.:: Tavan Arası ::.

Geri git   İslamportali.com - İslami Forum > İSLÂM FIKHI > DELİLLERİYLE AİLE İLMİHALİ > temel bilgiler
Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Alt 02-27-2008, 18:51   #1 (permalink)
Administrator
 
hakkof - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2007
Cinsiyet:
Mesajlar: 6.722
Seviye: 57 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 560 / 1401
Güç: 2240 / 16926
Deneyim: 7%
İletisim
hakkof - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart İSLÂM'IN cinsel hayatı korumak için aldığı önlemler

EŞLER İÇİN CİNSEL BİRLEŞME YASAĞI OLAN ZAMANLAR
Yüce Allah evli eşlerin karı-koca hayatını meşru kılmıştır. İslamî edep sınırları içinde kalan eşlerin, kendi arasındaki cinsel hayatının ayıplanma ve kınanma yönünün bulunmadığı da belirtilmiştir. (bk. el-Mü'minûn, 23/6.) Ancak özellikle kadını fizik ve ruh sağlığı bakımından korumak gayesiyle, evli eşlerin cinsel hayatına da bazı sınırlamalar getirilmiştir. Kadının aybaşı ve lohusalık günlerinde, hac'da ihramlı olduğu sürece, dolaylı boşama yöntemleri olan zıhar veya îla, durumunda bunlara ait keffaret cezası yerine getirilinceye kadar kocası ile cinsel ilişkide bulunması caiz değildir. Aşağıda bu yasakları kısaca açıklayacağız.
1) Aybaşı hali:
a) Hayız terimi ve kapsamı:
Hayz arapça mastar bir sözcük olup; kadının aybaşı olması ve aybaşı kanının akması demektir. Bir fıkıh terimi olarak; belli yaşlardaki kadının cinsel organından belli günlerde gelen kanı ifade eder. Türkçede "hayız" yerine; aybaşı, adet, kirlilik, ayhali ve namazsızlık gibi sözcükler de kullanılır.
Bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelebilir, a) Hayız kanı. Sağlıklı kadından belli yaşlar arasında gelir, b) Lohusalık (nifas) kanı. Doğumdan sonra belli bir süre gelen kandır, c) Özür (istihaza) kanı. Kadın hastalığı olanlarda görülür. Biz, eşler arasında cinsel birleşmeye engel olan, ilk ikisi üzerinde duracağız. Çünkü, özür kanı cinsel birleşme engeli değildir.
Adet görme anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan tabiî bir olaydır. İslam'ın çıkışı sırasında cahiliyye devri arapları adetli kadına arkadan, Hıristiyanlar ise önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak dururlar, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip içmezlerdi. (bk. Müslim, Hayz, 6; Ebu Davud, Tahare, 102, Nikah, 46; Döndüren, Delilleriyle, İslam ilmihali,s: 178 vd. Faruk Beşer, Hanımlara özel ilmihal, İstanbul 1989, S: 154vd.)
İslam, kadına ruhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi. Aybaşı ve lohusalık süresince kadını cinsel yönden koruma altına aldı.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, eziyet veren bir haldir. Bu nedenle ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222.)
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bu hayız, Allah'ın Adem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir." (Buharî, Hayz, 1,7, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davüd, Menasik, 23.) Adet gören kadınlardan tam olarak uzak mı, kalınacağını soranlara Allah'ın Rasulü şöyle cevap vermiştir: "Cinsel birleşme dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir" (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 18; İbn Mace, Tahare, 12.)
Adetli olan kadının temiz olmayan yönü sadece adet kanıdır. Onun tükrüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı temizdir. Hz. Aişe'den (ö. 57/676) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s)'ın isteği üzerine ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu." (Buharî, Hayz, 2, 3; Müslim, Hayz, 15; Nesaî, Tahare, 173,174.) "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine adetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi." (Müslim, Hayz, 14)
Kadın adet görmeye yaklaşık dokuz yaşlarında, erkek çocuğu ise ihtilam olmaya on iki yaşlarında başlar. Bu durum her iki cinste de erginliğin başlangıcı sayılır. Ancak ay hali veya ihtilam olmada gecikme halinde, çoğunluk müctehitlere göre on beş yaş her iki cinsin erginlik başlangıcıdır. Artık adet gören kadın veya ihtilam olan erkek namaz, oruç, hac, zekat gibi İslam'ın tüm emirlerinin ve yasaklarının muhatabı olur.
Adet görmenin üst sınırı için açık bir ayet veya hadis bulunmadığı için İslam fakihleri tecrübeye dayanarak değişik yaşlar belirlemişlerdir. Ebu Hanîfe'ye (ö. 150/767) göre elli beş yaş olan bu sınır, Malikîlere göre yetmiş, Hanbelîlere göre ise elli yaştır. Şatiîler adetin devam edebileceği süreye bir üst sınır getirmemiş, bu halin ömür boyu sürebileceğini, ancak çoğunlukla altmış iki yaşında sona erdiğini belirtmekle yetinmişlerdir. (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, l, 279 vd.; eş-Şürünbülalî, Meraku'l-Felah, Mısır 1315, S:23; İbn Kudame, el-Muğnî, Kahire, t.y., l, 363.) Bununla birlikte Hanefîlere göre, nadir de olsa elli beş yaşından sonra gelen kan, koyu kırmızı veya siyah renkte ise adet kanıdır.
Hanefî ve Hanbelîlere göre gebe kadın adet görmez. Çünkü Evtas'ta esir edilen kadınlar için Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Savaş esirlerinden hiçbir gebe kadınla doğuma kadar; gebe olmayanlarla ise hayız görünceye kadar cinsel temasta bulunulmasın." (Ebu Davud, Nikah, 44; Tirmizî, Siyer, 15; Darimî, Talak, 18.) Yine Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) adet halindeki eşini boşadığı zaman, Allah elçisi onun hakkında şöyle buyurmuştur: "Eşini temiz olduğu günlerde veya gebe iken boşasın." (eş-Şevkanî, Neylül-Evtar, VI, 221; bk. A. b. Hanbel, II, 58.)
Malikîler ve son dönemdeki fetvasına göre İmam Şafiî ise, gebe kadının da kimi zaman adet görebileceğini kabul ederler. Onlar, hayızdan söz eden ayetin mutlak anlamı ile, adetin kadının yaratılışından olduğunu bildiren bazı haberlere dayanırlar. (İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, l, 51.)
Hanefîlere göre hayzın en kısa süresi üç gün üç gecedir. Bundan azı özür kanı sayılır. Ortası beş gün, en uzun süresi ise on gün on gecedir. On günü geçen kanamalar da özür kanı sayılır. Dayandıkları delil şu hadistir: "Bekar veya dul kadın için en kısa hayız süresi üç gün, en uzun süresi ise on gündür." (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Raye, l, 191; krş. Buharî, Hayz, 24; Darimi, Vudû, 88, 89, 94.)
