylemekde oldığı fennen ve iktisaden derece-i sübûta" vardığı belirtilmektedir[7]. Bu nedenle söz konusu kalitesiz üretimin önüne geçilmesi taleb edilmektedir.

Gerek yurt içinden gelen gerekse yurt dışından ithal edilen ürünler belirlenen ölçülere uymadığı takdirde el konularak geldikleri yere geri gönderilmesi aynı raporda yer almaktadır. 1906 tarihli belgede mamullerde bulunması gereken hammadde oranları üzerinde durulmakta, belirlenen ölçülere uymayan ürünlerin hileli sayılacağı belirtilmektedir[8]. Yine bazı üreticilerin sırf ecnebi mamulleri ile rekabet edebilmek için ürünlere bazı katkı maddeleri kattıkları anlaşılmış, bunun sadece rekabet amacı taşıdığı ve sağlığa zararlı olmayacağı üzerine üretilen malların belirtilen ölçülere uyması gerektiği ifade edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde tüketim malları üretimine özel bir itina gösterilmiştir. Tüketiciyi aldatmaya yönelik kalb ürün imalatının her zaman önüne geçilmiştir. 26 Şubat 1870 tarihli bir belgede ürünün imal edilmesi aşamasında dikkat edilmesi hususu hükümetin vazifeleri arasında sayılmaktadır[9].

İmalat aşamasında katılacak suyun niteliği üzerinde bile hassasiyetle durulduğu görülmektedir. Üretimde kullanılacak suyun temiz su olması ve ölçüsü oranında suyun katılması isteniyordu[10]. Yine kalitenin korunması amacıyla hammade miktarı / mamul mal miktarı dengesinin korunması istenmektedir. Hammadde miktarı/ mamul mal miktarı dengesinin korunmadığı ürünlerin kalitesiz olacağı ifade edilmektedir[11].

İmalatta uyulacak esaslara ilişkin düzenlemeler oldukça erken tarihlere kadar inmektedir. Bu konuda 1502 tarihli Edirne İhtisab Kanunnâmesinde önemli açıklamalar bulunmaktadır. Bir kısmını yukarıda zikrettik[12].

İzmirli sabun imalatçılarının üretim aşamasında şu hususlara dikkat etmeleri istenir;

"sabunhanelerinde tabh eyledikleri sabun kemal üzre tabh oldukça nîm pûhte iken kazgânlarından ifraz ve ihraç ve kaygan edüb der-mahzen ve ihtikar ve kalp ve nâ matbûh itmeyup mecmû‘ını ber-mu‘tâd-ı kadim kemâliyle tabh ve def‘aten kalyalarına döküp fakat mâyelik içün beş altı kantar sabundan ziyâde alıkonulmamak ve bu nizâmın devam ve istikrarına mürâ‘at .."[13].

İmalat aşamasında kalitenin muhafazası amacıyla hammadde / mamul oranının korunmasına yönelik tedbirler de alınmıştır. Bu tedbirlerden biri üretim esnasında ehl-i vukuf ve mubassır bulundurulmasıdır[14]. Yine zaman zaman üretimi denetleyecek kişiler görevlendiriliyordu. Bu görevliler ehl-i vukuf, müfettiş, mubassır ve mümeyyiz sıfatlarını taşıyorlardı. Üretim esnasında ehl-i vukuf ve mubassır bulundurulması ile hammadde / mamul oranının korunması da amaçlanıyordu. .5

Kalitenin korunmasına yönelik düzenlemelerden biri de nümune imalattır. 1818 tarihli belgede üretiminde görülen suistimaller üzerine tedbir olarak nümune mamul üretimine gidilmiştir[15].

Osmanlı devleti’nde sınai ürünlerin standardatlara uygunluğu ciddi şekilde izleniyordu. Tesbit edilen standartlar kadı sicillerine kaydediliyor, ülkenin uzak bölgelerinde de bu standartlara uyulması isteniyordu[16]. Bu prensib bütün mamulat için geçerli olduğu söylenebilir. Osmanlı Devleti’nde standardizasyona ilişkin düzenlemeler oldukça erken tarihlere kadar inmektedir. Mesela Fatih döneminde düzenlenen 24 Cemaziyelevvel 884/ 13 Ağustos 1479 tarihli bir sabunhane hükmünde her sabun kalıbının 200 dirhem olması isteniyordu[17].

İmalatçılar satışlarını artırmak amacıyla ürettikleri mamule daha kaliteli üretilen mamullerin damgasını vurarak zaman zaman piyasaya düşük kalitede mamul sürüyorlardı. Bu tür sahte damga ile satılmakta olan ürünleri müşteri pek de fark edemiyordu. Bu durum hem kaliteli ürün imalatçılarını ve bu ürünleri satanları etkilediği gibi hem de gümrük gelirlerini etkiliyordu. Söz konusu durum dikkate alınarak mamul nerede imal oldu ise oranın damgasının vurulması tenbih ediliyordu[18].

Klasik dönemde üretici esnaf belli prensibler dahilinde çalışmak zorunda idi. Belli bir malın üretimini yapabilmek için kişinin elinde ustalık belgesinin olması şart idi. Bir belgeden öğrendiğimize göre herhangi bir ürünü imal etmeye talib olan kimse evvela birer miktar ücret ile belirli bir zaman süresinde üstada (usta) hizmet ettikten sonra işçiliklerine icazet verilib nice müddet dahi işci olub, sanatında ustalaştıktan sonra şeyhleri ve kethudaları vasıtasıyla hammadde için birer miktar hisse tayin edilib, ihtiyaç duyulan yerlerde istihdamına ehil olub, ustalar birbirine "muavenet ve muzaharet" ederler idi deniliyor[19].

İthal malların gerek kalitesi gerekse sağlığa zararlı olup olmadığı açısından kontrolü yapılıyordu. Muayene-i sıhhiyeye tâbi olan eşya hakkındaki nizamnâme neşredilerek özellikle yurt içine giren malın sağlığa zararlı olup olmadığı denetleniyordu.

Özetle Osmanlı Devleti’nde tüketiciyi korumaya yönelik önemli tedbirler alınmış, pek çok mekanizmalar işletilmiş idi. Tüketicinin korunmasında da dikkat edilen hususların başında kalitenin muhafazası geliyordu.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Serdar Tan, Nurettin Peşkircioğlu, Kalitesizliğin Maliyeti, Ankara 1989, s. 7-15'den Hüseyin Arslan, İslamda Tüketici Hakları, İstanbul 1994, s. 92-95.

[2] Hüseyin Arslan, age, s. 96.

[3] Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukuki Tahlilleri I-IX, İstanbul, c. 3, s. 115.

[4] Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. 2, sh. 188-230, 286-304, 387-402.

[5] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 4, s. 328.

[6] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 148.

[7] BA, Şûrâ-yı Devlet, nr. 2708/2; Şûrâ-yı Devlet, nr. 2759/5.

[8] BA, Dahiliye Nezareti Hukuk Müşavirliği Kalemi, nr. 10/49.

[9] BA, Ayniyat Defteri, nr. 964/55.

[10] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, hüküm nr. 296

[11] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, hüküm nr. 296

[12] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 3, s. 394.

[13] BA, Cevdet İktisat, nr. 934.

[14] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, s. 148, hüküm nr. 296; Mühimme Defteri, nr. 79, s. 299, hüküm nr. 595.

[15] BA, Cevdet İktisat, nr. 1233.

[16] Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, s. 209.

[17] Halil İnalcık, "Fatih Sultan Mehmed'in fermanları", s. 700, Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 1, s. 590, 594.

[18] BA, A.MKT.UM, nr. 164/78.

[19] BA, Mühimme Defteri, nr. 15, hüküm nr. 2105.













Osmanlı Döneminde Bir İmparatorluk Dili Olarak Türkçe

Gy. HAZAİ*

Anadolu'da 13. yüzyılda ilk yazılı ürünlerini vermeye başlayan Türk dilinin sonraki yüzyıllar boyunca görülen gelişmesinin çeşitli cepheleri hakkında şimdilik elimizde ne kadar bilimsel incelemenin var olduğunu huzurunuzda hatırlatmak gereksizdir sanırım. Bu değerli eserlerin, kitapların ve makalelerin sayesinde Batı-Oğuz kökenli bu dilin gelişmesi, yani geniş bir sahaya yayılması, bir yazı dili ve edebi dil olarak gösterdiği dönüşümünün çeşitli safhaları, yapısında görülen değişiklikler, tarih boyunca ortaya çıktığı ağızlarının özellikleri hakkında bir çok şeyler biliyoruz. Aynı zamanda bu dilde yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yazılı ürün ve edebi eserlerin malzemesinin aklı şaşırtacak ölçüdeki zenginliğini göze alırsak, sonraki kuşakların şimdiki bilgimizi kolaylıkla genişletebileceği hakkında şüphemiz olamaz.

Bu durum bu Kongreye katılan değerli araştırıcılara bir yenilik sunmak amacı ile bildiri okumak isteyen bir dilcinin durumunu bir hayli güçleştirir Konu seçmek sorunu beni, samimiyetle söyleyeyim, çok düşündürdü.

En nihayet Türkçe'nin bir imparatorluk dili olarak oynadığı rolünü ve bu fonksiyondan çıkan etkisini incelemeğe karar verdim. Bu konu tarih boyunca Akdeniz bölgesinde ortaya çıkan diğer imparatorluklardaki dil durumunu da karşılaştırıcı bir temel üzerinde incelemeği de akla getirmektedir Böyle bir yaklaşım belirli noktalarda faydalı sonuçlara varmak ümidini verir Bu karşılaştırmanın temelini oluşturan diğer dillerin tarihine ait etütlerin zenginliğini ve ortaya çıkarılan görüş açılarının çeşitliliğini özellikle Vurgulamak gerekir. Bu yüzden mütevazı bildirimi bu konuyu incelemekte bir ilk yaklaşım, ileri süreceklerimi tartışılması gereken düşünceler olarak kabul etmenizi rica ederim.

Sorunlara geçmeden önce kullanmak istediğim terimleri açıklamama ve yapmak istediğim karşılaştırmanın tarihi boyutunu çizmeme izin veriniz.

İmparatorluk benim için geniş bir sahaya yayılan ve bir hükümdar (kağan, padişah, İmparator vb.) tarafından yönetilen, ne de olsa bunun rolü ile sembolize edilebilen siyası hakimiyetin geniş bir sahaya yayılmış olması, söz konusu bölgede imparatorluğun kurulmasından önce mevcut siyasi birliklerin (krallıkların, beyliklerin vb .) yıkılıp yeni siyasi hakimiyetin çerçevesi içine entegre edilmesi demektir.

Bir imparatorluğun kurulmasıyla söz konusu hakimiyet sahasında yaşayan, kültürü, dini ve dili farklı olan çeşitli halklar bağımsızlıklarını kaybedip bir siyası merkeze bağlanıyorlar.

İmparatorlukta yeni hakimiyet merkezi kuranların dili kendiliğinden anlaşıldığı gibi bir resmi dil haline gelip hayatın her sahasında belirli bir ağırlık kazanır. Bu dilin bu yeni rol ve fonksiyonundan dolayı bu dil ve imparatorluğa entegre edilen halkların dilleri arasında bir karşılıklı alışveriş kurulmasına yol açılır. Tarihin bize öğrettiği gibi bu alışveriş çeşitli imparatorluklarda pek farklı bir model gösterebilir .

Osmanlı İmparatorluğunun kurulmasından önce, aynı coğrafi sahalarda, yani Akdeniz bölgesinde dört defa imparatorluk niteliğini taşıyan siyası hakimiyet ortaya çıktı. Büyük İskender'in kurduğu imparatorluğun ağırlık merkezi Doğu Akdeniz bölgesi idi. Roma İmparatorluğu bütün Akdeniz bölgesini hakimiyeti altında birleştirebildi. Doğu Roma-Bizans İmparatorluğunun ağırlık merkezi, pek kısa bir dönemi gözardı edersek, Kuzey-Doğu Akdeniz bölgesi idi. Arapların fütühatı Batı Akdeniz bölgesine de başarılı bir şekilde yayılmasına rağmen halifeliğin ilk yüzyıllarındaki ağırlık merkezi Güney-Doğu Akdeniz bölgesine bağlı kaldı.

Herkesçe bilinen bu gerçekleri hatırlattıktan sonra bu imparatorlukların yarattığı, etkisi bugüne kadar uzanan dil durumuna bir göz atalım. Vaktiyle geniş sahaya yayılan ve Roma İmparatorluğu zamanında bir çok bakımdan Latin dilinin rakibi olan Yunan dili eski rolünü kaybedip konuşulduğu sahalardan geri çekilip Kuzey-Batı Akdeniz bölgesinde bilinen hudutları içinde yaşamaktadır. Roma İmparatorluğunun resmi dili olan Latince merkezin ağırlığı yüzünden vaktiyle bütün vilayetlerde, yani bütün Akdeniz bölgesinde ve ona bitişik sahalarda kök salabilmiştir .Fakat Latin dili sonralarında Doğuda ve Kuzey Afrika'daki pozisyonunu tamamen kaybetmiştir. Öte yandan imparatorluğun Batı ve Güney *Doğu vilayetlerindeki Romanizasyonun sonucunda Latincenin halef dilleri sayılan Yeni Romen dilleri (İtalyanca, Fransızca, İspanca, Portekizce, Romence, Retoromence, Arumence) ortaya çıktı. Arap fütühatının sonucunda ise Yakın Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinin dil haritası tamamen değişti. Arap dili hakim bir duruma gelmiştir .
Bugünkü bu tablo pek tabii yüzyıllar boyunca süren ve pek farklı cepheler gösteren bir gelişmenin sonucunda vücuda geldi. Ne yazık ki bugün bunun ancak bazı ayrıntıları üzerinde durmakla yetinmemiz gerekir.

Bütün bu gerçekler bize faydalı bir karşılaştırma yapmak geleneğini yaratır. Bu karşılaştırmada temel model olarak sadece Latin dilinin verdiği örnekleri alacağız.

Roma İmparatorluğunun bilinen yayılımı sonucunda Akdeniz bölgesi, Yakın Doğunun belirli bölgeleri, Batı ve Orta Avrupa'nın en büyük kısmı ve Balkanlar tek bir siyasi kuvvetin hakimiyeti altına girdi. Bu aşağı yukarı 500 yıl süren fütühat dönemine paralel olarak bu bölgelerin ''romanizasyonu'' başladı. Bu terim hakkında bugün her ne kadar tartışma varsa da bu sürecin, ki futuhat döneminden çok daha uzun sürdü, Avrupa'nın dil haritasında yaptığı muazzam değişiklikleri herkes bir gerçek olarak kabul etmek zorundadır. Romalıların dili, yani Latince ilkin İtalya'daki ''kardeş dillerin 11 yerini, sonra ise İmparatorluğun Batı vilayetlerinde konuşulan dillerin -Baskça hariç -yerlerini almış ve Balkanlarda da kök salmıştır. Muazzam sahalara yayılan bu dil sürecinin özüne bakarsak şu özellik göze çarpmaktadır. Eski dillerin kayboluşu ve yeni dillerin ortaya çıkışı, yani dil haritasında oluşan ''romanizasyon'' temelinde büyük halk kitlelerin hareketleri sonucunda değil, tersine sadece diller arasındaki temas ve alışverişlerin sonucunda gerçekleşmiştir. İmparatorluğun tarihinde pek tabii farklı olaylar , örneğin kölelerin başka yerlere sürüklenmesi vb da bilinmektedir .Fakat böyle olaylar , söz konusu olan dil değişikliklerinin tümüne bakarsak, bu süreçte şüphesiz ki istisnai bir rol oynamıştır .