Şafiî ve Hanbelîlere göre en kısa süre bir gün bir gece, en uzun süre ise, altı veya yedi gündür. Malîkiler en kısa süre için bir sınır belirlemezken, en uzun süreyi, kadının durumuna göre otuz güne kadar çıkarırlar. (bk. el-Kasanî a.g.e., l, 39: İbnu'l-Hümam, a.g.e., l, 11; İbn Rüşd; a.g.e., l, 48. vd.; İbn Kudame, a.g.e., 1. 308)
Adetli kadın, adet kanı kesilince boy abdesti alır ve bundan sonra eşi ile cinsel temasta bulunabilir.
b) Adetli kadına yasaklanan şeyler:
aa) Namaz kılmak:
Adetli kadının namaz kılması caiz değildir. Hz. Peygamber Fatıma binti Hubeyş (r. anha)'ye şöyle buyurmuştur: "Adetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl." (Buharî, Hayz, 19, 24, Vudu, 63; Müslim, Hayz, 62; Ebu Davud, Tahare, 109; A. b. Hanbel, VI, 42, 141, 187, 194, 204, 222; Darimî, Vudu, 76.) "Adetli kadın kılamadığı namazı kaza etmez, tutamadığı farz oruçları ise kaza etmesi gerekir. Hz. Aişe şöyle demiştir: "Biz Rasülullah (s.a.s) devrinde adet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk." (Buharî, Hayz, 20; Ebu Davud, Tahare, 104; Tirmizi, Savm, 67; Nesaî, Hayz, 17, Sıyam, 64.)
bb) Oruç tutmak: Adet gören kadın oruç tutmaz. Delil yukarıdaki Hz. Aişe hadisidir. Ancak farz oruç borcu onların üzerinden düşmez ve kaza etmeleri gerekir.
cc) Tavaf: Hz. Peygamber hac sırasında adet gören Hz. Aişe'ye şöyle buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman, temizleninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışında kalan, diğer hac ibadetlerini yap." (Buharî, Hayz, 1, 7, Hacc, 81, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davud, Menasik, 23.)
dd) Kur'an-ı Kerîm okumak: Adetli olan kadın veya cünüp olan kimse Kur'an okuyamaz, mushafa el süremez ve onu kılıf, çanta gibi bir muhafazanın içinde olmadıkça eline alıp taşıyamaz. Allah Teala şöyle buyurur: "Ona (Kur'an'a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez." (el-Vakıa, 56/79.) Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: "Adetli kadın ve cünüp kimse Kur'an'dan bir şey okuyamaz." (Tirmizî, Tahare, 98; ibn Mace, Tahare, 105.)
Bu duruma göre bir kılıf veya çanta içindeki mushafa el sürmek veya onu taşımak hayızlı ve cünüp kimse için caizdir. Yine ilimle uğraşan kimse tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zaruret yüzünden giysisinin yeni ile veya eliyle tutabilir. Kur'an yapraklarını abdestli olarak çevirmek müstehaptır. Yine bu yaprakları okumak için kalemle çevirmek de caizdir. Diğer yandan adetli veya cünüp kimse; tesbih, tekbir, zikir, salat okuyabileceği gibi dua ayetlerini de dua niyetiyle okuyabilir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslamî ve Edilletuh, l, 471; bk. Darimî, Vudü, 103.)
ee) Mescide girmek: Adetli kadının veya cünübün mescide girmesi, orada eğleşmesi veya itikafa çekilmesi caiz değildir. Hadiste şöyle buyurulur: "Hiç bir hayızlı veya cünüp için mescide girmek helal olmaz." (İbn'Mace, Tahare, 92,126; Ebu Davud, Tahare, 92; Darimî, Vüdu, 116.) Şafii ve Hanbelîlere göre; adetli kadının veya cünübün kirletmemek şartıyla mescitten karşıdan karşıya geçmesi caizdir. Çünkü Hz. Peygamberin, Hz. Aişe'ye böyle bir izin verdiği nakledilmektedir. (bk. Müslim, Hayz, 11-13; Nesaî, Tahare, 172, Hayz, 18; İbn Mace, Tahare, 120.)
ff) Cinsel ilişkide bulunmak: Ayette şöyle buyurulur: "Hayız halinde iken kadınlardan uzaklaşın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın." (el-Bakara, 2/222.) Burada, uzaklaşmaktan gaye, cinsel ilişkinin bırakılmasıdır. Yine adetli eşi ile cinsel yönden ne kadar ilgilenebileceğini soran bir sahabiye Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Senin için göbekten üst yanı serbesttir." (Darimî, Vudü, 107; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, l, 277.)
Hanbelîlere göre, bir koca için adetli karısının diz kapak-göbek arası cinsel temasın dışında serbesttir. Delil şu hadistir. "Adetli kadına cinsel temasın dışındaki her şeyi yapabilirsin." (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 16.) Hanefî, Şafiî ve Malikîlere göre, adetli veya lohusa olan eşiyle cinsel ilişkide bulunan erkeğe keffaret cezası gerekmez. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir.
Diğer yandan bir hadiste; "Kim adetli bir kadınla cinsel temasta bulunursa, yarım dinar (yaklaşık iki gram altın para) tasadduk etsin." buyurulmuştur. (Tirmizî, Tahare, 102; Ebu Davud, Nikah 46, 47; Tıbb, 50; İbn Mace, Tahare, 123.)
gg) Boşama: Adetli kadını boşamak caiz değildir. Ancak bununla birlikte çoğunluğa göre boşama tasarrufu geçerli olup, "bıd'î boşama" adını alır. Ayette; "Eşlerinizi boşayacağınız zaman, iddetlerine doğru boşayın" buyurulur. (et-Talak, 65/1) Yani içinde iddet meşru olan bir sürede boşayın, demektir. Çünkü ay halinin geride kalan kısmı iddetten sayılmaz. Hz. Peygamber, Abdullah b. Ömer'e, eşini temizlik günlerinde veya gebe iken boşayabileceğini bildirmiştir. (eş-Şevkarî,a.g.e, VI,221.)
2) Lohusalık:
Lohusalık, kadının fizyolojik bakımdan rahatsız olduğu doğum sonrasındaki belli bir dönemi ifade eder. Doğumun arkasından gelen kana "nifas" denir. Kadın gebelik süresince abdestini alır, namazını kılar ve sağlığı için zararlı olmayacaksa farz orucu da tutabilir.
Lohusalığın en kısa süresi için bir sınır yoktur. Bir gün bile olabilir. Çünkü en kısa süreyi belirleyen bir ayet veya hadis yoktur. Bu durumda, onun fiilen var olduğu süreye bakılır. Hanefîlerle Hanbelîlere göre, lohusalığın en uzun süresi kırk gündür. Bundan sonra görülecek kan, özür kanıdır. Delil, Ümmü Seleme (r. anha)'den nakledilen şu hadistir: "Lohusa kadın, Hz. Peygamber döneminde kırk gün kırk gece beklerdi." (Ebu Davud, Tahare, 119.) Şafiî ve Malikîlere göre, lohusalığın en uzun süresi altmış gündür. Ancak bu süre uygulamada genellikle kırk gün olarak gerçekleşir.
Kadın doğum yapmakla birlikte kan görmeyebilir. Nitekim Hz. Peygamber döneminde bir kadın doğum yapmış ve lohusalık kanı görmediği için kendisine "zatu'l-cüfuf (kanı kuru)" denilmiştir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., l, 41-43; İbnü'l-Hümam, a.g.e., l, 129; İbn Abidîn, a.g.e., l, 275 vd.)
Lohusalık süresi içinde görülen temizlik de nifastan sayılır. Örneğin; doğumdan sonra on gün kan gelip, beş gün kesildikten sonra on gün daha kan gelecek olsa, bu yirmi beş günün tamamı lohusalık süresi sayılır.
El ve ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle lohusalık hali meydana gelir ve genellikle on-onbeş gün kadar devam eder. Fakat henüz uzuvları belirmemiş bir düşüğe nifas hükümleri uygulanmaz. Bunun düşmesiyle görülen kan üç gün sürer ve daha önce de en az on beş gün temizlik hali devam etmiş bulunursa bu, hayız kanı olmuş olur. Böyle değilse özür kanı sayılır.
Lohusalık süresi içinde bir koca, aybaşı halinde olduğu gibi eşiyle cinsel ilişkide bulunamaz. Aksi halde günahkar olur ve tevbe - istiğfar etmesi gerekir. Yine lohusa kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz. Yalnız tutamadığı oruçları kaza eder. Mescide giremez, Kur'an okuyamaz ve Beytullah'ı tavaf edemez. Bu bakımlardan adetli kadınla lohusa arasında önemli bir ayrılık bulunmaz.
Aybaşı veya lohusalık günleri dışında gelen kanın özür kanı sayıldığını yukarıda belirtmiştik. Böyle bir kimseye "özür sahibi" denir. Özürlü kimse her namaz için abdest alır ve namazım kılar, orucunu tutar. Özür kanı hacda tavaf engeli de değildir.
3) İhramlı olmak:
Hacca veya umreye niyetlenen kimsenin "mikat" denilen yerlerden itibaren, daha önce mubah olan bir takım fiilleri kendisine haram kılmasıdır. Dikişli elbise giymek, kokulanmak ve eşi ile cinsel ilişkide bulunmak bu yasakların başında gelir. Ancak kadınlar dikişli giysilerini çıkarmazlar.
Böylece hac veya umre sırasında ihramlı kalındığı sürece evli eşler arasında cinsel ilişki veya buna yol açabilecek sarılma, öpüşme, şehvetle dokunma ve kadının cinsel organına bakma gibi fiiller yasaktır. Ayette şöyle buyurulur: "Kim hac aylarında ihrama girerek haccı kendisine farz kılarsa, hac sırasında kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur" (el-Bakara,2/197.) Ayetteki "refes" sözcüğü, kadınla cinsel teması veya genel olarak erkeklerin kadınların cinsel yönüne olan ihtiyacını kinayeli olarak ifade eder. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan korunur ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur." (Buharî, Hacc, 4, Muhsar, 9, 10; Müslim, Hacc, 438; Nesaî, Hacc, 4; İbn Mace, Menasik, 3; A. b. Hanbel, II, 229, 410, 484)
Hanefîlere göre, ihramlının nişanlanıp evlenmesi caizdir. Ancak bu takdirde zifaf, hac'dan sonraya geciktirilir. Delil, Hz. Peygamber'in ihramlı iken Meymûne île evlenmesidir. (Buhari, Sayd, 12, Nikah, 30, Megazî, 43; Müslim, Nikah, 46, 47, 48, Tirmizî Hac, 24.) Çoğunluk fakîhler ise ihramlının evlilik akdini geçersiz sayarlar. Dayandıkları delil şu hadistir: "İhramlı kimse evlenemez, kendisi île evlenilmez ve nişanlanılmaz." (Müslim, Nikah 41-45; Ebu Davud, Menasik, 38, Tirmizî, Hac, 23, Nesaî, Menasik, 91.) Bunlar Hz. Peygamber'in Meymûne ile evlenmesinin ihramlı değilken vuku bulduğunu söylerler. (Tirmizî, Hac, 23,24;.Darimî, Menasik, 21; A. b. Hanbel, VI, 393.)
Hac yapmakta olan kimse Arafat'da vakfeden önce cinsel ilişkide bulunsa haccı fasid olur ve gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca ceza olarak bir küçük baş hayvanı kurban keser. Cinsel birleşmeye yol açabilecek öpme, şehvetle dokunma gibi fiillerde, boşalma olsun veya olmasın, bir küçük baş hayvan kurban gerekir. Malikîler dışında çoğunluğa göre bu durumda hac fasid olmaz.
Arafat'da vakfeden sonra, henüz ihramdan çıkmadan eşiyle cinsel temasta bulunmanın cezası ise, büyük baş bir hayvanın kurban kesilmesidir. (Ayrıntı için bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 183 vd; ez-Zühaylî, a.g.e., III, 203 vd., Döndüren, a.g.e. s. 593 vd.)
4) Zıhar durumunda keffaretten önce:
Zıhar, dolaylı yoldan bir boşama yöntemi olup, keffaret yerine getirilmedikçe cinsel birleşme caiz olmaz. "Zahr" sözlükte "insanın sırtı" demektir. Bir fıkıh terimi olarak zıhar; kocanın karısına; "Sen bana annemin sırtı gibisin, yani haramsın" diyerek yaptığı bir yemini ifade eder.
İslam'ın gelişi sırasında, arap toplumunda eşine kızan bir erkek yukarıdaki sözlerle onu kendisine haram kılar, fakat asıl niyetini ortaya koyuncaya kadar da evlilik askıda kalırdı. Ne evli, ne de bekar durumuna düşen kadın için zıhar, sıkıcı bir hal idi.
Ashab-ı kiramdan Evs b. Samit (r.a), eşi Havle binti Sa'lebe'ye kızarak, "Sen bana annemin sırtı gibi ol" der ve evi terkeder. Eşi, Hz. Peygamber'e başvurarak yaşlılığını, yoksulluğunu ve çocuklarına bakacak durumunun olmadığını bildirir ve bu çeşit boşamaya bir çare bulunmasını ister. Bu arada Yüce Allah'a da dua eder. Rasülullah (s.a.s) kendisine "Allah'tan kork, Evs senin amcanın oğludur. Ona iyi davran" diyerek öğüt verir.
Bu olay üzerine Mücadele Sûresi'nin ilk dört ayeti indi. Böylece zıhar konusu çözüme bağlandı. Buna göre; zıhar yapan kocalar kınandı. Bununla birlikte pişman olup da sözlerinden geri dönmek isteyen koca için de "keffaret" cezası getirildi. Erkek yeniden eşine dönmek isterse, cinsel birleşmeden önce oruç keffaretinin benzeri bir cezayı yerine getirmek zorunda idi. Bu da önce köle azat etmek; buna güç yetiremezse, peşpeşe iki ay oruç tutmak; buna da güç yetiremezse altmış yoksulu doyurmaktan ibarettir. Nitekim Hz. Peygamber, ayetlerde öngörülen cezayı Havle (r. anha)'ye bildirdi. Fakat o, kocasının yoksulluğu ve yaşlılığı nedeniyle ne köle azadına, ne 60 gün oruca ve ne de 60 yoksulu doyurmaya gücü yetmeyeceğini bildirince, Allah'ın Rasulü (Bir sâ, 2,917 kg.lık ağırlık ölçüsü), Havle binti Salebe 60 sa' hurma verdi. Bununla Havle 60 yoksulu doyurup keffareti yerine getirdi ve eşinin yanına döndü. (bk. Buharî, Talak, 23; Ebu Davud, Talak, 17, Nesaî, Talak.)