Böylece Romalıların işgal ettiği vilayetlerin ahalisinin hayatı aynı bölgelerde devam etmiştir. Aynı zamanda şüphesiz ki bu ahali imparatorluğun merkezinden veya diğer vilayetlerinden gelenlere nazaran bir çoğunluk durumunda idi Gene de yeni düzen dolayısıyla bu vilayetlere gelen asker, memur, tüccar vb. elemanların konuştuğu Latince, yerli ahali tarafından günlük ihtiyaçlar , öte yandan da bu dil tarafından temsil edilen kültürün prestiji yüzünden gittikçe benimsenmeğe başlandı. Yüzyıllar boyunca süregelen bu süreçte böylece en önemli rolü barış içinde yan yana yaşamak, günlük temaslar ve alışverişler oynamıştır

Devlet ve onu temsil eden asker ve memurlar tarafından bir müdahale olmamıştır , ne de olsa kaynaklarımız böyle olaylara tanık değildir. Avrupa'da bu süreçte en önemli etken olarak Roma'nın o dönemde bilinen kültür üstünlüğünü kabul edersek, Latin dilinin Y akın Doğudaki başarısızlığını da daha kolayca anlayabiliriz. Bu bölgelerde ''rakip bir dil'' olarak bilinen Yunanca bu bölgelerin ihtiyaçlarını hem lingua franca, hem de kültür dili olarak Romalıların fütühatından önceki yüzyıllardan başlayarak uzun zaman boyunca başarılı bir şekilde doyurmuştur. Yani Latince Batıda oynadığı rolü bu bölgelerde oynayamadı.

Türk dilinin Anadolu Selçukluları, sonraları ise Osmanlıların dönemindeki yayılıp gelişmesi ve diğer dillerle yanyana yaşamasını incelerken önümüze demin incelediğimiz örneğe nazaran tamamen başka bir tablo seriliyor.

Osmanlı İmparatorluğunun her bakımdan kalbi sayılabilen Anadolu ve Rumeli bölgelerinin Türkleşmesinden bahs ederken bu terimin iki anlamlı olmasına özel dikkat vermemiz lazım. Türkleşme bir taraftan Türklerin, belirli siyasi kuvvetlerin, yani ister Selçuk devlet ve beyliklerinin, ister Osmanlı devletinin fetihleri sonucunda bu bölgelere yerleşip yaşamağa başlaması demektir Öte yandan Türkleşme, terim olarak, belirli bir bölgedeki ahalinin Türk dilini gittikçe benimsemesi ve bu sürecin sonucunda eski dilini unutması anlamına gelir.

Fakat tarihin bize sergilediği örneklere bakarsak temelinde Türkleşmenin ancak birinci modeline, yani Türklerin yarattığı yeni siyasi çerçeve içinde ya kendi inisiyatifi, ya da devletin İskan politikası sonucunda belirli bölgelere yerleşmesine rastlıyoruz. Yerli ahalinin Türk dilini kabul edip eski dilini terk etmesine ait elimizde örnek varsa da, böyle haller sürecin tümü bakımından bir İstisna niteliğini taşıyor. Başka bir deyişle. Selçuk ve Osmanlı fetihleri sonucunda Anadolu ve Rumeli'de yerleşen Türkler eski yerli ahaliyle yanyana yaşamağa başlar Bu süreç pek tabii çeşitli diller ve Türkçe arasında çok taraflı temas ve alışverişlere yol açar , fakat eski yerli dillerin kaybolmasına yol açmaz.

Somut örneklere bakalım. Balkanların İslamlaştırılmış bölgelerinde bile yerli ahali, örneğin Doğu Rodoslarda Pomaklar, Batı Rumeli'de ise Boşnaklarla Arnavutlar İslam dinini kabul ettikten sonra kendi dillerini korumuşlardır.

Anadolu'da Hıristiyan Ermeni ve Rumların, ayrıca Müslüman Kürtlerin yüzyıllar boyunca görülen dil bağımsızlığı benzer bir örnek sergiliyor .

Bu hallerin tersine Karamanlıların örneği gösterilebilir. Fakat bu halk gurubunun menşeini, hele onlardaki dil durumunun nasıl ortaya çıktığını hala bilmiyoruz.
Sözün kısası, Osmanlı İmparatorluğunun merkezi sahalarında çeşitli dillerin yüzyıllar boyunca yanyana yaşadığını görmekteyiz. Bu sürecin sonucunda İmparatorluğun bir çok bölgesinde ahalinin iki veya çok dilliliği ortaya çıkmıştır . Bu hal ise diller arasındaki temas, alışveriş ve karşılıklı etkilemeleri daha da kuvvetlendirmiştir. Bugün söz konusu olan bütün bu dillerde bu olayları ispatlayan bir sürü veriye sahibiz.

Balkan dillerindeki Türkçe alıntıların bu dillerin söz hazinesindeki genişliği bu sahalardaki kuvvetli iki dilliliğin sonucunda ortaya çıkması şüphesizdir. Aynı zamanda Türkçeden gelen bu alıntılar o dönemde Türkçe bilmeyenler için Türklerle anlaşmada bir basit lingua franca temelini sağlamıştır.

Çeşitli dillerin Türkçe ile ''yapıcı bir şekilde" yanyana yaşamak durumunda gelişmesine ait elimizde bir çok önemli kanıtlarımız da var. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan bazı halkların Türk dilini yüksek bir seviyede benimseyip, aynı zamanda kendileri tarafından kullanılan Türkçe için kendi yazılarını uyguladığı herkesçe bilinen bir şeydir.

İmparatorluk dili rolüne ve fonksiyonuna giren Türkçenin imparatorluktaki yayılması ve orada önceden kullanılan dillerle tarihi bağlantısının tablosu Roma İmparatorluğunun tarihinde tanık olabildiğimiz tablodan farklı olduğu bellidir. Batı Avrupa'daki eski yerli diller belirli bir ''barışçı asimilasyon'' sürecinde kaybolup yerlerini Latincenin halef dillerine verkmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğunda böyle bir asimilasyon dillerin gelişmesinde temel model değildi, tam tersine diller bağımsızlıklarını korumuşlardır .

Bu gelişmenin nedenlerini ileride etraflıca incelemek her halde faydalı olur .İlk akla gelen izah imparatorluğun bilinen millet sisteminin ortaya çıkışında belirlenen prensiplerin dil konusundaki uygulallil1ası olabilir. Bu sistemde temin edilen ''din ve kültür bağımsızlığı'' böylece pek tabii ''dil bağımsızlığı'' hattını kuvvetlendirmiştir .

Aynı zamanda imparatorluğun hudutları içerisinde konuşulan diller arasında yüzyıllar boyunca pek derin temas ve alışverişlerin oluşması görülmektedir. Yanyana yaşayan dillerin birbirlerini ne kadar etkilediği hakkında yalnız kelime hazineleri değil, fonetik, morfolojik ve sentaks sistemleri de bilgi veriyor. Burada bu gayet iyi bilinen ve hakkında sayısız inceleme yapılan olaylara ait örnekler sıralamak gereksizdir sanırım.

Sadece bir tanesini anmakla yetineyim. Türkiye Türkçesinin fonetik sisteminin diğer Türk dillerinin fonetik sistemine nazaran -basit bir terim kullanayım -''daha yumuşak'' oluşu, yani bazı seslerin boğumlama yerlerinin öne kayması da bu olaylardan biri olarak sayılabilir .İlk defa 19-uncu yüzyılda A. Vambery tarafından farkına varılan bu olay üzerinde duran meslektaşımız, Profesör K. H. Menges bunun anahtarını Türkçe ile Hindi-Avrupai diller arasında uzun yüzyıllar boyunca süregelen temaslarda görmektedir .

İncelediğimiz konunun son noktasına gelirken bir imparatorluk dili haline gelen Türkçenin bir edebi dil olarak gelişmesine bir göz atalım. Bu rolün coğrafi ve siyasi şartları Türk edebi dilinin gelişmesini etkilediler mi, etkilediler ise, bu etki ne şekilde ifadesini bulmuştur sorusuna cevap aramağa çalışalım. Bu konuyu incelemek bakımından Anadolu'da ortaya çıkan ve Osmanlıların bilinen tarihi rolü sonucunda Rumeli'de de kök salan Türk yazı dilinin gelişmesini Orta Asya'daki Türk yazı dilleriyle karşılaştırmak bir fayda sağlar sanırım.

Bilindiği gibi Orta Asya'da yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yazı dilleri bir tek siyasi ve kültür merkezine bağlı değillerdi. Tam tersine bu yazı dillerinin *tarihi şartların gerektirdiği gibi -dönemden döneme başka bir merkeze bağlı olduğu, ve böylece arkasındaki lehçe temelinde de belirli bir değişikliğin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu gelişmenin nedeni bellidir: Orta Asya'daki Türk halklarının tarihinde yüzyıllar boyunca daha üstün bir siyasi ve kültür merkezi ortaya çıkmamıştır .Arka arkaya kurulan, bazıları gerçekten imparatorluk niteliğini taşıyan siyasi formasyonların merkezleri başka başka bölgelere bağlı idi.

Anadolu'ya gelen Türklerin hayatı tamamen başka şartlar içinde gelişmiştir. Bu gelişmede en önemli etken rolünü kuşkusuz ki tarihi miras oynamıştır. Osmanlıların kısa bir zaman içinde dünya tarihinde pek önemli rol oynayan Anadolu ve Rumeli sahalarına, sonra ise Asya ve Avrupa arasında gerçekten köprü rolünü oynayan İstanbul'a sahip olmaları önceki imparatorlukların payitahtı olan bir iktisadi, siyasi ve kültürel merkeze sahip olmak demekti. Bu tarihi miras ise Osmanlılar için bir çok şeylerin, böylece yazı dilinin gelişme şart ve yollarını da önceden saptamıştır. Roma ve Bizans imparatorluklarından sonra Balkanların tekrar tek bir hakimiyet altına gelmesiyle bu bölgeler Osmanlıların Batıya yönelik ilgi ve siyaseti yüzünden imparatorluğun hayatında diğer bölgelere nazaran daha önemli bir rol kazanmışlardır. Yüzyıllar boyunca bu bölgelere, özellikle Doğu Rumeli'ye yerleşen Türklerin dili yerli ağızların verdiği bilgiye göre imparatorluğun payitahtı ve etrafı ağızlarına paralel olarak gelişmiştir. İstanbul ve Doğu Rumeli Türkçesin de görülen bu koşutluk dilin yapısında oluşan en önemli değişikliklerde açık bir şekilde göze çarpmaktadır Böylece bugünkü Türk yazı dilinin yapısını bu bölgenin Türkçesine bağlamalıyız.

Eski Anadolu Türkçesi Osmanlılar sayesinde bir yandan Rumeliye de yayılmış, öte yandan da bir imparatorluk dilinin rolü ve fonksiyonunu da kazanmıştır .

Söz konusu olan tarihi olaylar sonucunda ortaya çıkan yeni siyası durum ve onların arkasında saklanan -ve tarihte defalarca görüldüğü gibi -sonraki gelişmeyi de etkileyen tarihi miras Türkçenin gelişmesi için yepyeni şartlar yaratmış ve hayat yolunu büyük bir çapta önceden saptamıştır .

Bu gelişmenin sonucunda ortaya çıkan dil ve dil durumu belirli bir açıdan Osmanlı İmparatorluğunun yerini alan Türkiye Cumhuriyeti için de bir tarihi miras oldu. Fakat bu sorunları incelemek bugünkü konumuzun dışında kalır.



---------------------------------------------------------------------------------
* Budapeşte-Macaristan














Osmanlı fetih politikasının hukukî esasları nelerdir? Osmanlı Devleti’nde savaş esas mıdır? Bu devlet harp ile mi gelişmiştir? Böyle bir anlayış İslâm’ın manasına uygun mudur? Osmanlı fetih politikasının hukukî esasları nelerdir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için, Osmanlı Hukukunda harbin yani cihadın tarifini ve sebeplerini özetlemek gerekir. Hukukî yönünü ortaya koyduktan sonra, tarihî olaylarla meseleyi izah etmek daha kolay olacaktır.

Osmanlı Hukukunda gazâ, cihad ve kıtâl gibi kelimelerle ifade edilen harb, değişik şekillerde tarif edilmiştir. Allah yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla savaşmak ve bu uğurda elinden geleni yapmak şeklindeki tarif cihadın umumî tarifidir. Harbin karşılığı olan cihâd ise, İslâm’a davet ve bu daveti kabul etmeyenlerle savaş diye tanımlanmıştır. Bu manada harp, normal zamanlarda Müslüman toplumun dinî görevidir (farz-ı kifâye); düşman İslâm ülkesine hücum ettiği zamanlarda ise savaşa ehil her Müslümanın zaruri görevi haline (farz-ı ayn) gelir. Bu gibi durumlarda nefîr-i âmm (umumî seferberlik) dinî ve zarurî bir görevdir.

Harbin gayesi ile ilgili olarak şunlar söylenebilir: Bilindiği gibi Osmanlı devleti (umumî manâda), vatan ve ırk gibi maddî değerler üzerine değil, manevî değerler ve bütün insanlığın iki dünya mutluluğunu temin etme mefkûresi üzerine kurulmuş bir devlettir. Bu manâda Osmanlı Devleti’nin cihaddan gayesi, bütün insanları zorla Müslüman etmek değildir. Amaç, isteyenlerin İslâm’a girmelerini, istemeyenlerin ise İslâm’ın hâkimiyeti altında huzur ve refah içinde yaşamalarını temindir. Bu yüce gayeye ulaşmak için, son başvurulacak çare cihaddır. Hz. Peygamber’in şu hadisi bunu gayet güzel açıklamaktadır: “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu etmeyin. Allah’tan afiyet ve huzur dileyin. Düşmanla karşılaşınca da, sabır ve sebât gösterin ve bilin ki, cennet, kılıçların gölgesi altındadır”. Kısaca cihadın gayesi, netice itibariyle sulhdur ve tevhid inancının düsturları ile insanlığı daimi bir barışa davettir.

Osmanlı Hukukunda meşru addedilen harplerin gerekçelerini şu haller teşkil eder:

1) İ’lây-ı kelimetullâh veya fî sebilillâh cihâd dedikleri, Allah’ın kelâmını ve dinini yüceltmek için Allah yolunda yapılan savaştır. Bunun içine, aşağıda belirtilen usule riayet etmek şartıyla, İslâm’ın bütün insanlara anlatılması ve davetin dünyadaki herkese yapılması gayesi girdiği gibi, İbn-i Kemal’in yerinde ifadesiyle, saf İslâm inancının sapık inançlardan ve mezheplerden korunması da girmektedir. Nitekim Yavuz’un İran’a karşı ilan ettiği savaş, son sebebe dayanmaktadır. Özellikle yükselme döneminde bazı harplerin, İslâm’ın davetini yaymak için yapıldığını ifade etmek gerekmektedir. İnsanları zorla Müslüman yapmak için savaş yapılmadığı ortadadır. Ölçü şu âyetlerdir: “Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerler ise, bilin ki, düşmanlık ancak zâlimlere karşıdır”; “Dinde ikrâh ve icbar yoktur”. Osmanlı Padişahlarının fethettikleri toprakları, cizye ve harâç vermek şartıyla tekrar eski Hıristiyan idarecilere teslim etmesi, bu dediklerimizin en büyük delilidir. Bu konuda Halil İnalcık Hocamızın Balkanlardaki fetih politikası ile ilgili makalelerine bakılabilir.

2) Düşmanın İslâm toprağını istila etmesi veya tahammül edilemez bir şekilde hareket etmesi halinde, müdafaa harbi yapmak gerekir. Müdafaa, can, aile, din veya vatan için olabilir. Bunu kısaca nefsi müdafaa diye özetlemek mümkündür. Zaten cihada müsaade eden Kur’ân âyeti de buna dikkat çekmektedir: “Artık saldırıya uğrayan mü’minlere zulmedildiği için cihada izin verildi”. Buna en güzel misâl şu olaydır: II. Murad, tamamen sulha taraftar olarak, murahhaslarını barış antlaşmasını imzalamak üzere Segedin’e göndermiş idi. Kendisi oğlu Mehmed’i tahta oturtarak Manisa’ya çekilir çekilmez, Papa’nın tahrikiyle II. Murad’dan kendileri barış isteyen Macarlar ve Sırplar yeniden haçlı orduları teşkil ederek Osmanlı Devleti’ne hücum etmişlerdir. Bunu bilinen II. Kosova Meydan Muharebesi takip etmiştir. Kısaca Osmanlı Devleti’nin yaptığı harplerin önemli bir kısmı, müdafaa harbi niteliğindedir. Kanuni zamanında yapılan Belgrad ve Mohaç seferlerinin sebepleri ise, düşmanın yapılan andlaşmanın şartlarını tek taraflı olarak iptal yoluna gitmeleridir.