Bu duruma göre zıhar, keffareti yerine getirilinceye kadar bir cinsel birleşme engelidir. Bununla birlikte zıhar, eğer boşama niyeti ile yapılmışsa bir "bain talak" (bk. ileride boşama konusu), zıhar kastedilmişse, zıharın sonuçları ortaya çıkar. Bir niyet söz konusu olmaksızın, sadece eş başka birisine benzetilmiş olursa, herhangi bir hüküm doğmaz.
5) İlâ durumunda keffaretten önce:
İlâ; evlilik akdini sona erdirebilen bir yemin çeşididir. Bir fıkıh terimi olarak; kocanın eşiyle cinsel birleşmeyi yemin, adak veya birşarta bağlayıp, belirli veya belirsiz bir süre kendisini bundan menetmesini ifade eder. Mesela; "Allah'a yemin olsun ki, şu kadar süre veya süresiz olarak sana yaklaşmayacağım", veya "Seninle cinsel temasta bulunursam, üzerime hac farz olsun" yahut "Seninle bir araya gelirsem, evliliğimiz sona ermiş olsun" gibi ifadelerle "ila" gerçekleşir.
İslam'dan önceki arap toplumunda ila yemini kadını baskı altında tutmak, ona zarar ve sıkıntı vermek için başvurulan bir yöntemdi. Kimi zaman eşlerin birbiriyle ilişiğini kesmesi bir, iki yıl veya daha uzun süre devam ederdi.
İslam ila süresini dört ayla sınırladı ve bu konuda eşlerin birbirine dönüşünü kolaylaştırdı. Ayette şöyle buyurulur: "Kadınlarına yaklaşmamağa yemin edenler dört ay beklerler. Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse şüphesiz ki Allah her şeyi çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Eğer boşamayı kastederlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir." (el-Bakara, 2/290 vd.)
Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah'ın Rasulü bir ara eşlerine ilâ yaptı, yani helali haram kıldı, arkasından da haramı helal yaptı ve yemininden ötürü keffaret verdi." (Buharî, Savm, 11, Salat, 18, Nikah, 9, 92, Talak, 21, Eyman, 20, Mezalim, 25; Tirmizî, Talak, 21; Nesai, Talak, 32)
İla'da eşler, yemin keffaretini vererek, ya da adak veya şartı üstlenerek, süreyi beklemeksizin bir araya gelebilirler. Ancak eşler barışmaksızın dört ay geçmiş olursa, hanefîlere göre evlilik, kendiliğinden "bain talak"la sona ermiş bulunur.
Çoğunluk müctehitlere göre ise bu son durumda evlilik kendiliğinden sona ermez ve şu alternatifler doğar: a) Eşler barışıp evliliği sürdürebilir, b) Koca, eşini boşayabilir. c) Bu iki şıktan birisi gerçekleşmezse kadın hakime başvurarak evliliğe son verdirebilir. İla yöntemiyle ortaya çıkan boşama türü "rıc'î (cayılabilir) talak" tan ibarettir.
İla'nın keffareti, yemin keffareti ile aynıdır. Bu da on fakiri doyurmak veya giydirmek yahut bir köle azat etmek; eğer bunlara güç yetmezse peşpeşe üç gün oruç tutmaktır. (bk. el-Kasanî, a.g.e., III, 162, İbnü'l-Humam, a.g.e., III, 182 vd.; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 99 vd.)
View hakkof's Resim Albumu hakkof isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02-27-2008, 18:52   #2 (permalink)
Administrator
 
hakkof - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2007
Cinsiyet:
Mesajlar: 6.722
Seviye: 57 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 560 / 1401
Güç: 2240 / 16926
Deneyim: 7%
İletisim
hakkof - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart RE: İSLÂM'IN cinsel hayatı korumak için aldığı önlemler

NİKÂHSIZ BİRLEŞME ve SONUÇLARI
1) İslam'ın evliliğe verdiği önem:
İlk insan Adem ve Havva'nın meşru evlilikle başlattığı aile yuvası, sonraki bütün semavî dinlerde devam edegelmiştir. Son din İslam da, aile yuvasının devamı ve doğacak nesillerin sağlığı için birtakım önlemler almıştır. Ayet ve hadislerde meşru evlilik özendirilmiş, evlilikten yüz çevirip, ömür boyu bekar kalmak isteyenler kınanmıştır.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder tane nihaklayın." (en-Nisa.4/12.) "Sizden bekarları ve kölelerinizle cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer onlar fakir iseler, Allah onları fazl ve keremiyle zengin kılar. Allah geniş lütuf sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir." (en-Nur, 24/32) Allah Teala, Hz. Havva'yı, Adem'in onunla huzur ve mutluluk duyması, ona bir hayat arkadaşı olması için yaratmıştır. "Sizi bir tek insandan yaratan ve onunla gönlü huzura kavuşsun diye eşini de kendisinden vareden Allah'tır." (el-A'raf, 7/189; bk. en-Nahl, 16/72; er-Rum, 30/21.)
Enes b. Malik (r.a)'ın naklettiğine göre, Rasülullah (s.a.s)'in eşleriden, Allah Rasulünün günlük ibadetlerini soran üç kişilik heyet onun ibadetini az bulmuş olacaklar ki kendi aralarında şöyle dediler. "Hz. Peygamberle biz bir olabilir miyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır. İçlerinden biri tüm geceyi namaz kılmakla geçireceğini, diğeri devamlı oruç tutacağını ve üçüncüsü de kadınlara yaklaşmayacağını ifade ettiler." Daha sonra durumu öğrenen Allah elçisi şöyle buyurdu: "Allah'a yemin olsun ki, ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve O'ndan en fazla sakınanınızım; fakat zaman zaman oruç tutar ve iftar ederim; namaz kılar ve uzanıp yatar, dinlenirim; kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden (benim ümmetimden) değildir." (Buharî, Nikah, 1; Müslim, Sıyam, 74, 79.)
Allah'ın Rasulü evlenme imkanı bulamayan gençlere şöyle buyurmuştur. "Ey gençler!, sizden evlenmeye gücü yeten kimse hemen evlensin, zira evlilik gözü haramdan en iyi korur ve cinsel oraganın en sağlam kalesidir. Evlenmeye imkanı olmayan ise oruç tutsun. Çünkü oruç cinsel isteği kırar." (Buharî, Savm, 1, Nikah, 2,3; Müslim, Nikah, 1,3; Ebü Davud, Nikah, 1; İbn Mace, Nikah,1.)
Kur'an-ı Kerîm'de mü'min bir erkeğin ancak iki çeşit kadınla ilişki kurabileceği belirtilir. Bunlar da nikahlı eşi veya sahip olduğu cariyeden ibarettir. "Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve sahip oldukları cariyeler bunun dışındadır. Bunlarla olan meşru ilişkilerinden dolayı onlar kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçerse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir." (el-Mü'minun, 22/5-7; krş. el-Mearîc, 70/29-31.)
Buna göre İslam'da bu meşru cinsel tatmin dışında kalan ilişkiler yasaklanmıştır. Zina, eşcinsellik, elle tatmin vb. bunlar arasında sayılabilir. Bütün bu yasakların gayesi ferdin fizik ve ruh sağlığını, aile yuvasını ve özellikle bu yuvanın özünü oluşturan kadını korumaktır. Bu yasakları ve müeyyidelerini kısaca açıklayacağız.