3) Gayr-i müslim bir ülkede azınlık halinde bulunan Müslümanların yardım istemeleri de meşrû bir harbin gerekçesini teşkil eder. Buna biz, İslâm’ın davetini emniyet altına almak ve bu davete icabet etmek isteyen güçsüz ve zayıf kimselere destek olmak da diyebiliriz. Kısaca insanî sebepler de demek mümkündür. Mesela Rodos’un fethi orada bulunan 5-6 bin kadar Müslümana zulüm yapılması ve hatta yerli ahaliye bile zulmedilmesidir. Gerçekten buradaki Müslümanları, Hıristiyan idareciler, adada esir tutmuşlar; gündüz boyunları bukağıda ve gece ise ayakları zincirde işkenceli bir hayata mecbur etmişlerdir. İbn-i Kemal, Mohaç Seferinin sebeplerinden biri olarak Macar Valilerinin ahaliye yaptıkları zulmü göstermektedir. Nitekim gayr-i müslim tarihçiler dahi, Bizans’ın zulmünden dolayı çok sayıda Hıristiyan re’âyânın Osmanlı askerinden yardım istediğini açıkça ifade etmektedirler.

4) Münafıkları, dinden dönenleri, İslâm’ın kesin emirlerini (zekât gibi) inkâr edenleri, isyancıları ve andlaşmayı bozanları cezalandırma gayesi de meşrû’ bir harbin gerekçeleridir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu Beylikleri ve Celâlî isyanları ile ilgili bütün askerî hareketleri bu manada harbe girmektedir. Gerçekten Osmanlı tarihini inceleyenler, mesela Karamanoğullarının, Osmanlı orduları Bizans’ı veya bir başka gayr-i müslim devleti mağlup edeceği çok kritik zamanlarda, ordunun Avrupa’da bulunmasından yararlanarak, Bursa gibi Müslüman bir şehri defalarca yakıp yıktıklarını çok iyi hatırlayacaktır. Mesela Yıldırım Bâyezid, tam İstanbul’u muhasara altına almışken, Karamanoğlunun Osmanlı topraklarına girmesi üzerine muhasarayı terk ederek Anadolu’ya geçmek mecburiyetinde kalmıştır.
Osmanlı Hukukçuları düşman şahıslara göre harbi dörde ayırmışlardır:

A) Gayr i müslimlerle yapılan savaş.

B) Mürtedlerle yapılan savaş. İslâm Dinini terk edenlere mürted veya ehl-i ridde denilir. Bunlara karşı silaha müracaat etmeden önce, şüpheleri izale edilerek İslâm’a dönmeleri için gayret gösterilir. Bu işleme istitâbe denir. Vazgeçmezlerse savaş ilân edilir.

C) Bâğilere (isyancılara) karşı yapılan savaş. Mevcut bir nizâma isyân eden âsiler, sulh yolu ile itaat etmezlerse, savaş ilân edilir. Osmanlı hanedanı arasındaki savaşlar ile isyancıları bastırma hareketleri (Celâlî isyanları) bu gruba girmektedir.

D) Muhariplere yani milletlerarası haydut ve korsanlara karşı yapılan harpler. Yol kesme suçlarını işleyenlere karşı savaş ilân edilebileceğini Kur’ân açıklamaktadır.

Bizi burada asıl ilgilendiren birinci harp çeşididir. Diğerlerinin kendilerine mahsus bazı hükümleri vardır. Hususî hükümlerin dışında genel harp hükümleri tatbik edilir.

İslâm hukukunun ortaya çıktığı dönemlerde, insanî esaslarla bağdaşan bir harp kanunu ne Sâsanilerde, ne Romalılarda ve ne de başka bir millette mevcuttu. İnsanî esasları temel kabul eden İslâm orduları ve özellikle de Osmanlı orduları, meşrû olan harp kanunlarını çok ciddi bir şekilde uygulaya gelmişlerdir. Başkasının malına müdahale etmeme yasağını çiğneyen bazı Sırp asıllı askerleri hemen idam ettiren I. Murad Hüdâvendigâr’ın bu hali, yüzlerce misâllerden biridir.

Cihadın ilânı, İslâm hukukunun emrettiği muamelelerin ifası demektir. Bu muameleler şunlardır: Savaşa başlamadan önce gayr-i müslimler mutlaka İslâm’a davet edilmeli, aksi takdirde savaş yapılacağı ihtar edilmelidir. Ayrıca düşman gayr-i müslimler, eğer zimmî olabilecek grupdan iseler, İslâm’ı kabul etmemeleri halinde cizye vererek, İslâm devletinin hâkimiyeti altına girmeleri teklif edilir. Bu iki teklife müsbet cevap alınamadığı takdirde fiilen harp başlar. Nitekim Petervaradin’in fethinden evvel, Kur’ân ve Sünnetin emrine uyularak sulh içinde itaatleri istenmiş ve İbn-i Kemal’in kaydına göre isyan ve zulümde inad edince cihad ilan edilmiştir. Osmanlı tarihleri, her savaş öncesi, “Kötülüğü en güzel bir şekilde bertaraf ediniz” hadisi ve “Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et” âyetinin emirlerine uyulduğunu açıkça beyan etmektedirler. Bu dediğimiz hususu, Batılı tarihçiler de kabul etmektedirler. Mesela Alman Tarihçi Lies aynen şunu söylemektedir: “Rum ve Acem ülkeleri feth edilince, Müslüman ordular bu ülkelerin insanlarını, İslâm ile kılıç arasında değil, İslâm ile cizye arasında serbest bırakmışlardır. Bu husus methe layıktır”.

Kısaca Osmanlı Devleti’nin kuvvetle değil davetle yayıldığını ve diğer milletlerle olan savaşlarının, yukarıda zikredilen sebeplerle meydana geldiğini görüyoruz. Osmanlı Devleti’nin 400 atlı ile birden bire cihan devleti oluşunun izahı da sorumuzun cevabını teşkil etmektedir.[1]


[1] Kur’ân, Bakara, 190, 256; Gâşiye, 21-22; Hac, 39-40; Müslim, 1-Cihâd, 6; Molla Hüsrev, Dürer ve Gurer, İstanbul, 1317, I/282; Damad, Mecma ül-Enhür Şerhu Mültek'al-Ebhur I-II, İstanbul 1331, I/642, 688, 707; Mevkufatî, Muhammed, Mültekâ Tercümesi, (I. İbrahim’in sadrazamı Mustafa Paşa’nın tâlimatıyla bu tercüme yapılmıştır), İstanbul 1302, I/340 vd.; İbn-i Kemal, Tevârîh-i Âl-i Osman, Süleymaniye Kütp. Ayasofya Bölümü, nr. 3318, vrk. 8/b, 9/b, 10/a, 11/b, 12/a, 14/b, 21/b-24/b; Kemal Paşa-zâde (İbn-i Kemal), Tevârîh-i Âl-i Osman X. Defter, (neşr. Şefaettin Severcan), Ankara 1996, sh. LV vd.; Turnagil, Ahmed Reşit, İslâmiyet ve Milletler Hukuku, İstanbul 1972, sh. 153 vd.; Heyet, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, c. I, sh. 425-438; İnalcık, Halil, “Rumeli“, İA, c. IX; İnalcık, “Ottoman Methods of Conquest”, Studia Islamica, 1954, II, 103-129; Çetin, Osman, Anadolu’da İslâmiyetin Yayılışı, İstanbul 1990; Beldiceanu, Nicara, “Osmanlı İmparatorluğunda Şeneltme, Türkleştirme ve İslâmlaştırma”, Tarih ve Toplum, Ekim 1992, sayı 106; Eroğlu, Nazmi, “Türklerde Cihad ve Fütûhât Anlayışı”, Köprü, Sonbahar 1994, sayı 48, sh. 66-75.





Osmanlı Haremindeki Erkek Personel Osmanlı Haremindeki erkek personeli kısaca anlatır mısınız
ve görevlerini açıklar mısınız?

Osmanlı haremine alınan hadım erkek hizmetçiler (tavaşiler) iki gruba ayrılmaktaydı:

Birincisi; Ak Hadımlardır. İslâm hukukunda erkeklerin hadım edilmesi yasaklandığından dolayı, Osmanlı Devleti’nin genişleme yıllarında, İstanbul’a çok sayıda Macarlar’dan, Almanlar’dan ve Slavlar’dan esir getiriliyordu. İlk ak hadımlar bunlar arasından temin ediliyordu. Daha sonraları Gürcü, Ermeni ve Çerkezler’den hadım olanlar satın alınarak temin edilmeye başlandı. Osmanlı hareminde istihdam edilen bu ak hadımlara ak ağalar adı verilmekteydi. III. Murad’ın 1582 tarihinde Bab’üs-Sa‘âde Ağalığını yani kızlar ağalığını zenci Habeşi Mehmed Ağa’ya teslim edişine kadar, kızlar ağası ak ağalardan seçilirdi. Ak ağaların en önemli görevi, Padişahın mâbeyn dâireleri ile harem dairesini korumak ve gerekli hizmetleri görmekti. Dış göreve atandıklarında vezâret payesi verilir ve genellikle Mısır Valiliğine gönderilirlerdi.

İkincisi; Siyah Hadımlardır. Hem fitneye daha çok yol açma ihtimali, hem teminindeki güçlük ve hem de hadım edilmelerinin zorluğu ve dayanıksız olmaları sebebiyle, özellikle III. Murad zamanında Osmanlı Hareminde ak hadımların yerini zenci olan siyah hadımlar alınmaya başlandı. Bunun üzerine esir tüccarları, Mısır, Habeşistan ve Orta Afrika’ya kadar giderler, türlü yollarla elde ettikleri zenci çocuklarını hadım ettirdikten sonra başta Mısır ve Beyrut olmak üzere Akdeniz limanlarında satarlardı.

Bu yollarla Harem’e alınan zenci hadımlardan bir ocak kuruldu ve adına da ağalar ocağı dendi. Ağalar ocağına alınan zenci çocukları, kendilerinden daha büyük hadım ağalarınca yetiştirilirdi. Bunlara Türkçe öğretilir ve güzel isimler takılırdı. Sarayın ve haremin âdâbı hem nazarî ve tatbiki olarak öğretilirdi. Enderun okulunda olduğu gibi, harem de bir okuldu. Belli bir yaşa kadar eğitilen ve eğitimlerini tamamlayan hadımlar, daha sonra Harem’deki hizmetlere tevzi edilirlerdi.

Harem’in Medhalinde görev yapan hadımağaları veya bir diğer adla harem ağalarının sayıları, Fâtih zamanında 20’yi, 1517 tarihinde 40’ı, 1537 tarihinde 20’yi ve nihâyet 100’ü geçmemesine rağmen, batılı kaynaklar, bu sayıyı 500, 600 ve hatta 800 olarak ifade etmişler ve karalamak istemişlerdir. Bu hususta Batılı yazar ve seyyâhların verdikleri rakamlar, tamamen hayale ve özellikle Müslüman bir devlet olan Osmanlı Devleti’ni karalamaya yöneliktir. Bu iddiaları ileri sürenlerin ellerinde ciddi bir tarih kaynağı da bulunmamaktadır[1].


[1] Penzer, The Harem, 118, 139 vd.; Uluçay, Harem II, sh. 118, 119, 127 vd.; Uzunçarşılı, Saray Teşkilâtı, sh. 172 vd.; Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lügati, sh. 10-11; Miller, B., Beyond The Sublime Porte, Yale 1931, sh. 91 vd.












Osmanlı Hoşgörüsü

Doç. Dr. Said ÖZTÜRK

Çağdaş dünyamızda en ideal bir yönetim biçimi telakki edilen demokrasi, farklı anlayış, kültür ve yapılara müsamaha ve tahammül gösteren, örgütlenme hakkı veren bir sistem olarak görülmektedir. Müsamaha demokrasinin temel bir esasıdır. Zira müsamahanın olmadığı yerde demokrasilerden bahsetmek mümkün değildir.

Osmanlı yönetim anlayışı çağdaş demokrasilerin temel bir esas olarak belirlediği müsamahanın tüm sınırlarını zorlayacak bir yönetim anlayışını tesis etmişlerdir. Bu anlayış salt Osmanlı yönetim geleneğinin bir ürünü olmaktan çok İslâm’ın belirlediği ilkelerden kaynaklanmakta ve hicri birinci asırdaki uygulamalara dayanmaktadır. Zira Osmanlı hoşgörüsünün temelinde gönülden bağlı oldukları dinin böyle bir davranış biçimini emretmesi geliyordu.

Kur’anın bu konuda getirdiği ilkeler din ve vicdan hürriyetini esas tutmakta ve zor kullanarak insanları kendi şemsiyesi altında toplamayı kabul etmemektedir; “Dinde zorlama yoktur”, Bakara suresi 256. “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacakmısın”. Yunus Suresi 99. Hz. Peygamber’in uygulamaları da bütün insanların Allah’a iman etmelerini arzu ettiği halde hoşgörü esası üzerine kurulmuştur; Medine sözleşmesinin 25. Maddesinde “Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü'minlerin dinleri kendilerinedir”. Necran Hristiyanları ile yapılan sözleşmede de; "Onların mallarına, canlarına, dini hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine, az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şâmil olmak üzere, Allah'ın himayesi ve Resulullah Muhammed'in zimmet'i Necranlı'lar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiç bir piskopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiç bir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiç bir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir". Hz. Peygamber'in Necranlı'lara gönderdiği bir diğer mektub şöyledi; "... Ne olursa olsun, az olsun çok olsun, ellerinde ne bulunduruyorlarsa kiliseleri ve manastırları kendilerine aittir. Allah'ın ve Resulunün zimmeti onlar üzerinedir. Hiç bir piskopos, piskoposluk vazifesini gördüğü yerden, hiç bir rahip kendi manastırından ve hiç bir papaz kendi kilisesinden alınıp bir başka yere gönderilmeyecektir. Onların ne hak ve hukuku ve ne de onların alışageldikleri hiç bir şey bir değişikliğe tabi tutulacaktır. Onlar samimiyetle hareket edip, üzerlerine düşen vazifeleri hakkıyla ifa ettikleri müddetçe, Allah'ın ve Resulunün zimmeti bunlar üzerine olacaktır. onlar ne bir zulme uğrayacaklar ve ne de kendileri başkalarına zulmedeceklerdir".

Hz. Peygamber’den sonraki uygulamalar da istisnaların dışında bu temel anlayış üzerine bina edilmiştir. Hz. Ömer’in Medain Hristiyanlar’ına verdiği taahhüdde “Hristiyan dini üzere olanlardan hiç bir kimse istemeyerek müslüman yapılmaya zorlanmaz” ilkesi yer alıyordu. Huzeyfe b. El-Yeman’ın Mah Dinar ahalisine verdiği emanda “bu emanı onların canları, malları, toprakları için vermiştir. Onların dinleri zorla değiştirilmez, kendileriyle şeriatları arasına girilmez”.

Bu uygulama tarzı bütün İslâm tarihi boyunca yönetimlerin en fazla dikkat ettikleri bir husus olmuştur. Osmanlı yöneticileri de bu anlayışı devam ettirmekte tereddüd etmemişler, kuruluşundan yıkılışına kadar bu ilkelere sadık kalmışlardır. Zira Osmanlı farklı uygulamalara yönelmiş olsaydı bu gün var olan kültürel ve etnik yapıların pek çoğu Osmanlı kimliğinin geniş potası içinde erimesi kaçınılmazdı.

Osmanlılar fethettikleri topraklarda yaşayan farklı dinlere mensup insanların İslâm dinine girmeleri yönünde baskı uygulama bir tarafa bu insanların inanç ve vicdan hürriyetlerini koruma altına almışlardır. Üstelik birinin diğerine baskısına da müsamaha etmemiştir. Bu konuda Kudüs’de dini konular yüzünden çıkan gayr-ı Müslimler arasındaki anlaşmazlıkta devletin hakem rolünü üstlendiğini bir örnek olarak zikredebiliriz. Osmanlı Devleti’nde uygulamaya konulan millet sistemi gereği olarak Gayr-ı Müslim Osmanlı vatandaşlarının dini işlerine hiç bir zaman müdahale edilmemiş ve bu sebeple din ve milliyetlerini korumaları mümkün olmuştur.

Daha Osman Bey zamanında bile gayr-ı Müslimlerin hak ve hukukları koruma altında idi. Bir Cuma günü Germiyan Türk Beyi Alişir’in tebasından bir Müslüman ile Bilecik Rum liderine bağlı bir Hristiyan arasında vukubulan anlaşmazlıkta Osman Bey Hristiyan lehine hüküm vermiş idi. Daha sonraki tarihler için de buna benzer yüzlerce örnek bulmak mümkündür. Günümüze kadar intikal eden Şer’iye Sicilleri ve diğer arşiv kaynakları buna şehadet etmektedir. Hiç bir gayr-ı Müslim dini yüzünden haksızlığa uğramamış, kanun önünde eşit statüsü korunmuştur. İdarecilerin de gayr-ı Müslim tebaya yönelik haksızlıkları ilgili merciler tarafından anında ber taraf edilmiştir. Bosna ruhbanlarına ve Galata Cenevizlilerine verilen emannameler de Osmanlı Devleti’nde din ve ırk farklılığından dolayı temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmaya gidilmediğinin en bariz örnekleridir. Semt pazarlarının günü bile bu kesimin dini günlerine gelmemesine çalışılarak mağdur olmaları önleniyordu. Bilecik’de semt pazarının günü mahalli idare tarafından Pazartesi’nden Pazar gününe alındığında dini günlerine rast geldiğinden gayr-i Müslimlerin vaki şikayeti üzerine tekrar merkezi idare tarafından Pazar gününe alınmıştır. Benzer bir hadise 1817’de Adapazarı’nda vukubulmuştur. Kurulan semt pazarı reayanın tatil ve dini günü Pazar gününe geldiğinden bunun Cumartesi gününe alınması için merkezi hükümet mahalli idarecilere talimat gönderiyordu.

Osmanlı gerek din, gerek etnik açıdan mozaik bir yapıya sahiptir. Ülkenin egemenlik sahası içerisinde müslümanların dışında katoliklerden; Latinler, Katolik Ermeniler, Katolik Gürcüler, Katolik Süryaniler, Kildaniler, Maruniler, Kıptiler, Katolik Rumlar, katolik olmayanlardan Ortodokslar, Gregoryenler, Nasturiler, Yakubiler, Melkitler, Mandeiler, Musevilerden ; Rabbaniler, Karailer, Samiriler ve ayrıca Sabiiler bulunuyordu.

Gayr-ı Müslimlerin etnik olarak dağılımı ise şöyledir; Rumlar, Yunanlılar, Bulgarlar, Pomaklar, Sırplar, Hırvatlar, Karadağlılar, Bosnalılar, Arnavutlar, Macarlar, Polonyalılar, Çingeneler, Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler, Kildaniler, Araplar (Maruni, Melkit vs), Yahudiler, Romenler, Türkler (Gagavuzlar), Kıptiler, Habeşler.

Ulaşım ve iletişim teknolojisinin günümüzün sınırlarına bile ulaşmadığı çağlarda bu kadar etnik ve dini farklılıklara sahip gayr-ı Müslim toplulukların idaresi Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü ve müsamahası ile mümkün olmuştur.

Osmanlı hoşgörüsü konusuna değinen Gibbons; “Yahudiler’in toptan öldürüldüğü ve Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idareleri altında bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseleri barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların müsamahakarlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vak’aya itiraz edilemezki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini temel taşı olmak üzere vaz etmiş ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı ve Engizisyona resmen resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı” der.

Batılı pek çok seyyah ve tarihçinin kaleminden Osmanlı hoşgörüsüne dair yazılan daha pek çok örnek bulmak mümkündür. Hatırı sayılır bir ilim adamı olan Brockelman Osmanlı hoşgörüsüne dair şöyle diyor; Müslüman Türkler, fetihler esnasında isteselerdi Hristiyanları tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önceleri dedeleri kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle, Bulgarları rahatsız etmedilerse o da dini eski gelenekle tanınmış İslâmi devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortokos Rum ruhani sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleriyle tanıdı. Hatta o, Hristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu artırdı bile”.

Kemahlı Rahib Grigor 1595-1640 yıllarını kapsayan kronolojisinde Sultan I. Ahmed'den şöyle bahsetmektedir; "Sultan Ahmed sulhsever, şefkatli, dindar ve Hristiyanlara karşı muhabbetli bir padişah idi. Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçesi vergisine tabi kıldığı vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, padişaha şikayet ettiler. Alınan para padişah iradesiyle geri verildikten maada sözü geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah papazları çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek verilen para son puluna kadar geri alındı".

II. Mahmud’un 1837 yılında Şumnu’da yaptığı bir konuşma Osmanlı sultanlarının gayr-ı Müslim topluluklara bakışlarını ve takındıkları hoşgörülü tavrı yansıtan iyi bir örnektir;

“Siz Rumlar, siz Ermeniler ve siz Yahudiler hepiniz Müslümanlar gibi Allah’ın kulu ve benim teba’amsınız. Dinleriniz başka başkadır. Fakat hepiniz devlet kanunlarının ve irade-i şahanemin himayesindesiniz. Size tarh edilen vergileri ödeyin. Bunların kullanılacakları maksatlar sizin emniyetiniz ve refahınızdır”.

Bu konuşma metninden de anlaşıldığı üzere Osmanlı’nın siyasi hakimiyet sahası içerisinde bulunan tebanın güvenliği ve hukukunun korunması esastır. Her iki ilkenin gerçekleşmesi bir tarafta barışı mümkün kılıyor, diğer tarafta hoşgörülü davranmayı sağlıyordu.



KAYNAKLAR

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet Belediye, nr. 1592; 1310 Tarihli Hüdavendigar Salnamesi, sh. 373; C. Boreckelman, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, trc. Neşet Çağatay, Ankara 1964, c. 1, sh. 258; Hammer, Ata Bey tercümesi, c. 1, sh. 103-104; Gibbons, Herbert Adams, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1328, sh. 63; Andresyan, Hrand D., "Bir ErmeniKkaynağına Göre Celali İsyanları", Tarih Dergisi, sayı 17-18, 29; Erdoğru, Mehmet Akif, "Ertuğrul Gazi'nin Bilecik'teki Vakıfları", Vakıflar Dergisi, İstanbul 1990, c. XXI, sh. 109; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi I-II, trc. Salih Tuğ, İstanbul 1980, c. 1, sh. 214, 672-4; Öztürk, Said, Tanzimat Döneminde Bir Anadolu Şehri Bilecik, İstanbul 1996, sh. 30; Yavuz Ercan, "Türkiye'de XV ve XVI. Yüzyıllarda Gayr-ı Müslimlerin Hukuki, İçtimai ve İktisadi Durumu”, sh. 1127 vd.; Kazıcı, Ziya, “Osmanlı Devleti’nde Dini Hoş Görü”, Köprü Dergisi, sayı 65, İstanbul 1999, sh. 75 vd.; Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devleti’nde Gayrımüslim Teb‘anın Yönetimi, İstanbul 1990; Cin, Halil- Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 1996, c. 2, sh. 337 vd.; Çubukçu, İbrahim Agâh, “Kültür Tarihimizde Din”, sh. 772-803.
Osmanlı Hukukunda Vakıf Malları Ve Kitap Vakfı

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı

A-Genel Olarak

Vakıf mu‘âmelesinin sahih olabilmesi için, konusunu teşkil edecek mal ın, mahiyeti icabı vakıf olabilecek nitelikte bulunması gerekir. Özellikle “te’bîd ” şartı açısından bu şartın gerçekleşmesi istenir. Vakıf konusu mal ın, geliri veya intifâ ‘ı devamlılık vasfı taşıyan bir mal olması gerekir. Bu duruma göre, zamanla eskimesi ve hatta tamamen yok olması ihtimali bulunan kitabın vakfı da aynı şartlar altında değerlendirilecektir.

Vakıf olabilecek nitelikte bulunan şeylerin tesbitinde, Hanefîler, vakfın konusunu çok dar bir sahaya inhisar ettirirken, diğer hukukçular, bu sahayı çok geniş tutmuşlardır. Hanefî mezhebini esas alan Osmanlı Devleti tatbikatı ve diğer İslâm ülkelerindeki uygulamalar, iktisadî ve içtimaî bazı değişmeler sebebiyle, Hanefîlerin dar tuttuğu bu sahayı, fiilen genişletmişler ve diğer hukukçularla hem fikir olarak yürümeye başlamışlardır. Bu mezheplerarası görüş naklini, daha önceki İslâmî yasakların bir iki asır sonra, tamamiyle ruhsat verilmiş fiiller haline dönüşerek yasaklılık vasıflarını kaybetmesi şeklinde değerlendirmek[1] mezheplerarası mukayeseli hukuku bilmemek olur. İşte mezkûr sebeplerle bu konuyu, hem diğer İslâm hukuku mezhepleri, hem de Hanefî mezhebi ve Osmanlı tatbikatı açısından ayrı ayrı inceleyeceğiz. Mukayese imkânı verebilmek için, evvela diğer mezhepleri tetkik edeceğiz.



B-Diğer İslâm Hukukçularına Göre



Mâlikî, Şâfi‘î, Hanbelî, Ca‘ferî ve Zeydî hukukçulara göre, mahiyeti icabı vakfın konusu olabilecek nitelikteki mal kapsamına, gayrimenkul ler girdiği gibi, menkul mallar da girer. Vakfın muvakkat da olabileceğini kabul eden Mâlikî ve Ca‘ferîler açısından bu hükmün izahı kolaydır. Ancak vakıf da te’bîd şartını koşan diğer hukukçuların bu hükmün izahını nasıl yaptıklarını araştırmak gerekir.

Ayrıca Mâlikî hukukçular, menkul ve gayrimenkul malların yanısıra menfaatlerin ve hakların da vakfın konusunu teşkil edebileceklerini söylemektedirler. Zikredilen gerekçelerdeki farklılıklar ve bazı görüş ayrılıklarından dolayı, konuyu her mezhebe göre ayrı ayrı inceleyelim[2].

a) Mâlikî hukukçular, vakıf mu‘âmelesinin kurulması için te’bîd şartını koşmadıkları ve vakfın muvakkat da olabileceğini kabul ettiklerinden dolayı, vakıf konusu mal ın, devamlılık vasfı taşıyan bir şey olmasını şart koşmamışlardır. Buna göre gayrimenkul olsun, menkul olsun, hatta isterse intifâ hakkı ve diğer sınırlı aynî hak lar olsun, hepsinin de vakfın konusunu teşkil edebileceğini kabul etmişlerdir. Mâlikî mezhebinde mutemet olan görüşe göre, nakit para, gıda maddeleri, kitap, elbise ve benzeri menkul malların vakfı câizdir. Menkul mallar, “te’bîd” şartı ile vakfedildiği taktirde, bunun da çaresi, hükmen vakfın konusu olan malın devamı demek olan istibdal yoludur[3].

Bazı Mâlikî hukukçular, gayr-ı mislî olan yani kendisiyle intifâ ‘ edildiğinde ayn ı baki kalabilen (kitap gibi) menkul malların vakfında tereddüt etmemiş ise de, mislî olan menkul malların yani intifâ‘ı ile tüketilen malların vakfını câiz görmemişlerdir. Ancak yine de mutemet görüşün, daha önce zikrettiğimiz görüş olduğunu söyleyebiliriz[4]. Burada gayrımenkul kavramını Mâlikî hukukçuların, diğer İslâm hukukçularından farklı izah ettiklerini de kaydedelim. Bunlar, gayrimenkul ü (akar ı), bir yerden bir yere nakli mümkün olmayan veya nakledilebilmesi için, sabit bir temele sahip olduğundan, mevcut halini değiştirmek icabeden mallar diye tanımlamaktadırlar. Arazi birinci şıkkın misalini teşkil ederken, bina ve ağaçlar da ikinci şıkkın misalini teşkil ederler. Diğer İslâm hukukçuları ise, sadece birinci şıkkı akar (gayrimenkul) kabul ederler. Günümüzdeki gayrimenkul tarifinin Mâlikîlerin görüşüne uyduğunu da belirtelim[5].

b) Vakıf da te’bîd şartını koşan Şâfi‘îler, menkul malların vakfını da gayr-ı menkul gibi câiz görmektedirler. Te’bîd şartı ile bu görüş arasını ise, şu şekilde bağdaştırmaktadırlar: Evvela, te’bîd şartı nisbî bir şarttır. Her ayn ’a göre değişir. Tam anlamıyla te’bîd şartı gerçekleşmeyen mallarda te’bîdden kasıt, o mal ın ömrü kadar olan süredir. Mühim olan belli bir süre de olsa, intifâ ‘ının devamlı olmasıdır. İkinci olarak, vakıf konusu olan menkulün telef olmasıyla vakıf sona ermez. Telef olmaya bırakılmadan istibdal yoluyla devamı sağlanır. Tercih edilen görüşe göre, satılarak yerine bir başkası alınır. Satım mümkün olmazsa vakıf o zaman sona erer ve vâkıfın mülküne döner[6].

O halde Şafiîler menkulün vakfında, devamlı intifâ ‘ın mümkün olmasını şart koşmaktadırlar. Devamlı bir şekilde kendisiyle intifâ‘ mümkün olan ve intifâ‘ ile ayn ’ı tüketilmeyen kitap, silah, hayvan, ev eşyası ve benzeri menkul malların vakfını câiz görürken, gıda maddeleri gibi kendisinden devamlı olarak yararlanmak mümkün olmayan ve intifâ‘ ile ayn’ı da tüketilen şeylerin vakfedilemiyeceğini belirtilmektedirler. Nakit para vakfı nda ise, aralarında görüş ayrılığı mevcuttur. Paranın kira akdine konu olabileceğini kabul edenler câizdir derken, diğerleri buna karşı çıkmaktadırlar[7].

c) Hanbelî hukukçulara gelince, bunlar menkul vakfı ile te’bîd şartını, vakıf mal ın aslının hükmen devamı demek olan istibdal ile te’lif eylemişlerdir. Yani vakıfda amacın devamını önemli görmüşler ve amaç kendisinde gerçekleşecek olan ayn ın değişmesi demek olan istibdal ile meseleyi gerekçelendirmişlerdir. İbn-i Kudame şöyle diyor: “İntifâ’ ancak tüketilmesi ile mümkün olan nakit para ve gıda madddeleri gibi şeylerin vakfı câiz değildir. Ayn’ı baki kalarak intifâ ‘ı mümkün olan ev, dükkân[8], hayvan, ev eşyası, kitap ve benzeri menkul malların vakfı ise câizdir. Nakit para vakfı nı câiz gören hukukçular da mevcuttur”[9].

d) Ca‘ferîlerin muvakkat vakıf demek olan habsi câiz gördüklerinden bu konudaki görüşleri Mâlikîlere, Zeydîlerin görüşleri ise Hanbelîlere benzemektedir[10].

Hanefîlerin dışındaki bütün hukukçular, Osmanlı döneminde karışıklığa ve fikir ayrılığına sebep olan bina ve ağacın araziden ayrı olarak vakfedilmesini, zikredilen gerekçelerle câiz görmektedirler. Hanefîlerin bu konudaki şartlarını daha sonra inceleyeceğiz[11].

19. ve 20. asırda yapılan İslâm alemindeki hukukî düzenlemelerde, bu konuda Hanefîlerin dışındaki mezheplerin görüşlerinin tercih edildiğini görüyoruz[12].