2) Zina yasağı ve kapsamı:
Zina; bir kadınla nikahsız veya haksız olarak cinsel ilişkide bulunmaktır. Bir fıkıh terimi olarak zina şöyle tarif edilmiştir: "İslamî hükümlerle yükümlü bulunan bir erkeğin, kendisine cinsel istek duyulacak yaştaki bir kadına, İslam ülkesinde, nikah akdine veya cariyelik statüsü gibi haklı bir nedene dayanmaksızın önden cinsel ilişkide bulunmasıdır.
Zina, İslam'da ve önceki bütün semavî dinlerde yasaklanmış ve çok çirkin bir fiil olarak nitelendirilmiştir. O, büyük günahlardan olup, ırz ve neseplere yönelik bir suç olduğu için cezası da hadlerin en şiddetlisidir.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, çok çirkin bir iş ve kötü bir yoldur." (el-İsra, 17/32) "Onlar Allah ile birlikte başka ilaha dua etmezler. Haksız yere, Allah'ın haram kıldığı kimseyi öldürmezler ve zina da etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar. Ona kıyamet gününde kat kat azap verilir ve o azabın içinde alçaltılmış olarak sonsuza kadar bırakılırlar." (el-Furkan, 25/68-69; Bundan sonra gelen iki ayette tevbe edip imanını yenileyen ve güzel amel yapanlar bu azaptan istisna edilmiştir.) "Ey Muhammed! Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Böyle davranmak onlar için daha temiz ve daha hayırlıdır." (en-Nur, 24/30.) "Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar, görünmesi zaruri olanlar dışında zinetlerini gösîermesinler. Baş örtülerini de yanlarına sarkıtsınlar." (en-Nur, 24/31.)
Hz. Peygamber'in zinayı kötüleyen ve onun ahirette meydana getireceği sıkıntıları dile getiren çeşitli hadisleri vardır. Zinayı büyük günahlar arasında sayan, (bk. Buharî, Vesaya, 23, Edeb, 6; Müslim, İman, 38; Ebü Davud, Vesaya, 10; Tirmizî, Tefsir, 5.) zina eden kimsenin mü'min olarak zina etmiş olamayacağını bildiren (Ebu Davud, Sünne, 15; Krş. Tirmizî, iman, 11.) ve zinanın açıkta işlenişinin bir kıyamet belirtisi olduğunu belirten (Buharî, Hudüd, 22, Talak, 11; Ebu Davud, Hudud, 17.) hadisleri örnek olarak verilebilir.
İslam'ın yasakladığı bir fiili işleyen için, ayet veya hadisle belirlenmiş olan cezaya "had cezası" denir. Çoğulu "hudûd"tur. Nass'la belirlenmiş ceza çeşitleri çok azdır. Bunlar beş tane olup şunlardır: a) Zina; bekar için 100 celde, evli için recm cezası, b) Hırsızlık; el kesme cezası, c) İçki içme; 40-80 değnek, d) Yol kesme; suçun ağırlığına göre; öldürülme, asılma veya kol ile bacağın çapraz şekilde kesilmesi, e) Zina iftirası; seksen değnek cezası. Kul hakkına yönelik kısas da, nass'ların belirlediği cezalardandır.
Yukarıda belirtilenlerin dışında kalan ve İslam Devleti tarafından belirlenen cezalara ise "ta'zîr cezası" denir.
3) Zina için nass'larda öngörülen ceza:
İslam'da cezanın caydırıcı olmasına önem verilmiştir. Bu yüzden suç işleyen teşhir edilir ve ceza toplum içinde açıkta uygulanır.
Kur'an-ı Kerîm'de, şöyle buyurulur: "Zina eden kadın ve zina eden erkekten herbirine yüz değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara Allah'ın dinini uygulama konusunda acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir topluluk da, onların cezasına şahit olsun." (en-Nur, 24/2.)
Bu ayette bekar olan erkek veya kadının zina fiiline verilecek ceza belirlenmiştir. Değnek vurma (celde), ete geçmemek üzere, yalnız deriyi etkileyecek şekilde vurmak demektir. Vururken yalnız kürk, manto ve palto gibi kalın giysiler çıkartılır, diğerleri çıkarılmaz.
Evli, iffetli erkek veya kadına uygulanacak recm cezası ise sünnetle sabittir.
Hadiste şöyle buyurulur: "(Evlenmiş) yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ederlerse, onları recmediniz." (İbn, Mace, Hudud, 9; Malik, Muvatta', Hudud, 10; Darîmî, Hudüd, 16; A. b. Hanbel,V,132,183.) Hz. Peygamber (s.a.s), erkek ve kadın iki yahudiye ve ashab-ı kiram'dan Maiz ile Beni Gamid'ten bir kadına recm cezası uygulamıştır. Recm'in meşru oluşu üzerinde sahabenin görüş birliği vardır.
Zina cezası Allah'a ait haklardandır. Bu, aileye, nesle ve toplum düzenine karşı işlenen bir suç olduğu için toplum haklarından sayılır.
4) Zina cezasının uygulanma şartları:
Zina eden erkek veya kadına ceza uygulanabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gerekir.
a) Zina eden erkeğin erginlik çağına ulaşmış olması gerekir. Ergin olmayan çocuğa had uygulanmaz.
b) Zina edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir. Küçük kız çocuğu ile zina edilmesi halinde zina eden erkeğe de kıza da had cezası gerekmez. Ergin olmayan çocukla cinsel temasta bulunan kadına da had uygulanmaz. Burada fiilin haram olması yanında İslam Devletinin koyacağı ta'zîr cezası ile kızlığın kaybedilmesi gibi durumlarda ayrıca diyet (maddî tazminat) cezası devreye girer.
c) Zina edenlerin akıllı olması gerekir. Akıl hastasına had uygulanmaz.
Mezhep imamları çocuk ve akıl hastasına zina haddinin gerekmediği konusunda görüş birliği içindedir. Delil şu hadistir. "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır. Çocuktan ergin oluncaya, uyuyandan uyanıncaya ve akıl hastasından iyileşinceye kadar." (Ebu Davud, Hudud, 17) Diğer yandan akıllı bir erkek akıl hastası bir kadınla veya akıl hastası bir erkek akıllı bir kadınla zorlama olmaksızın zina etse, bu ikisinden akıllı olana had cezası uygulanır.
d) Çoğunluk fakihlere göre, müslümanla gayri müslimin zinasında had cezası uygulanır. Fakat Hanefîlere göre, evlenmiş bulunan (muhsan) gayri müslime recm uygulanmaz değnek vurulur.
Malikîlere göre, iki gayri müslim birbiriyle zina etse, bunlara had uygulanmaz. Fakat bunlar zinalarını açığa vururlarsa te'dib edilirler. Kafir bir erkek, müslüman kadını zinaya zorlarsa öldürülür.
Şafiî ve Hanbelîlere göre pasaportlu gayri müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası verilmez. Çünkü bunlar Allah haklarından olup, müste'menler bu hakları üstlenmemiştir.
e) Zinanın istekle yapılmış olması gerekir. Çoğunluk fakihlere göre zinaya zorlanan kimseye had uygulanmaz. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ümmetimden yanılma, unutma veya zorlanma sonucunda işledikleri fiilin hükmü kaldırılmıştır." (Buharî, Hudud, 22, Talak, 11; Ebu Davud, Hudud, 17; Tirmizî, Hudud, 1; İbn Mace, Talak, 15.)