G-Hanefî Mezhebi Ve Osmanlı Tatbikatı



Hanefî mezhebi ve Osmanlı vakıf hukukunun belki de en ihtilaflı meselelerinden birine başlıyoruz. Konuyla ilgili olarak ondan fazla monografik yazma ve basma eserler mevcuttur. Bunları özetlemek, günümüz hukukunun üslubuyla anlatmak ve mevcut görüşleri doğru olarak aktarmak, cidden zor bir iştir. Bize bu konuda yardımcı olan en önemli bilgiler, merhum Osmanlı hukukçuları Muhammed Hamdi Yazır ve Ebül-Ula Mardin ’in kitaplarında mevcuttur. Bize bu eserler büyük ölçüde rehberlik etmişlerdir.



a) Genel Kaide: Mevkufun Akar Olması Şarttır



Hanefî hukukçularına göre, vakıf konusu olacak şeyin ayn olması gerektiğini görmüştük. Aynın ise akar ve menkul olarak ikiye ayrıldığını ve menkulün de hayvan, urûz (ticarı eşya) ve nakit parayı kapsamına aldığını biliyororuz. İşte bu şart ile Hanefî hukukçular, vakıf, “bir aynın aslını ebediyyen habsetmek” demek olduğundan, te’bîd şartına en uygun aynın akar olduğunu ve akar vakfının kıyas a yani genel hukuk prensiplerine uyduğunu belirtmek istemişlerdir. Menkul malların vakfı ise, bu gerekçe karşısında kıyasa uygun değildir; menkul mallar vakfın konusunu teşkil edemezler. Genel kaide budur. Ancak bu genel kaidenin istisnaları da mevcuttur[13]. Biz genel kaidenin istisnalarını zikretmeden önce, akarı tarif edelim.

Hanefî hukukçularına göre, akar , bir yerden bir yere nakledilmesi mümkün olmayan şeylerdir. Arazi ve arsalardan ibarettir. Aslında akar, gayrimenkul demek ise de, günümüz hukuku ve Osmanlı Devletindeki örfün anladığı manada gayrimenkul değildir. Örf ve bugünkü hukukun anladığı manada gayrimenkul olarak akarı tarif eden, sadece Mâlikî hukukçulardır. O halde Hanefî hukukçularına göre, arsasına tabi olarak geyrimenkul (akar) sayılan bina ve ağaçlar, tek başına geyrimenkul sayılmamaktadırlar. Vakıf hukukunda da gayrimenkul veya akar tabirinden kasıt, Hanefî hukukçuların anladığı manada olduğundan bina ve ağaçların müstakil olarak vakfı münakaşa edilmiştir[14]. Mecelle’nin yaptığı tarif, Hanefî mezhebine değil, Mâlikî mezhebine uygun bir tarifdir[15].

Kısaca, Hanefî hukukunda Ebu Hanife’nin de katıldığı ittifak edilen görüş, vakfın konusunun “akar ” olmasıdır. Bundan sonra zikredeceğimiz istisnaî görüşler ise, İmam Muhammed veya Ebu Yusuf’ a aittir. “Akar”la beraber onun mütemmim cüz leri ve teferruatı ile ilgili hükümleri daha sonra zikredeceğiz[16].



b) İstisnalar



Hanefî hukukunda genel kaide vakfın konusunun “akar ” olması ise de, bu kaidenin önemli ve zamanla tatbikatın zorlamalarıyla diğer mezheplerin görüşlerine yaklaştırıcı istisnaları mevcuttur. Yani kıyas denilen genel kaide mevkufun “akar” olmasını gerektirmekte ise de, kıyas deliline tercih edilebilen istihsân ve örf adet kâideleri gibi islam hukukundaki tâlî ve içtihadî hukuk kaynaklarıyla önemli bir kısım menkul malların da vakfın konusu olabileceği kabul edilmiştir. Bu kabulü, İslâm hukukundan ayrı saymak ve değişik yorumlara girişmek yerinde değildir[17]. Biz bu konudaki özellikle doğu bilimcileri denilen müsteşrik lerin yaptığı tetkiklerin çoğunlukla sathî olduğunu, yaptığımız araştırmalar sonucu tespit etmiş bulunuyoruz. Bu sebeple istisnaları ve hukukî gerekçelerini ayrıntılı olarak vermeye çalışacağız[18].



aa) Hakkında Nass Bulunan Menkuller (Vakfına Zaruri İhtiyaç Bulunan Menkuller)



“Mevkufun akar olması gerekir” genel kaidesinin birinci istisnası ve diğer bir ifadeyle Ebu Yusuf’ un görüşüne göre olan istisnası, vakfedilmesinin câiz olduğu hususunda nass yani hadis bulunan menkul mallardır. Bu çeşit menkul malların vakfının câiz olması şeklindeki hükmün kaynağı, tâlî ve içtihadî bir kaynak olan istihsan delilidir[19]. İstihsan , naklî bir delil, zaruret vaya muteber bir örf âdet kaidesinden dolayı, açık kıyas ı bırakıp kapalı bir kıyası tercih etmek veya genel bir hukuk kaidesini (kıyası) terkedip istisnaî bir hükmü kabul eylemektir. Açık kıyası veya genel bir hukuk kaidesini terke vesile olan naklî delil (eser), zaruret hali veya örf âdet kaidesine istihsanın senedi yahut vechi denir[20].

İşte ister Ebu Yusuf , isterse İmam Muhammed olsun, her ikisi de, istihsan deliline dayanarak menkulün vakfını câiz görmüşlerdir. Ancak istihsanın senedi (vechi) ve dolayısıyla nev’i değişiktir. İstihsan ın senedi veya vechi, nass, örf, zaruret, maslahat (kamu yararı) ve gizli bir kıyas olabilir.

Ebu Yusuf’ un dayandığı istihsan delilinin senedi, fıkıh kitaplarında nakledildiğine göre, Hz. Peygamber’den nakledilen hadislerdir. Mevcut kıyasa (genel kaideye) muhalif olarak, bazı menkul malların vakfını tecviz eden şer‘î nasslar mevcuttur. Halid b. Velid zırhlarını ve silahını Allah yolunda vakfetmiş ve Hz. Peygamber de bunu tasvip etmiştir[21]. Hz. Hafsa’nın da Kur’an vakfettiği nakledilmektedir[22]. Ebu Yusuf, kıyasa aykırı olan bu nasslara dayanarak, cihad için silah, at ve deve vakfını câiz görmüş ve yine bir kısım hukukçuların yorumuna göre, bu hükmü, nassda zikredilen menkul mallara hasretmiştir. Zira “kıyasa aykırı olarak sabit olan bir hüküm, başka bir hükme esas (makîsünaleyh ) olamaz”[23].

Diğer bir kısım hukukçulara göre, Ebu Yusuf’ un menkul malların vakfını dayandırdığı istihsan delilinin senedi (vechi), sadece nass değil, nassa dayanarak ortaya koyduğu kapalı bir kıyas (kıyas-ı hafi)[24]dır. O da istisnaen vakfı nass ile tecviz edilen harp aletlerine, aralarındaki ortak illetten dolayı, diğer bazı menkullerin de kıyaslanmasıdır. Kıyasa aykırı olarak sabit olan bir şeye, açık kıyas ile başka bir şey kıyaslanamaz ise de, kapalı kıyas ile yani istihsan yoluyla kıyaslanabilir ve mevcut olan bu nassların delâletiyle bazı hükümler çıkarılabilir. İllet itibariyle harp aletlerine benzeyen menkul mallara ait bu hükmün illeti (menât ı=ratio legis i), harp için asr-ı saadette silah ve ata olan zarurî ihtiyaçtır. Herhangi bir menkul mal ın vakfedilmesine zarurî ihtiyaç duyulursa, onun da vakfının câiz olması gerekir. Ebu Yusuf, kendi zamanında diğer menkullerin vakfına zarurî ihtiyaç görmediği ve o asırda da silah ve atın vakfına ihtiyaç devam ettiği için, cevazı bunlara hasretmiştir. Yoksa ihtiyaç tahakkuk edince, başka menkullerin vakfının da câiz olacağına dair bir engelleyici görüş nakledilmemiştir. Hanefî mezhebine göre, ihtiyaç ve örf , nass bulunmasa da hukukun kaynağıdır. Hatta denilebilir ki, İmam Muhammed ’in dahi biraz sonra göreceğimiz gibi, örfü senet olarak kabul etmesi de buna dayanmaktadır. Vakfedilmesi câiz olmadığı halde, bir menkulün örf ve adetin sevkiyle vakfedilmeye başlanması, insanların ihtiyacının delilidir[25]. Ebu Yusuf’un “vakıf tan amaç kurbet yani A1lah’a yaklaşmaktır. Gayrimenkullerde bu amacın olduğuna delil mescit lerdir. Menkullerde ise, fakire temlik ile kurbet kasdı gerçekleşir” demesi ve örf cari olduğu takdirde menkulün vakfının da câiz olacağına dair kendisinden İmam Muhammed’in bir görüş nakletmesi, bu ikinci görüş sahiplerini destekler mahiyettedir.

O zaman teârüf ve teâmül olmasa bile, ihtiyaç sebebiyle bazı menkul malların vakfına câiz denilebilecektir[26]. Osmanlı tatbikatı nda birinci gurup hukuçuların izahı esas alındığından, Ebu Yusuf’ un görüşü değil, İmam Muhammed ’in görüşü tercih edilmiştir[27]. Birinci gurup hukukçulara göre, anlaşılan şudur: Hakkında nass vârid olan menkul malların müstakillen vakfedilmesi sahihdir. Biz ikinci görüşü tercih ettiğimizden başlığa parantez içinde bir başka başlık ekledik. Zaten birinci gurubun kabul ettiği manada menkul malların vakfı İmam Muhammed taraf ından da kabul edilmektedir[28].



bb) Örfen Vakfı Câiz Görülen Menkuller



Genel kâidenin ikinci istisnasını, hakkında nass bulunmadığı halde, vakfedilmesi teâmül haline gelen menkuller teşkil etmektedir.

Bu görüş, İmam Muhammed ’e aittir. Osmanlı uygulamasında da bu görüş hâkim olduğundan meseleyi İslâm hukuku açısından inceleyelim.

İmam Muhammed , menkul malların vakfı konusunda, genel kâideyi (kıyas ı) örfden dolayı terketmiş ve menkul malların vakfının meşrûiyetini, senedi örf ve adet temeline inilirse insanların ihtiyaç ve zarureti olan istihsan deliline dayandırmıştır. Menkul malların vakfı, insanların teâmülü olunca, sahih kabul edilecektir. Bu çeşit istihsan ile şer‘î hükmün sabit olduğuna en büyük delil istisna’ yani eser sözleşmesidir[29]. O halde bir menkul mal ın vakfedilmesi hakkında bir beldede örf ve adet cereyan etmiş ise, o beldede o çeşit menkuller vakfedilebilecektir[30]. İmam Muhammed’in saydığı menkul mallar arasında silah, zırh, kitap, ev, köle, balta ve mutfak eşyası bulunmaktadır[31].

Teâmül ve teârüf nedir? İmam Muhammed ’in maksadı nasıl bir teârüfdür? Teârüf, hukuçuların çoğunluğunun (cumhur-u fukahanın) herhangi bir şeyde ittifakları ve bunu hukukî mu‘âmele lerinde kullanmak üzere anlaşmalarıdır. Bunu bir fiilin çokça vukuu diye tarif edenler, işi baştan ele almışlardır[32]. Zira başlangıçta üzerinde ittifak edilmeyen bir fiil, gayr-i meşrû olmamak şartıyla, sonradan zikrettiğimiz manada teâmül haline gelir[33]. Çoğunluğa göre, bundan mutlak bir teâmül kasdedilmelidir. Yani belli bir zamanla kayıtlı değildir. Örf ne zaman teessüs ederse o zaman kıymet i hâiz olabilir. Bazıları her zaman için geçerlidir.

İstisna’ akdi bunun misalidir. Özel örf ve genel örf ayrımının da bir tesiri yoktur. Belli bir beldenin örfü kendisine kâfidir. Bütün beldelerde ayn ı teâmül bulunması şart değildir[34]. Örf, hakkında nass bulunmayan bir hukukî meseleyi isbat için hakem addedilir. İnsanların teâmülü öyle bir hüccettir ki, onunla amel olunabilir. Örf ile sabit olan şey nass ile sabit olan gibidir. Örf ile tayin de nass ile tayin gibidir[35]. Bir zamanda vakfı adet olan bir menkul, sonradan vakfedilemez hale gelebilir[36]. Bir zamanlar balta, kılıç, zırh ve benzeri şeyler vakfedilmiş; bugün bu adet olmayabilir[37].

Nakit para, fakir çiftçiler için tohumluk buğday ve benzeri hububât, at, mektep ve medreselere sofra takımı, zenginlerle fakirler arasındaki zinet farkını azaltmak amacıyla gelinlik, süs eşyaları, sütünden fakirlerin yararlanması için süt hayvanları ve benzeri menkul malların vakfı, hep bu esasa göre meşru’ sayılmıştır[38].

İmam Muhammed ’in teâmül ve teârüf ün bulunması şartıyla menkul mal ın vakfını câiz görmesini kayıtlayan en önemli kayıt, kurbet kaydıdır. Yani “menkul olan her mal ki, onu vakfetmede kurbet yani ibadet ve sevap ola, onun vakfı sahihdir”[39]. Hatta bazı hukukçular, örfe gerek olmadan “kurbet” bulunan her vakfın câiz olacağını İmam Muhammed’den naklen söylemektedirler ve haksız da değildirler[40]. Ayrıca Serahsi, menkul malların vakfında daha da ileri giderek, İmam Muhammed’e göre insanların teâmülü bulunsun bulunmasın, menkul vakfının câiz olacağını ondan naklen zikretmektedir ki, önemli ve enteresan bir nakildir[41].

Kitap vakfı ve ağaç-bina vakfı bu esasa göre mi câizdir? Câiz olursa hukukî sonucu ne olur? Bunu sonraya bırakalım.

Bu değerlendirmeye göre gemi, araba, hisse senedi ve şirket paylarının vakfı da örf bulunduğu taktirde sahih olacaktır. Yoksa câiz olmayacaktır[42]

Osmanlı tatbikatı na gelince, yukarıdaki izahlar, zaten Osmanlı hukukçularının da izahlarıydı. Ancak burada şunu belirtelim ki, İmam Muhemmed’in görüşü İslâm hukukçularının tercih ettiği, Osmanlı şeyhülislamlarının kendisiyle fetvâ verdiği bir görüştür. Ebüssuud “bütün hukukçular bununla amel etmektedirler”[43] demektedir ve haklıdır[44]. Osmanlı fetvâ mecmualarında[45], vakfiyye- lerde[46], şer‘iye mahkemesi kararlarında[47] ve karar örneklerinde[48] bu doğrultuda beyanlara her an rastlanabilir[49]. Bu görüş doğrultusunda Osmanlı tatbikatında nakit paranın, geminin, hayvan derilerinin, sandalın ve benzeri şeylerin vakfedildiğini görüyoruz[50]. Kitap vakfı ve nakit para vakfı üzerinde ayrıca duracağız.



cc) Akar ’a Tabi Olan Menkuller



Hem Ebu Yusuf , Hem de İmam Muhammed ’e göre, vakfı teâmül haline gelmiş olmasa bile, menkul malların akar ’a tabi olarak vakfedilmesi câizdir. Arsa ile beraber binanın, arazi ile beraber öküz ve ziraî aletlerin ve “ribat ” ile beraber orada çalışan kölelerın vakfedilmesini, İslâm hukukçuları örnek olarak zikretmektedirler[51]. Kısmen kazuistik olan bu hükümleri mücerret hale getirecek olursak, bir akar vakfedilirken zikredilen ismi örfen neyi kapsamına alıyorsa hepsi vakıf ta dahil olduğu gibi, vakfedilen mal ın mütemmim cüzleri (tevâbi-i muttasıla-i müstakırre si), teferruatı ve o akar ile ilgili irtifak hakları (yol irtifakı=tarik-i has , hakk-ı şirb -kaynak irtifakı ve hakk-ı mesil =geçit irtifakı gibi) da vakıfda dâhil olur ve bunların vakfiyye ti akara tabi olarak câiz olur[52]. Özellikle irtifak hakları gibi hakların vakfını müstakillen câiz görmeyen Hanefîler, istihsan deliline dayanarak, bunların akara tabi olduğu taktirde vakfın konusunu teşkil edebileceğini kabul etmişlerdir. Zira “bizzat tecviz olunamayan şeyler, tebeî olarak tecviz olunabilir” bir hukuk kâidesidir[53].