Çoğunluk İslam fakîhlerine göre, zinaya zorlanan erkeğe de had cezası uygulanmaz. Delil, yukarıda verdiğimiz hadisin genel anlamı ve suçluda zorlanma özrünün bulunmasıdır.
Ebu Hanîfe ise, erkek için önceleri yalnız devlet yöneticilerinin zinaya zorlamasını haddi düşüren bir neden olarak görürken, sonraki görüşünde, her çeşit zorlamanın haddi düşürebileceğini söylemiştir. Çünkü zorlanan kimsenin, kimi zaman istemediği halde cinsel birleşmeye gücü yetebilir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., VII, 34,18; İbn Rüşd, a.g.e., II, 267,431; İbn Kudame, el-Muğnî, 3, bask, Kahire, 1970, VIII, 187, 205; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 27 vd.; Bilmen, a.g.e., III, 197.)
f) Zinanın insanla yapılmış olması gerekir. Üç mezhebe ve Şafiîlerde sağlam görüşe göre hayvanla cinsel temas edene had cezası gerekmez, ta'zîr uygulanır. Hayvan öldürülmez ve çoğunluk müctehitlere göre onun etinin yenilmesinde de bir sakınca yoktur. Hanbelîlere göre, fiil iki erkeğin şahitliği ile sabit olursa hayvan öldürülür, eti yenmez ve hayvanın tazmin edilmesi gerekir. (bk. Tirmizî, Hudud, 24; A. b. Hanbel, l, 217, Hamdi Döndüren, «Zina» Mad. Şamil İslam Ansik. VI, 477-482)
g) Cinsel birleşmenin önden olması ve sünnet yerinin girmiş bulunması gerekir. Arkadan ilişki, yani livata Ebu Hanîfe'ye göre yalnız ta'zir cezasını gerektirir. Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhebe göre ise livata, haddi gerektirir.
Yabancı bir kadına öpme, sarılma veya cinsel organın dışında uyluk, karın vb. başka yere temas ise yalnız ta'ziri gerektirir. Çünkü bu, şer'an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.
h) Zinanın bir nikah şüphesine dayalı olarak işlenmemesi gerekir. Çoğunluk müctehitlere göre, bir kimse yabancı bir kadınla kendi eşi veya cariyesi sanarak cinsel temasta bulunsa had gerekmez. Ancak kadın bilerek susmuş ve zinaya razı olmuşsa yalnız ona had cezası uygulanır.
Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf'a göre ise, zina konusunda "şahısta yanılma" iddiası dikkate alınmaz. Çünkü bu durumda, fiili işleyenden şüphe kalkmaz.
Evliliğin batıl oluşu konusunda, mezhepler arasında görüş birliği varsa, bundan sonraki cinsel birleşme had cezasını gerektirir. İki kız kardeşi bir nikah altında toplamak, beşinci eşle evlenmek, nesep veya süt yönünden haram olan bir kadınla evlenmek, iddet beklemekte olan kadınla veya üç talakla boşadığı kadınla hülleden, (başka bir erkekle evlenip, bu evliliğin herhangi bir nedenle sona ermesinden) önce evlenmek bu niteliktedir. Ancak taraflar bütün bunların haramlığını bilmediklerini öne sürerlerse, burada önceye ait bilmemek bir özür sayılır ve cinsel birleşme durumunda had cezası uygulanmaz.
Zinanın bir para karşılığında olması halinde, Ebu Hanîfe'ye göre, her ikisine de had cezası uygulanmaz. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikah akdine benzemektedir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu için, İslam Devleti'nin bu konuda koyduğu bir ceza varsa (ta'zir) bu uygulanır. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, zinada paranın bulunması, sonucu etkilemez. (Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İst, 1968, III, 197 vd.) Mut'a nikahı da, temelde bir bedele dayandığı için yukarıdaki hükümlere bağlı olsa gerektir. İleride, mut'a evliliğini ayrıca inceleyeceğiz.
i) Zinanın daru'l-İslam'da olması gerekir. Aksi halde had cezası uygulanmaz. Çünkü İslam Devleti, darulharp veya darulbağy (asiler ülkesi) üzerinde velayet yetkisi kullanamaz. Yani onun, orada hadleri uygulamaya gücü yetmez. Ancak darulharp'te İslam toplumuna azınlık olarak kendi dini inanç ve hükümlerini yaşama ve uygulama hakkı tanınmışsa, bu takdirde müslümanların fedaratif bir yapı veya çok hukuklu bir sistem içinde, İslam'ın "muamelat ve ukübata ilişkin esaslarını uygulamaları da mümkündür. Artık bu statüyü benimseyip İslam toplumuna bağlanan mü'minler için, uygulanması İslam Devletinin varlığına bağlı olan hükümler de bağlayıcı olur.
5) Zina cezasının çeşitleri:
Zina cezası, bu fiili işleyenin bekar veya evli oluşuna göre ikiye ayrılır. Bekar kimseler için değnek (celde) ve evlilerin zinasında recm cezası. İslam Devleti'nin koyacağı ta'zir cezası ile sürgün de bunlar arasında sayılabilir.
a) Yüz değnek (celde) cezası:
Bekar erkek veya kadın için zina cezası yüz değnek olup, Kur'an-ı Kerim'de belirlenen bir ceza türüdür. "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun" ayeti bunun delilidir. (en-Nur, 24/2.)
İslam'ın ilk dönemlerinde bekarın zinasına yüz değnek yanında bir yıl süreyle sürgün cezası da uygulanıyordu. Hadiste şöyle buyurulur: "Bekar'ın bekar'la zinası için yüz değnek ve bir yıl sürgün. Dulun dulla zinası için ise yüz değnek ve taşla recm vardır." (İbn Mace, Hudud, 7.)Ancak Nur süresi inince bekarlar için yalnız değnek (celde), evli olanlar (muhsan) için ise sünnetle recm cezası belirlenmiştir. (es-Serahsî, el-Mebsût, IX, 36 vd.)
Hanefîlere göre sürgün, bir had cezası değil, İslam Devlet başkanının takdirine bırakılan bir ta'zir cezası niteliğindedir. O, sürgünde bir yarar görürse uygulayabilir. Nitekim zina edenin gerektiğinde tevbe edinceye kadar hapsedilebilmesi de bu niteliktedir.
Şafiî ve Hanbelîlere göre celde ve bir yıl sürgün birlikte uygulanır. Sürgün yeri, seferilik mesafesinden uzakta olmalıdır. Diğer yandan kadın, sürgüne kocası veya mahrem bir hısımı ile birlikte gönderilmelidir. Çünkü Allah'ın Rasulü; "Kadın yanında kocası veya mahremi bulunmadıkça yolculuğa çıkamaz" (Buharî, Taksîr, 4, Mescidü Mekke, 6, Sayd, 26, Savm, 67; Ebu Davud, Menasik, 3; Müslim, Hacc,413-414.) buyurmuştur.