İslâm hukukçuları, bir şeyin parçalarını ikiye ayırmışlardır: Birincisi, hakikî parçalar, ikincisi ise hükmî parçalar ıdır. Bir şeye ittisâl-i karar ile bitişik olan cüzler onun hakiki parçalar ıdır. İttisâl-i karar ise, sonradan insanlar tarafından ayrılmak üzere konulmuş olmayan şeylerin bağlanmasıdır. Ağacın ve binanın araziye olan bağlılığı gibi ki, bu, günümüzdeki mütemmim cüz anlamındadır (ekinlerin araziye, meyvelerin ağaca bağlılığı böyle değildir). Bu çeşit parçalar hukukî açıdan asıllarına tabidirler. Öyle ise bunlar zikredilmeden de vakıf ta dahil olurlar[54]. İrtifak hakları gibi, birşeyden tam olarak intifâ ‘ edebilmenin şartları olan, ama o şeyin cüzleri olmayan hükmî parçalara gelince, bunların asıllarının hukukî durumlarına tabi olmaları, aslın konusu olduğu akde göre değişir.

Mesela amaç sadece ayndan intifâ‘ olan kira akdinde bu tip haklar kiralananın hükmüne tabidir. Aksi takdirde kira akdinin manası kalmaz. Satım akdinde ise, amaç ticâretse, bu haklar akdin amacını zedelemeyeceğinden durum farklıdır. Vakıf mu‘âmelesini ise, her ne kadar mülkiyetin vâkıf tan iskat ı sözkonusu olduğu için, ilk etapta satım akdine kıyas lamak makul görünse de, amacın “mevkuf ayn ”dan intifâ‘ olduğu düşünülünce, kira akdine kıyaslanması ve bu çeşit parçaların da aynın vakfıyla vakıf sayılması daha yerindedir. İşte istihsan delilinin özü budur[55].

Akara tabi olarak vakfı kabul edilen menkuller, her meselede asıllarına uymak zorundadırlar. Asaleten vakfedilenlerde ise, böyle bir şey sözkonusu değildir. Bunun neticesini kitap vakfı nda göreceğiz. Vakfında teâmül bulunan her şey, akara tabi olarak vakfedilebilir, ama akara tâbi olarak vakfedilen herşey müstakillen ve asaleten vakfedilemez[56].



dd) Hakk-ı Kararlı Menkuller (Ağaç Ve Bina Vakfı)



Genel kâidenin dördüncü istisnası da hakk-ı karar lı menkullerdir. Bu ne demektir? Ayrı bir istisna mıdır? Değilse üç şıktan hangisine dahildir? sorularının cevabını vermek gerekir. Önce tarihî gelişimi görelim:

Hanefî hukukçuları bir arazi üzerindeki bina ve ağaçları, arsadan ayrı düşünüldüğü takdirde menkul mal olarak kabul ettiklerinden, bunların vakfı üzerinde de ihtilaf etmişlerdir. Ağaç ve binanın araziye tâbi olarak vakfının câiz olduğunda şüphe yoktur. Ancak müstakil olarak arsasız bir binanın vakfı konusunda, değişik görüşler mevcuttur. Bazılarına göre mülk bir arsa üzerindeki binanın araziden ayrı olarak vakfı câiz değildir[57]. Bir vakıf arsa üzerindeki binanın ise, ayn˝ cihete tahsis edilmek şartıyla vakfedilebileceğini ve rakabe si devlete ait arazilerdeki bina ve ağaçların da ayni hükme tabi olduklarını yine Hanefî fıkıh kitaplarından okuyoruz[58]. Vakıf arsa üzerindeki bina başka bir cihete vakfedildiği taktirde vakfın cevazında ihtilaf edildiğini de görüyoruz[59].

Bu ihtilaflar karşısında ne yapılacaktır? Bina ve ağaçları menkul mallar hükmüne tabi tutup zikrettiğimiz üç şıktan biri ile vakfının cevazı yoluna mı gidilecek[60]? Yoksa İmam-ı A’zam binadan başka birşey olmayan köprü vakfını müstakil ve ayrı olarak vakfetmeyi câiz gördüğüne göre[61], bina ve ağaçların vakfedilmesinin cevazı, gayrımenkul ile menkul arasında hususî bir kâideye mi tabi tutulacaktır?

Ebüssuud Efendi, her iki yolu da kullanmış bulunmaktadır. Ancak menkul vakfına tabi tutarken kıyas delilini kullanmaktadır. Ebüssuud’a göre, arsa ve bina vâkıf ın mülkü olduğu yahut arsa bir vakfın, bina ise mülk olup arsa vakfına yani ayni cihete vakfedildiği taktirde, bu çeşit vakıf lar, akara tebean menkulün vakfı kabîlinden câizdir. Bunda ittifak vardır. Arsa ile bina ayrı ayrı yerlere vakfedildiği taktirde ise, bu durumda, bina vakfının câiz olmadığını söyleyenlerin görüşü rivayet açısından da kuvvetli bir görüştür. Fakat câiz görenlerin görüşü hukuk mantığı açısından (dirayeten) daha kuvvetlidir. Zira menkulün akara tebeiyetinden kasıt, onlardan amaçlanan gayede ittihaddır. Vakıf ta amaç ise “kurbet-i müebbede ”dir. Cihetin değişmesi, bu amacı ortadan kaldırmaz[62]. O halde bina ve arsa ayrı ayrı cihetlere tahsis edilse bile, amaçları olan kurbette ittihadlarından dolayı, tabilik manası devam eder. Senelerce Osmanlı tatbikatı nda uygulanan bu görüşün şer‘iye ilamlar˝ndaki ifadesiyle “vakfedilen arsa üzerinde olan ebniye cihet-i uhra ya vakfolunsa ikisinin dahi mutlak hayırda ittihadına nazar edip cevazına sâhip olmuşlardır ve onların re’y-i şerifleri üzere sahih ve câizdir”[63].



cc) Kitap Vakfı



Kitap vakfı da, istisnâî olarak vakfına cevaz verilen menkullerdendir. Ancak zikredilen istisnalardan hangisine dahil olduğunu tesbit etmek gerekir. Yani kütüphanelerdeki kitaplar, vakfı konusunda teâmül bulunduğundan asaleten mi vakfedilmiştir? Yoksa kütüphane binasına ve dolayısıyla arsasına tebeiyyetle mi vakfedilmiştir? Eğer ikinci görüş tercih edilirse; teâmül şartı aranmayacaktır. Ama tabi oldukları kütüphanelerden ayrılmayacak, bina yıkılmadıkça o kitaplar oradan çıkarılamayacaktır. Eğer birinci görüş tercih edilirse, gerçi kitap vakfı için teâmül şartı aranacaktır ki, mevcuttur[64], ama bu durumda karşımıza üç ihtimal çıkacaktır:

Birincisi; vâkıf kitapları bir yere kor, vakfeder. Hariçte okunmasını mevzubahs etmez. Bu durumda kitaplar dışarıya çıkarılabilir. Çünkü amaç, o kitapların okunmasıdır.

İkincisi; koyduğu kütüphane veya başka bir bina dahilinde okunmasını ister; ancak hariçten okunmasın da demez. Bu ifade, ilerde göreceğimiz gibi vâkıf ın şartıdır. Vâkıfların şartları nda mefhum-u muhalif =karşıt anlam prensibi geçerli olmadığına göre[65], kitaplar hukuken ve ilmen dışarı çıkabilecektir. Vakfın gayesi de bunu gerektirir.

Üçüncüsü ise; vâkıf ın belli bir bina dahilinde mütalaa olunmasını ve başka bir tarafa asla nakledilmemesini şart koşması ihtimalidir. Burada “vâkıfın şartı şâriin nassı gibidir” denilerek şarta riayet edilecek, ama vakfa zarar verdiği takdirde, hâkim kararı ile bu şarta da muhalefet edilebilecektir[66].

Kütüphanelerden asıl maksat kitaplar olduğuna; kitaplar bina için değil, bina kitaplar için yapıldığına göre, kitabı bir “menkul-ı müteâref ” kabul ederek asaleten vakfını tercih etmek daha doğru olacaktır ve Osmanlı tatbikatı da bu yöndedir[67]. Özellikle bugün tatbikatta karşılaşılan bir problem de, bu esası kabullenmekle çözümlenebilecektir. O da, eski ve muhtelif kütüphanelerdeki kitapları korumak amacıyla Süleymaniye Kütüphanesinde yapıldığı gibi, bir merkezî kütüphanede toplama işidir. Kitapların asaleten vakfı kabul edilince, vâkıf ların şartları incelenmek ve her çeşit tedbiri almak şartıyla bunun câiz olabileceğini, bazı Osmanlı hukukçuları mütalaa şeklinde ileri sürmüşlerdir[68]. Bizim de kanaatimiz ayni yöndedir[69].

Kitap vakfı nın asaleten mi yoksa kütüphaneye tabi olarak mı şeklindeki münakaşayı, kitaba ve ilme karşı takınılan tavır şeklinde yorumlamak, meseleyi bilmemek ve peşin fikirlilikten başka bir şey değildir[70].





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Linant de Bellefonds (Y.), Traite de Droit musulman comparÈ, Paris-La Haye, 1965, I/201-202'den naklen; Yediyıldız, Bahaaddin, XVII, Asır Türk Vakıf larının İktisadî Boyutu, Vakıflar Dergisi, Sy. XVIII, sh. 5 vd.

[2] Ebu Zehra , Muhâdrât Fil-Vakf, 98 vd.; El-Kübeysî , Ahkâm’ül-Vakf, I/378; Şa'ban/El-Gandur, 496 vd.

[3] Düsûki, 4/75-77; Derdîr, 4/75-77

[4] Ebu Zehra , 99; El-Kübeysî , I/379-380

[5] Şa'ban/El-Gandur, 496; El-Kubeysî, I/380-381; Krş: Elmalı, İA, 62-63

[6] Şirazi, I/440-445; Şirbinî, 2/378; Remeli, 5/360 vd.

[7] Remeli, 5/360-364; Şirazî, I/440

[8] Hanbeliler de gayrimenkul ü araziye tahsis etmektedirler.

[9] İbni-i Kudame, 6/34-36; El-Makdisi, 6/243

[10] Ebu Zehra , 99; El-Kübeysî , I/384

[11] Remeli, 5/362; El-Kübeysî , I/384; Krş: Elmalı, İA, 71 vd.

[12] 1946 tarih ve 48 sayılı Mısır Vakıf lar Kanunu, md. 8; Lübnan Vakıflar Kanunu, md. 15; Kuveyt Vakıflar Kanunu, md. 7; Ebu Zehra , 100-101

[13] İbnül-Hümam, 5/48; Trablusi, 15-16; Ebüssuud , Risale Fî Vakfıl-Menkul Ven-Nükûd, Bağdatlı Vehbi, No: 477/2, Vrk: 1-2; Risale Fî Badi Ahkâmil-Vakf, Esat Efendi, No: 1152, Vrk: 157/A; Elmalı, İA, 62, md. 22; Ömer Hilmi, AE, m. 58; Ali Haydar, Ts, md. 212; Mardin, AE, 77 vd.; Mecelle, md. 128-131; Kadri Paşa, Kanunül-Adl, md. 48

[14] Fenarizade, Muhyiddin Pir Muhammed Efendi (954/1548), Çivizade'ye Cevaz-ı Vakf-ı Nükud Hakkında Bir Mektup, Sül. Kütp. Şeyhülislam Esat Efendi No: 188, Vrk: 55/A; Elmalı, İA, 62-63; Şaban/El-Gandur, 496; İbn-i Abidin, 4/361

[15] Mecelle, md. 128-129,1019; Ali Haydar, Dürer, I/229-230; Kadri Paşa, Mürşidül-Hayran, md. 2-3

[16] Ebüssuud , Risale Fi Vakfil-Menkul, Vrk: 1-2; İbnül-Hümam, 5/48-49; Kadri Paşa, Kanunül-Adl, md. 49

[17] Krş: Yediyıldız, VD. Sy. XVIII, sh. 5 vd.: Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 1-2 ve daha sonraki açıklamalar

[18] Tesbitimizin doğruluğu için Ebüssuud 'un Vakf-i Menkul Risalesinin mütalaası, hem bu zatın hukuka vukufu hem de konunun aydınlanması için yeterlidir kanaatindeyiz. Bağdatlı Vehbi, No: 477/2, Vrk: 1-8; Yeni Cami, No: 376, Vrk: 156-165

[19] Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 1-2; İbnül-Hümam, 5/49-50; İbn-i Abidin, 4/363

[20] Teftezani, 2/81 vd.; Zeydan, 193-197

[21] İbnül-Hümam, 5/50; Zeylaî, Nasbur-Râye, 3/478; Başka bir rivayette "Ben ölürsem atımı ve silahımı Allah yolunda vakfediniz" vasiyet i mevcuttur.

[22] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, Mısır 1972, 5/2104

[23] Ebüssuud , Vakfı Menkul, Vrk: 1-2; Ribale Fi Badi Ahkâmil-Vakf, Vrk: 157; İbnül-Hümam, 5/49-50; Elmalı, İA, 63; El-Kübeysî , I/369-370; Mecelle, md. 15; Kadri Paşa, Kanunül-Adl, md. 59 vd.

[24] Kıyas iki kısma ayrılır: Birincisi; illeti (ratio legis i) çok açık olan kıyas dır ki, buna kıyas-ı celî denir. Şaraba sarhoşluk illetinden dolayı rakının kıyaslaması gibi. İkincisi ise; illeti ilk etapta zihne çarpmayan ve kapalı olan kıyasdır ki, buna kıyas-ı hafî denir. Kapalı bir kıyası, açık bir kıyasa tercih etmek de, biraz önce gördüğümüz gibi, istihsanın bir çeşidir. Bkz: Teftezani, 2/81-82; Bazıları gizli kıyasa zaruretle yapılan istihsan da demektedirler; Zeydan, 197.

[25] Elmalı, İA, 65-67; Mardin, AE, 79

[26] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2083, 2104; Fenarîzade, Çivizadeye Mektup, Vrk: 54/B 56/A

[27] Ebüssuud , Vakfı Menkul, Vrk: 1-2; Fenerîzade, Vrk: 54-56; Elmalı, İA, 65

[28] Ebüssuud Risale Fi Badi Ahkâmil-Vakf, Vrk: 157/A; Serahsî, Şerhus-Siyeril Kebir, 5/2083 vd.

[29] Normalde eser sözleşmesinin caiz olmaması gerekir. Zira akdin süresi ve işgücü kesin belli değildir. Hz. Peygamberin hadiseleriyle buna cevaz verildiğinden, kaynağı istihsan delilidir denmiştir. Zira hadisle kıyas (genel kaide) terkedilmiştir.

[30] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2083-2087; İbnül-Hümam, 5/50; Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 1-2, 9 vd. ; Fenarizade, Vrk: 54-55; İbn-i Abidin, 4/363-364.; Kadri Paşa, Kanunül-Adl, md. 57 vd.

[31] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2083; Krş: İbn-i Abidin, 4/363-364

[32] Ali Haydar, TS, md. 230

[33] Elmalı, İA, 64

[34] Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 8-9; Mardin, AE, 84-85; Elmalı, İA, 63-64; İbn-i Abidin, 4/364-365; "İnek vakfı müteâref olmayan bir belde ahalisinden Zeyd bir ineğini bir cihete vakfettikten sonra Zeyd fevt olsa, veresesi ol ineği miras a idhala kadir olurlar mı? El-Cevap: Olurlar". Mentesşîzade, I/396

[35] Mecelle, md. 36-45; Ali Haydar, Dürer, 1/92-111

[36] İbn-i Abidin, 4/364-365; El-Kübeysî , I/372

[37] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2103; El-Kubeysî, I/372-373

[38] Mardin, AE, 77-78; Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2103; İbn-i Abidin, 4/372

[39] Fenarizade, Vrk: 55

[40] Fenarizade, Vrk: 55/B, Krş: Serahsî, Şerhus-Siyerıl-Kebir, 5/2083; Burada İmam Muhammed , menkul vakfının cevazına illet olarak "kurbet "i zikretmektedir. Krş: Ali Haydar, TS, 231

[41] Serahsî, Şerhus-Siyer, 5/2083; Fenarizade, bunu nakit para vakfı nın cevazına delil olarak ileri sürmektedir. Bkz: Çivizade'ye Mektup, Vrk: 55; İbn-i Abidin, 4/365

[42] İbn-i Abidin. 4/364365; Ali Haydar, TS, md. 226, "gemi ve kışlık elbise vakfı teâmül olursa caizdir"; Kadri Paşa, Kanunül :Adl, md. 57-62.

[43] Ebüssuud , Vakf-ı Menkul Vrk: 1 Tapulu yerlerde kışlayıp yaylayan koyunlann ve sığırların vakfolması caiz olur mu? El-Cevap: Menkul-i müteârefin asâleten vakfı sahihdir. Koyun ve sığır ol makuledendir. Akara tebeiyetle vakfolunmağa muhtaç öküzdür. Hırâsetten gayrı vechile intifa olunmaz". Fetâva, Vrk: 115/A; Burada çok önemli bir noktaya temas etmektedir. Başka bir cevabında daha açık olarak "ebniyede sakin olan mevâşi hırâsetten gayrı menfaati olmayıcak tarlalara tebeiyetle vakıf olur. Südü ve sair menfaati olıcak asâletle vakıf olur" demektedir.

[44] Molla Hüsrev , 2/136-137; Şürünbülalî, Gunye, 2/136; Damad, I/746-747; El-Haskefi, I/746; İbn-i Abidin, 4/365

[45] Menteşîzade, I/394-397; Fetâvay-ı Yahya Efendi, Vrk: 52/A-54/A

[46] VGM, Defter No: 593, sh. 182, I. Mahmud Vakfyesi, 1150/1740, Kasa No: 47, sh. 113

[47] İMŞSA, İstanbul Kadılığı, Sicil No: 10, sh. 56 ve benzeri ilamlar

[48] "Kanevât dahi menkulât kabilinden olduğu...lâkin menkul-ü müteâref olup ve menkul-ü müteârefin vakfiyeti İmam Muhammed katında sahih ve elyevm amel ve fetva İmam-ı müşarünileyhin kavilleri üzere olduğundan..." Dürrîzade Arif Efendi, I/158, 164

[49] Ömer Hilmi, AE, m. 58; Ali Haydar, TS, md. 212-223; Elmalı, İA, 64

[50] Yediyıldız, VD, XVIII, 15 vd.

[51] Trablusi 15-16; İbnül-Hümam, 5/48; İbn-i Abidin, 4/361; Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 1; Ömer Hilmi, AE, m. 59; Ali Haydar, TS, md. 216; Kadri Paşa, KA, md. 49

[52] Elmalı, İA, 93 vd.' Ömer Hilmi, m. 94-98; Kadri Paşa, KA, md; Fetâv‚y-˝ Hindiye, 2/363 vd.

[53] Mecelle, md. 54; İbn-i Abidin, 4/361; Ali Haydar, TS, md. 216

[54] Elmalı, İA, 94; Mecelle, md. 232; İbnül-Hümam, 5/48; Ömer Hilmi, AE, m. 94-96

[55] Zeydan, 194-195; Elmalı, İA, 94-96; Ömer Hilmi, AE, m. 91, 94; Kadri Paşa, KA, md. 52

[56] Ebüssuud , Fetâvâ, Vrk: 115/A

[57] Kadihan, 3/294; Hilâlür-Re'y, 17; El-Hassâf, 34; İbn-i Nüceym, El-Bahr, 5/218-219; El-Kübeysi, I/375; İbn-i Kutlubğa, Zeynüddin Kasım (879/1474), Risale Fi Vakfil-Bina DûnEl-Arz, Esat Efendi No: 52, Vrk: 95-96

[58] Trablusi, 18; El-Hassâf, Ahkâm’ül-Evkaf, 34-35; Ebüssuud , Fetâvâ, Vrk; 113/A; Risale Fi Ba’di Mesâilil-Vakf, Vrk: 157

[59] Ebüssuud , Risale Fî Badî Ahkâmil-Vakf, Vrk: 157.

[60] Ali Haydar Efendi eserinin bir maddesinde örf kaidesine bağlamaktadır: TS, md. 213; Halbuki müteâkip maddelerde hakk-ı karar esasına bağlamaktadır; md. 214-215

[61] İbnül-Hümam, 5/51; Elmalı, İA, 73-74

[62] Ebüssuud , Risale Fi Ba’di Ahkâmil-Vakf, Vrk: 157; Ömer Hilmi, AE, m. 85

[63] İMŞSA, İstanbul Kadılığı, Sicil No: 10, sh. 56

[64] Ebüssuud , Vakf ı Menkul Vrk: 3; Ali Haydar TS md. 227; Fetâvây-ı Tatarhaniye , I, Vrk: 365/A; Fetâvây-ı Hindiye, 2/361-362; Kadri Paşa, K.A, md. 62

[65] Ali Haydar, TS, md. 8; Mardin, AE, 87

[66] Elmalı, İA, 68-69; Mardin, AE, 85-88; Ali Haydar, TS, md. 228

[67] İbn-i Abidin 4/365-366; Ömer Hilmi, AE, m. 58; Ali Haydar TS, md. 227; Elmalı, İA, 69; Mardin, AE, 88; Serahsî, Şerhus-Siyer, 5/2103; Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 3; Kadri Paşa, KA, md. 62

[68] Elmalı, İA, 70

[69] Konu ile ilgili bir teklif için bkz: Hammadezade, Evkaf Hakkında Lâyiha, 36-38; Osmanlı Devletinin sahip olduğu nadir eserlerin kıymet inin bilinmesine dikkat çekmekte; maarife devredilen kütüphanelerin evkafa iadesini istemekte ve tarihî eserlerin merkezî bir kütüphanede modern bir sistemle toparlanmasını tavsiye etmektedir.

[70] Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türkleri’nde İlim, İstanbul 1982, sh. 159






















Osmanlı Hukukunda Vatandaşların Temel Hakları Osmanlı Hukukunda Vatandaşların Temel Hak Ve Hürriyetleri Ve 1839 Tarihli Tanzîmât Fermanı

Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ

Önemle arz edelim ki, günümüzde bilinenin ve bize okullarda öğretilenin tersine, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan saygının tarihî gelişimi açısından, Batı ile Doğu ve daha doğrusu Osmanlı Devleti ile diğer çağdaşı olan devletlerin durumu, %100'e varan nisbette birbirinden farklıdır. Kamu hukuku kitaplarında anlatılan ve öğretilen, insanların hak ve hürriyetlerine ait gelişmeler ve hatta biraz sonra kısaca bahsettiğimiz 1215 tarihli İngiliz Magna Carta'sı ile Fransız 1789 tarihli inkılâbının bu açıdan arz ettiği önem, sadece Osmanlı Devleti dışındaki ve daha doğrusu İslâm ülkeleri dışındaki devletler açısından doğrudur. Bazı iddiaların tersine, 1839 tarihli Tanzîmât Fermanı, 1856 tarihli Islahat Fermanı ve 1876 tarihli Kanun-ı Esasî, insana ait hak ve hürriyetleri ilk defa kabul etmemiş, belki eskiden beri var olan bu hak ve hürriyetleri sadece yazılı hale getirmiştir. Bu husus, çok önemlidir. Özellikle yükselme devrinde, Osmanlı Padişahlarının hukuka karşı duydukları saygıları ve adaleti icradaki titizlikleri, inkâr edilemez tarihî bir hakikattır. Bir devlet, kuvvet kanunda olduğu müddetçe ayakta durur; aksi takdirde yani kanunun kuvvette olması durumunda, devlet, kudret ve kuvvetini kaybeder

Konuyu takdim ederken şu hakikatı da belirtmeden geçemeyeceğiz: Osmanlı Devleti'nde insana Allah'ın mahluku muhterem ve aziz bir varlık olarak bakılır. Yunus'un “Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü” şeklindeki esprisi, özellikle yükselme devirlerinde çok açık bir şekilde Osmanlı Devleti'ne hâkim olan espridir. İsterseniz insana ve onun haklarına saygıyı muvakkaten bir tarafa bırakarak, hayvanlara bile ne derece saygı gösterildiğini, bir belge ile sizlere takdim edip daha sonra insana ve hukuka saygı üzerinde duralım: Batı dünyasında hayvan hakları kavramı 19. asrın son çeyreğinde gündeme gelmişken ve Birleşmiş Milletler Hayvan Hakları Bildirisini 1948'de kabul etmişken, aynı esaslar ve hatta daha ilerideki bazı kâideler, Osmanlı Kanunnâmelerinde ilk dönemlerden beri yer almış bulunmaktadır. Misâl olsun diye II. Bâyezid devrinde hazırlanan 1502 tarihli İstanbul Belediye Kanunnâmesindeki şu hükmü beraber mütala‘a edelim:

“Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Etmeyeni ve eslemeyeni gereği gibi hakkından gele.”; “Fil-cümle bu zikrolunanlardan gayrı her ne kim Allah u Te‘âla yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir, şer‘î hükmi vardır.”.

Hayvanların hukukuna bile tecâvüzü yasaklayan bir inanca sahip olan bir devletin, suiistimallerin dışında insanların hak ve hürriyetlerine saygı göstermemesi mümkün değildir.

O halde, Osmanlı Hukukunda temel hak ve hürriyetler fikri, modern siyasî düşünce fikrinin geçirdiği safhaları yaşamamıştır. Zira İslâm hukukunun kabul ettiği hak ve hürriyetler başlangıçtan beri vardır ve tabiî bir haktır. İslâm Hukukunun kabul ettiği bu temel hak ve hürriyetler, uygulamada iktidarlara göre bazı farklılıklara maruz kalmıştır. Bu konuda evvelâ Osmanlı Hukukundaki hürriyet kavramını incelemek gerekir. Osmanlı Hukukunda hürriyetin şu şekilde tarif edildiğini görüyoruz: Hürriyet ne başkasına ve ne de nefsine zarar vermemek şartıyla meşru dâirede dilediğini yapmaktır. Gerçekten hürriyet odur ki, adlî kanunlar dışında kimse kimseye tahakküm etmesin, herkesin hakları dokunulmazdır ve herkes meşru’ dairede istediği gibi hareket etsin. Buna göre kişilerin kullanabildikleri bazı temel hak ve hürriyetlere değinelim.

Siyasî haklar arasında seçme hakkı başta gelmektedir. Uygulamada tam olarak riayet edilmese de, halifenin veya sultanın seçilmesinde halkın mühim rolü vardır. Şûrâ esası uygulanırsa herkes bizzat veya temsilcisi vasıtasıyla fikrini beyan edebilir. Bu mümkün olmazsa, ülkede ilâhî irâdenin yani İslâm hukukunun icrasından, bütün Müslümanlar sorumludur. Bu sorumluluğun neticesi olarak halk, halifeyi veya sultanı murakabe etme ve şartlar gerçekleşirse azletme hakkına sahiptir. 1255/1839 tarihli Gülhane Hattı Hümâyunu bu durumu halka karşı şöyle ifade etmektedir: “Bu şer’i kanunlar sadece din, devlet, mülk ve milletin ihyâsı için vaz’ olunacaktır. Tarafımızdan bunlara aykırı hareket vuku bulmayacağına ahd-ü misak olarak hırka-i şerife odasında bütün ülema ve vekiller huzurunda yemin edilmiştir”. Diğer taraftan her Müslüman, devlet başkanlığı dahil bütün devlet hizmetlerine seçilmek üzere aday olabilir. Ancak devlet hizmetini talep, arzu edilmeyen bir durumdur. Ayrıca eski Türk Devlet anlayışı bu konuda müessir olmuş ve saltanatın irsîliği esası itina ile korunmuştur.

Temel hakların en önemlilerinden biri de eşitliktir (müsâvât). Eşitlik, İslâm hukuku tarafından izah edildiği şekliyle temel bir hak olarak görülmüştür. Evvela hukukî eşitlik emredilmiştir. Kanun ve mahkeme önünde insanlar eşittir. Gayr-i müslimlerin bazı konulardaki kendi kanunlarının uygulanmasını isteme hakkı dışında, İslâm ülkesinde tek kanun geçerlidir. “Yemin ederim ki, kızım Fâtıma hırsızlık etse, ona da cezasını uygularım” hadisi bunu ifade etmektedir. Diğer taraftan sosyal eşitlik yani fırsat eşitliği de kabul edilmiştir. Azatlı ve siyah bir kölenin bile devlet başkanı olabileceğini belirten hadis, bunun nihaî sınırını çizer.

Ferdî haklar içinde mütalaa edilen bazı hürriyetleri de şöylece sıralamak mümkündür: a) Şahsî hürriyetler. Başkasının hak ve hürriyetlerine tecâvüz etmemek şartıyla herkes seyahat hürriyetine ve can güvenliğine sahiptir. “Beraât-i zimmet asıldır“ kaidesi bunu ifade eden önemli bir esastır. Şahsî hürriyet konusunda Müslüman ve gayr-i müslim farkı yoktur. Herhangi bir kimsenin canına, malına ve namusuna tecâvüz suçtur. b) İnanç ve ibâdet hürriyeti. İslâm hukuku sadece dinînden dönen mürtede hayat hakkı tanımamıştır. Bunun dışında hiçbir kimse Müslümanlığa zorlanamaz. Devlet içinde gayr-i müslim tebaanın ma’betleri muhafaza edilir ve ibâdetlerine imkân tanınır. c) Mesken dokunulmazlığı bizzat Kur’ân tarafından garanti edilmiştir. d) Çalışma hürriyeti ve özel mülkiyet hakkı da kabul edilmiştir. Kimsenin mülkiyet hakkına tecâvüz edilemez. Mülkiyet hakkına iki çeşit müdahale mevcuttur; iktisap sebebinin gayr-ı meşru olması istenmemektedir. Belli ölçüde serveti olanlara kamu yararı ve sosyal adalet adına zekât ve fitre gibi yükümlülükler yüklenmektedir. e) Öğrenim hak ve hürriyeti. Her Müslümana öğrenmek yalnız hak değil aynı zamanda bir ödevdir. Ayrıca İslâm ülkesindeki fertlere sosyal haklar da tanınmıştır. Zekât ve vakıf gibi sosyal güvenlik müesseselerinin yanında, devletin muhtaç vatandaşa bakma yükümlülüğü de mevcuttur.

Bu zikredilen temel hak ve hürriyetler, bazı uygulama aksaklıkları dışında bütün Osmanlı Tarihi boyunca kabul edilmiştir. Osmanlı topraklarındaki gayr-ı müslimlere ait ma’betler, mektepler ve mülkler ve bunlara ilişkin mahkeme kararları bunun açık örnekleridir. Türklerin ilk yazılı anayasası olan 1293/1876 tarihli Kanun-ı Esasî bu hakları ilk defa kabul etmemiş, belki sadece yazılı hale getirmiştir. 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’nin ikinci faslı ve 8-26. maddeleri Osmanlı Devleti tebaasının umumî haklarını biraz önce açıkladığımıza yakın bir şekilde sıralamaktadır. Mesela 10. madde şahsî hürriyeti, 11. madde din ve vicdan hürriyetini, 15 ve 16. maddeler öğrenim hürriyetini, 17. madde eşitlik esasını düzenlemiştir. Bu arada 1293/1876 tarihli İntihâb-ı Mebusan Kanunu Lâyihasının 2. maddesi sadece erkeklerin milletvekili seçiminde oy kullanabileceklerini hükme bağlamış ve bu hüküm 1341/1922 tarihli tadilatta da aynen muhafaza edilmiştir.[1]

[1] İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi kütp., nr. R. 1935, vrk. 96/b-106/b, md. 58,73; Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, sh. 296-297; Süleymaniye Kütp. Reşid Efendi, nr. 1036, vrk. 48/a-49/a; Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, c. III, sh. 180-183; Cin-Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 1990. c. I, sh. 186-187; De La Jonquiere, histoire de I'Empire Ottoman, sh. 164; Ergin, Mecelle-i Umûr-i Belediye, c.I, sh. 217.