Malikîlere göre ise yalnız erkek sürgün edilir, yani bulunduğu beldeden uzakta hapsedilir. Kadın gittiği yerde de zina etmemesi için sürgün edilmez.
Yukarıdaki hadisin sonunda, evli için öngörülen celde ve taşla recm, dört mezhepçe amel edilmeyen bir esastır. Çünkü evli için yalnız recmi öngören hadisler daha sağlamdır. Nitekim Ebu Hüreyre ve Zeyd b. Halid'ten bir topluluğun naklettiği işçinin kıssasında, Hz. Peygamber bekar olan işçi için yüz değnek ve bir yıl sürgün cezasına, kadın için ise yalnız recm cezasına hükmetmiştir. (bk. es-Serahsî, a.g.e., IX, 37; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 39.)
b) Recm cezası:
Recm; evli veya dul (muhsan) olarak zina eden erkek veya kadına sünnetle belirlenen bir ceza türüdür. Hz. Ömer, Rasulullah (s.a.s)'den işittiği; "Yaşlı erkekle yaşlı kadın zina ederlerse, onları recmedin" (İbn Mâce, Hudûd, 9; Mâlik, Muvatta; Hudûd, 10; A. b. Hanbel, V, 132, 183) ifadesinin Kur'an'dan bir ayet olduğunu söylemişse de başka şahit bulunmadığı için bu ibare Kur'an-ı Kerîme alınmamıştır. Diğer yandan Ömer (r.a) halifeliği sırasında Medine minberinden recmi ilan etmiş ve sahabe topluluğundan hiç kimse buna karşı çıkmamıştır. (bk. es-Serahsî, a.g.e., IX, 37; Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerhi, İstanbul 1978, VIII, 350.)
Hz. Peygamberin recm cezasını uygulama örnekleri:
1. İşverenin eşiyle zina eden bekar işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise evli olduğu için recm cezası uygulanmıştır.
Zina eden kadının kocası ile işçinin babası Hz. Peygamber'e başvurarak "Allah'ın kitabı" ile hüküm verilmesini istemişlerdi. İşçinin babası, İslamî hükmü bilmediği için daha önce, oğlu adına yüz koyun ve bir cariyeyi kurtuluş fidyesi olarak vermişti. Hz. Peygamber kendilerine şöyle buyurdu: "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Uneys! Sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet". Uneys (r.a.) kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf ettiği için Hz. Peygamber'in emri ile recm edilmiştir.(Müslim, Hudüd, 25; Buharî, Hudüd, 3, 38, 46, Vekalet, 13. Hadisi; Ebü Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Kühenî nakletmiştir.) Ebû Hanîfe'ye göre bu hadisteki bir yıl sürgün, celde ayetine ilave niteliğinde olup, ayet inince bu ilave kısım neshedilmiştir. Ancak İslam Devlet başkanı bunu bir ta'zir cezası olarak verebilir.
2. Zinasını dört defa ikrar eden Maiz b. Malik (r.a)'in recm edilmesi.
Maiz Hz. Peygambere gelerek zina suçunu itiraf etmiş ve bu ikrarını ayrı zamanlarda gelerek dört defa yenilemiştir. Nebî (s.a.s.) onun akıl hastası veya sarhoş olup olmadığını soruşturduktan sonra recm edilmesini emir buyurmuştur. Sahabiler recimden sonra ikiye ayrıldı. Bir kısmı Maiz helak oldu, derken bir kısım sahabiler de onun en büyük tevbeyi yapmış olduğunu söylediler. Bunun üzerine Allah'ın Rasülü şöyle buyurdu: "Maiz öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe bir ümmet arasında paylaştırılsa onlara yeterdi." (Müslim, Hudüd, 22; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VII, 95, 109; Zeylaî, Nasbu'r-Raye, III 314 vd.)
3. Gamid'li evli kadının zinadan dolayı recmedilmesi.
Maiz'in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gamid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın Rasülü! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah'a tevbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın; "Beni, Maiz'i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun" deyince, Hz. Peygamber durumunu sordu. Zinadan gebe olduğu anlaşılınca, doğumdan sonra gelmesini söyledi. Doğumdan sonra da, çocuğun bir süre anne sütü emmesine izin verildi. Daha sonra bir sahabi, çocuğun bakımını üstlendi ve Allah elçisinin emri ile Gamid'li kadın recm edildi.
Halid b. Velid'in (ö. 21/641) bu kadın hakkında bazı kötü sözler söylemesi üzerine Allah'ın Rasulü şöyle buyurdu: "Ey Halid! Allah'a yemin olsun, bu kadın öyle bir tevbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu. Onu kevser suyunun başında görüyorum" (bk. Müslim, Hudud, 22, 23, 24; İbn Mace, Diyat, 36; Malik, Muvatta', Hudud, 11.) Sonra cenaze namazını kıldırmış ve kadın defnedilmiştir.
4. Evli bulunan yahudi erkeği ile yahudi kadının zina nedeniyle recm edilmesi.
Abdullah b. Ömer (r. anhuma)'nın naklettiğine göre, Allah'ın Rasülüne zina eden bir yahudi erkeği ile yahudi kadını getirilmişti. Hz. Peygamber Tevrat'ta evlilerin zinası için konulan cezayı sorunca, Tevrat'a bakan bir yahudi genci "recm" ifadesini atlayarak okumak istedi. Durumu fark eden ve temelde bir yahudi olan Abdullah b. Selam (r.a.), okuyan yahudinin elini Tevrat'ın üzerinden kaldırtınca, recm ayeti görüldü ve her iki yahudi hakkında evli olarak zina ettikleri için recm uygulandı. (bk. Müslim, Hudud, 26, 28.)
Hanefîlere ve İmam Şafiî'den bir görüşe göre ehl-i küfür, İslam mahkemesine başvurursa, hakimin Allah'ın hükmü ile karar vermesi gerekir. Bu konuda hakime verilen seçmeli hak neshedilmiştir. Diğer yandan Ebu Hanîfe şöyle demiştir: "Gayri müslim eşler, İslam mahkemesine birlikte başvurursa, aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez". Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise hüküm verebilir. (Davudoğlu, a.g.e., VIII, 376.)
Recm için erkek veya kadının "muhsan" olması gerekir. Bir kimsenin muhsan sayılması için yedi niteliğin bulunması şarttır. Bunlar: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak ve sahih nikahlı eşiyle cinsel temasta bulunmuş olmaktır. Muhsanlık şifalının devamı için, evliliğin devam etmekte olması şart değildir. Bu yüzden ömründe bir defa evlenen ve eşi ile cinsel temasta bulunan kimse de muhsan olabilir. (Bilmen, a.g.e., III, 201)
6) Zinanın hakim önünde tesbiti:
Zinanın ikrar veya şahitle sabit olabileceği konusunda görüş birliği vardır.
a) Zinanın ikrar yoluyla sabit olması:
İslam'da had cezalarının tesbit yöntemleri birbirinden farklıdır. Bunu suçun niteliği belirler. Nitekim çalınan malın hırsızın elinde bulunması hırsızlık fiilinin delili olurken, ağzı şarap kokan kimseyi de bu durumu ele vermiş olur. İslam zinanın tesbitini ise çok ağır şartlara bağlamış ve kişiyi temize çıkarmak için çeşitli fırsatlar vermiştir. Bu yüzden zina ikrarı özel şartlara bağlanmıştır. İkrarın hakim önünde ayrı ayrı meclislerde ve dört kere yapılması, ikrarda bulunanın akıl hastası veya sarhoş olmaması ve dış görünüş bakımından da zina edecek durumda bulunması bu şartlar arasında sayılabilir.