Osmanlı Hukukunun Mahiyeti Ve Kaynakları

Prof .Dr. Ahmed Akgündüz

I- Gerçeğe Dayanmayan Fikirler

Önemle ifade etmek icab eder ki, Cumhuriyet sonrası, Osmanlı Hukuku ile alâkalı kaleme alınan eserlerde ve yapılan araştırmalarda, bazı müsteşrikler ve Türk ilim adamları tarafından ortaya atılan bir kısım yeni ve garib iddalar gözümüze çarpmaktadır. Hatta bu iddialar, İslâm hukukundan habersiz hukuk ve kültür çevrelerinde, sabit ve temel fikirmiş gibi mütâlaa edilmektedir. Dikkat edilirse biz cumhuriyet son*rası ifadesini kullandık. Zira Cumhuriyet öncesi ilim adamla*rının, müslüman olsun müsteşrik olsun, böyle açık bir hata*ya düştükleri görülmemiştir. Bu sakat görüşe göre, Selçuklular ve Osmanlılarda, idarî ve hukukî mevzuâtın önemli bir kısmını teşkil eden kanunnâmeler, lâik bir anlayış ve yakla*şım neticesinde vaz' edilen örfî hukukun meyvesidirler. Do*layısıyla Osmanlı hukukunun kaynağı tam belli değildir ve Osmanlı Devleti'nin belli bir hukuk sistemi ve resmi bir hu*kuk kodu da yoktur[1].

Bu iddianın cevabı, sayısı on binleri bulan şer'iyye sicil def*terleri ve milyonlarca arşiv vesikasıdır. Ancak şunu belirtmekte yarar vardır: Bu tür iddia sahipleri özellikle Türk olanları sa*dece tarihçi veya iktisatçıdırlar. İslâmi ilimler ve hususan fıkıh alanında ihtisasları yoktur. Kendi alanlarında nadide şah*siyetler olsalar da İslâm hukuku alanında eksiktirler. Batılı ilim adamları ise, özellikle Goldziher ve Joseph Schacht gibi pe*şin fikirli olanlar, meseleyi bulandırma gayreti içindedirler. Bu*na, Cumhuriyet dönemindeki lâik hukuk sisteminin halka şirin gösterilmesi için Osmanlı Devleti'nin de İslâm hukukunu tatbik etmediği ve kendine has lâik bir hukuk nizamını uyguladığı yahut hukuk nizamından mahrum kaldığı şeklindeki yarı resmi görüşler de destek verince, meseleye vâkıf olmayan Türk ve yabancı ilim adamları, Osmanlı hukuku hakkında yanlış bilgilendirilmişlerdir. Biz bu iddianın çürütülmesini "Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukuki Tahlilleri" adlı eserimize havale ederek, burada, Osmanlı hukukunun gerçek mâhiyeti ve kaynakları hakkında kaleme alınan bir lâyihadan bahsedeceğiz.

II- AVRUPALI BİR HUKUKÇU GERÇEĞİ ANLATIYOR

Tanzimat sonrasında yapılanları gören ve kendi tabiriyle bir "Flemenk Gavuru" olduğu halde, az da olsa İslâm ve Osmanlı hukukunu bilen Hollanda'lı bir gayr-i müslim hukukçunun Osmanlı hukukunun mahiyeti ve kaynakları hakkındaki mütâlaasını ibret olsun diye, II. Abdulhamid'e arzet*tiği lâyihasından özetleyerek buraya almak istiyoruz.

"(Osmanlı Devleti, müslüman bir devlettir). Müslüman*lara göre hukuk, ilahî emirlerden ibarettir ve bunlar da dinî ve dünyevî emirler olarak ikiye ayrılır (İbâdât-muâmelât) . Bunlar birbirinden ayrılmaz. Kur'ân, müslümanlara göre şüpheden uzak ve ilahî emirleri muhtevi, mukaddes bir kitapdır. Kur'ân'da mevcut olan hukukî hükümler, ayrıntılı hükümler veya genel esaslar tarzında hukukun bütün alanlarını ihtiva eder. Kaynağı ilham değil vahiy olan Kur'ân, Hz. Muhammed'e indirilmiş ve O'da tebliğ etmiştir. Kur'ân öyle bir kitabdır ki, her harfi ve her hükmü, bütün zemin ve zaman*larda geçerlidir. Hristiyanların Kitab-ı Mukaddes'i gibi sadece hukuk nizamının esaslarını değil, hem esaslarını ve hem de değişmeyen bir kısım tafsilî hükümlerini de câmi'dir. Sünnet ise, Hz. Peygamber'in fiil, söz ve hareketleridir. Bunların Kur'ân'dan farkı, vahiy yoluyla değil, ilhâm yoluyla Allah tarafından kalbine ilkâ edilmiş olmasıdır. Müslümanlara göre, Hz. Muhammed bir beşerdir; ancak doğru sözlü ve vazifeli bir nebî ve resuldür. Bütün güzel ahlâkı ve gelmiş geçmiş ilimleri Allah'ın ihsânıyla zâtında cem'ettiğinden mümtaz bir insandır. Kur'ân'ın tebliğcisidir. Dinin tamamlayıcısıdır.

Halife veya padişah (imam-ı meşrû') yeryüzünde Allah'ın kanunlarını tatbik eden, ona karşı sorumlu olan ve Kur'ân ile sünnetin hükümlerine itaat ile mükellef olan bir zâttır. Bu itaati terk ettiği an, kendisine de itaat edilmez. Devleti idare ederken devlet ricalinden mâhir ve muktedir olanlarla meşveret etmesi icab eder. Halife veya padişahın otoritesi, meşrû' daire ile sınırlıdır. Dilediği gibi hareket edemez. Padişahın idaresi, ilâhi kanun ile kayıtlıdır.

Halife veya padişahın teşriî salâhiyeti, yani yasama gücüne gelince; İslâmiyet diğer dinler gibi sırf akâidden ibaret değildir, belki kanunlar mecmuası hükmündedir ve bir hu*kuk nizamı vardır. Maalesef Avrupalılar ve Avrupa'da tahsil görmüş müslümanlar, bu önemli farkı bilmemektedirler. Bana kalırsa bu anlayış sakattır; bunu anlamak için Kur'ân'ı okumak kâfidir. Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği şeri’at, hiçbir vakit değişken ve sallantıda değildir. "Dünya ahiretin tarlasıdır" denilmiş ve dünyevî saltanat da ihmal edilmemiştir. Müctehidleri gayretleri ortadadır. İslâmiyet, şimdiye kadar bulunmuş olduğu hal ve tarzdan gayrı bir şekil ve renge girecek diyenlere sorarız: İslâmiyet sadece inanç esaslarından ibaret olsa, bu dinin artık yaşaması için ümit ve alâmet kalır mı?

Her halde şarktaki ahvâlin ıslahı için körü körüne tedbir*ler almağa kalkışmak ahmaklıktır. Kanaatime göre, Osmanlı devletinin resmi dini İslâm'dır ve Avrupa'nın arzuladığı şey ise, Osmanlı Devleti'ni gayr-i müslim bir devlet haline getir*mek ve Türklerin dinlerini değiştirmektir. İslâmiyet, din ve devlet olmak üzere iki unsurdan teşekkül eder. Şeriat, dini devletten ayıramaz. Bu sebeble şer'-i şerif, hem ibadet ve hem de muamelâtı câmîdir. Padişah devletin hem hâkim-i mut*lakı, hem komutanı ve hem de birinci imamıdır. Hükümet, şer'î hükümleri icraya ve vergi tarhıyla tahsiline nasıl memur ise, ibadetlerin icrâsına da öyle memurdur.

Müslümanların şeriata verdikleri mânâ, bu kelimenin biz*deki kanun mânâsına benzemez. Bunların şeri’at dedikleri şey (Şer'-i şerif), evvela Kur'ân'dan, sâniyen fıkıh kitablarındaki şekliyle sünnetten; sâlisen fetvalardan yani fıkıh ilminde mütehassıs olan imam ve müctehidlerin vermiş oldukları hukukî takrirlerden ibarettir. Gerçi Kur'ân şeriatın ana temelidir. Ancak bizdeki hâkimler anayasa hükümlerine ne kadar az müracaat ederlerse, kadılar da Kur'ân'a ve tefsirlerine o ka*dar müracaat ederler. Zira Kur'ân ve sünnetteki hükümler dağınıktır. Osmanlı devletinde temel mevzuât, meşhur müc*tehidlerin verdikleri fetvalar ve şer'î hükümleri derleyen fıkıh kitaplarıdır. Müctehidlerin de birinci tabakası sahabelerdir ve bunların ittifaklarına da icma' denir. Kur'ân, sünnet ve icma', bütün hukukî hükümlerin aslı ve esasıdır. Diğer kanunların meşruiyet dayanağı da bunlardır. İslâm hukukunun dördüncü kaynağı da kıyas'dır. Bu ameliyeyi, ancak Kur'ân, Sünnet ve İcma' ile aklını tenvir etmiş ve bunların hükümlerine uy*muş olanlar yapabilirler.

İşte asıl İslâm kanunlarını tanzim edenler, büyük müctehid hukukçulardır. Bunlar Roma devletindeki hukukçulara benzerler. İslâm müctehidleri, bizde kanun tanzim edenler gibi sadece mânevi te'sirleri olmayıp ayrıca maddî iktidar ve nüfuzları da o derece galibdir ki, kadılar bile onların reylerine itaate mecburdurlar. Ancak kadı'nın onun kadar ilim sahibi olması hali bunun istisnasını teşkil eder. Bu iktidar ve nüfuzları devlet başkanınca verilmiş bir şey değildir; İslâm âlimleri indinde kazandıkları haklı şöhretten ileri gelmektedir. Dev*let reisi, bu gibi fakihlerin re'ylerini resmen kabul ve tasdik etmekden başka bir şey yapamaz ve bunların re'ylerini hiçbir zaman müzakere ve istişareye getiremez. Osmanlı devletin*de resmen ilk defa böyle bir fıkıh kitabının resmi hukuk ko*du olarak kabulü "Mülteka'l-Ebhur" isimli kitap hakkında 1648 ve 1687 yıllarında vâki olmuştur. 1549'da vefat eden İbrahim Habebî'ye ait olan bu eser, IV. Mehmed'in emriyle Mevkûfât adıyla Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Mültekâ mec*muası, hukuk, ceza, aile, hacir, hacz ve devletler arası münasebetlere ait hükümleri şâmildir. Bu sebeple Osmanlı dev*letinin asıl kanunlar mecmuasıdır. Burada şu iki noktanın da bilinmesinde fayda vardır: Ehl-i sünnet müslümanların ka*bul ettiği dört amelî mezheb vardır. Osmanlı devleti, resmen Hanefi mezhebini benimsemiştir. İkinci husus, bir mezhebin hukukçuları hep aynı derecede nüfuz ve itibar sahibi değillerdir. Her müctehid, kendisinden büyük bir fakihin re'yine uyar: Bu sebeple Mültekâ Kitabı'nın resmen kabulünden beri tedvin ve telif olunmuş fıkıh kitapları, tamamen mezkur ese*rin şerhi ve izahı ile mahkemelerde esas alınan fetvalardan ibarettir.

Örf ve âdetler, şer'-i şerifin hükümlerini tamamlayan bir kanun makamındadır. Buna rağmen kadı, örf ve âdetlere is*tinaden hüküm veremez. Meğer ki, fıkıh kitaplarında davâya ait şer'i hüküm bulunmasın ve örfe müracaat edileceği be*lirtilmiş olsun.

Padişah da bir kanun yapabilir. Fakat bu kanun, şer-i şe*rifin teferruatıdır. Asıl kanun, müctehidlerin ictihadıyla Kur'ân ve sünnetten alınan fıkıh kitaplarındaki hükümlerdir. Bu*nâ göre Osmanlı devletinde şeyhülislâm tarafından veya hâ*kimler yahut müftilerden biri tarafından tasdik olunmamış hiç*bir kanun, ferman ve irade-i seniyye düstûr'ul-amel olamaz. Padişah müftülük icazeti almış bir âlim ise, bu vasıfta bir pa*dişahın tanzim edeceği nizamlar, ferman ve iradeler fetva alın*madan yürürlüğe girer. Padişah, arzu ettiği hallerde zorla is*tediği şekilde fetva alabilirse de, bu hal, şer'î hükümleri boz*muş olmaz. Avrupalılara göre, Osmanlı kanunları, padişa*hın keyfî emirlerinden ibarettir. Avrupa'da cari olan fikirlere göre, Şeriat-ı Muhammediyye padişah olan zâta, dilediği şe*kilde hareket etme ve kanun vaz' etmek üzere tam yetki ver*miştir. Padişah iradeleri kanuna bedeldir veyahut istediği gi*bi kanun yapar. Bu fikir, şer-i şerif hakkında büyük bir büh*tandır ve İslâm dininde masiyet ve büyük günahlardan sayılır.

Şer-i şerif, hem devlet ve hem de İslâm Padişahının sıfat ve iktidarını çok iyi tayin etmiştir. Ancak zaman ve zemine göre değişebilen idare tarzı ve memleketin sosyal, iktisadî ve idarî nizamı hakkında pek az çerçeve hükümleri vaz' etmiş*tir. İşte İslâm padişahı kendisine tanınan yetki çerçevesinde sınırlı yasama gücünü, yukarıdaki mânâda kullanabilir. Bu*nun için Kanuni Sultan Süleyman, 1519 ve 1566 senelerin*de mülkî ve askerî meseleler hakkında bir kanun tanzim bu*yurmuşlardır ki, bu kanun 1846 senesine kadar yürürlükte kalmıştır. Sonraları meydana getirilen nizamat ile çoğu hü*kümleri tashih ve ta'dil olunmuştur."[2]

III- NETİCE

Netice olarak Osmanlı Devleti bir İslâm devletidir. Hu*kuk nizamı da, uygulamadaki ba'zı gayr-ı meşru' durumlara rağmen, İslâm hukukudur. Ancak Osmanlı hukukundaki mevzuat hükümleri iki kısımdır: Birincisi, doğrudan doğru*ya Kur'ân ve sünnete dayanan ve fıkıh kitaplarında ifadesini bulan hükümlerdir ki, bunlara şer'i hükümler, şer', şer-i şerif denir. İkincisi ise, şer'i hükümlerin tanıdığı sınırlı yasama yet*kisine veya içtihad esasına dayanılarak, özellikle mali hukuk, toprak hukuku, tazir cezaları, askeri hukuk ve idare hukukuna ait hukukî düzenlemeler ve temelini örf-âdet, amme maslahatı gibi tâli kaynaklar teşkil eden içtihadî hükümlerdir ki, bunlara da yasa ve benzeri isimler verilir. Bunlar da İs*lâm'ın esasları dışına çıkamaz ve İslâm hukukundan ayrı bir hukuk nizamı imiş gibi takdim edilemez.[3]

Hollandalı Bir Hukukçunun Osmanlı Hukuku İle İlgili Abdülhamid’e Sunduğu Layihadan Bir Sayfa




--------------------------------------------------------------------------------

[1] Barkan, Ömer Lütfi, Kanunlar, I-XXXIII; R. A. Kern, İA, I/29 vd.

[2] BOA. YEE, 14-1540, Devlet-i Aliyye'deki Islahât-ı Kanuniye, sh. 5 vd.; 26-27.

[3] İbn'ül-Kayyım, İ'lam'ül-Muvakkı’in, IV/372-378; Cin/ Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, I/140, 157.
View muhammed emin's Resim Albumu muhammed emin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:05 .
http://www.islamportali.com

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2
islamportali islamportali.comislami portal

Hosting Hizmetleri ExForum | Rüya Tabirleri | Dini Hikayeler
islamportali| islami Sohbet