Zina ikrarında zaman aşımına itibar edilmez. Diğer yandan, kendisiyle zina edildiği ileri sürülen erkek veya kadının mahkemede hazır bulunması şart olmadığı gibi, karşı taraf zinayı inkar etse bile, itiraf edene had cezası uygulanabilir. Nitekim işçinin zinası olayında Allah'ın Rasülü erkeğe dayak ve bir yıl sürgün cezası öngörürken; kadın için, "Ey Ümeys! O kadına git, itirafta bulunursa, onu recm et" buyurmuştur. (bk. es-Serahsî, a.g.e., IX, 46; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 51; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 120; Buhârî, Hudûd, 3, 38, 46, Vekâlet, 13; Tirmizî, Hudûd, 5, 8.) Şafiî ve Malikiler, burada dört kere ikrardan söz edilmediği için, bir kere ikrarı zinanın sabit olması için yeterli bulur.
b) Dört şahitle isbat:
İkrar bulunmadığı zaman, zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört şahitle isbat edilmesi de mümkündür. Allah Teala şöyle buyurur: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin." (en-Nisa,4/15.) Diğer yandan Hz. Aişe'ye zina iftirası atan veya bunun dedikodusunu yapanlar için Yüce Allah şöyle buyurur: "Buna karşı dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki onlar bu şahitleri getiremediler, o halde onlar Allah indinde yalancıların ta kendileridir." (en-Nur, 24/13)
Dört şahidin de zina fiilini bizzat görmesi, zinanın yeri ve zamanı konusunda aynı şeyleri söylemesi gerekir. Şahit beyanları arasında çelişki bulunur ve bu çelişki yeni sorularla giderilemezse şahitlerin şahitlikleri reddedilir. Çünkü şahit ifadelerinin kesin ve çelişkisiz olması gerekir. Aksi halde suç üzerinde şüphe doğar. Şüphe ise haddi düşürür. Nitekim hadiste; "Gücünüzün yettiği kadar, şüphe bulununca hadleri düşürünüz" (Tirmizi, Hudud, 2; İbn Mace, Hudud, 5; Ebu Davud, Salat, 14) buyurulur.
Diğer yandan bekar veya dul kadının gebe olması veya evlilikten sonra altı ay geçmeden doğum yapması gibi durumlarda, doğan çocuk zinanın bir şahidi sayılır. Nitekim Hz. Ali'nin evlilikten sonra altı ay geçmeden doğum yapan kadına zina cezası uyguladığı nakledilmiştir.
7) Zina cezasının infaz şartları:
a) İslam devletinin varlığı:
Had cezası, zina fiili darul İslam sayılan bir yerde işlendiği takdirde uygulanır. Bu konuda İslam müctehitlerinin görüş birliği vardır. Çünkü Hz. Peygamber döneminde onun izni olmadan hiç bir had uygulanmamıştır. Raşid halifeler döneminde de onlardan izinsiz bir haddin uygulandığı nakledilmemiştir. Ancak Yemen, Mısır, Suriye, Irak gibi taşra yönetimlerinde de valî ve kadılar hadleri merkezden aldıkları velayet yetkisiyle uyguluyordu. Yargı tarafsız bir makamın araya girip hakem rolü oynaması ve verilecek cezayı uygulaması ilkesine dayanır. Diğer yandan hadlerin tesbiti araştırma ve içtihadı gerektirir. Davacı, davalıyı suçlar, mahkum eder ve cezayı da bizzat infaza kalkışırsa zulüm ve haksızlıklardan güvende olunamaz.
Diğer yandan yukarıda da belirttiğimiz gibi müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde federatif yapı veya çok hukuklu sistem içinde İslamî hükümlerin, federal bir anayasa çerçevesinde de uygulanması mümkündür.
b) Recm uygulamasına önce şahitlerin başlaması:
Bekarların zina cezası olan celde'de şahitlerin infaza önce başlaması şartı aranmaz. Çünkü onlar infaz şeklini bilmeyebilir.
Recm'de ise infaza önce şahitlerin başlaması ve uygulama sonuna kadar hazır bulunması da şarttır. Bu durum, son ana kadar haddi düşürmeye fırsat vermek içindir. Çünkü şahitler herhangi bir tereddütleri varsa, her an dönebilirler. Bu takdirde ceza düşer.
c) Değnek cezasında suçlunun helaki tehlikesinin bulunmaması gerekir.
Bu yüzden dayağın çok sıcak veya çok soğuk havada yahut hastalık, gebelik veya lohusalık gibi durumlarda infaz edilmeyip geciktirilmesi gerekir. Ancak Şafiî ve Hanbeliler, iyileşme umudu olmayan hastalığı bunun dışında tutarlar.
Değnek cezası yalnız deriye acı verecek şekilde ne ince ve ne de kalın olmayan budaksız orta bir değnekle bir veya iki gün içinde yüz defa vurma şeklin de infaz edilir. Erkekte dış giysiler çıkartılır ve avret yeri kapalı bulundurulur. Yüz, baş, karın, sırt ve cinsel organ gibi ölüme yol açabilecek yerlere vurulmaz. Vuruşlar omuz, kol, baldırlar ve ayak gibi uzuvlara yayılır.
Suçlu kadın ise, celde (vurma), oturduğu yerde infaz edilir. Yalnız manto, kürk gibi kalın giysisi çıkarılır. (bk. el-Kasanî, a.g.e., VII, 57 vd.; İbnü'l-Hümam, a.g.e., IV, 121 vd,; İbn Rüşd, a.g.e., lll, 428; Zeylaî, a.g.e. III, 319 vd.)
Sonuç ve değerlendirme:
İslam'da cehennem karşısında cennet, günah karşısında af ve mağfiret birlikte bulunur. Allah Teala kimi hakları korumak için şiddetli cezalar koymuş, fakat buna karşılık da kişinin İslamî hükümlere samimi olarak teslim ve razı olma durumuna göre, kuluna rahmet ve mağfireti ile de muamele etmiştir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de haksız yere cana kıyan veya zina edenlerin kıyamet günü, alçaltılmış olarak, sürekli bir şekilde azapta kalacakları bildirildikten sonra şöyle buyurulur: "Ancak tevbe edip, imanını yenileyen ve salih amel işleyenler bunun dışındadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Yine kim tevbe edip, salih amel işlerse, şüphesiz o tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner." (el-Furkan, 25/70, 71.)
İslam'da zina fiilinin ortaya çıkması değil, setredilmesi, gizli tutulması, hatta şahitlik etmeyerek cezanın düşmesine yardımcı olunması daha faziletli sayılmıştır. Nitekim Allah elçisi, zinasını ikrar eden Maiz'e "Belki ona sadece dokunmuş veya yalnız onu öpmüş olmayasın." (Buharî, Hudud, 28; Ebu Davud, Hudud, 23; A.b. Hanbel, l, 238, 255, 270.466. eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VII, 102.) sözleriyle ikrarından dönebileceğini telkin buyurmuştur. Hatta ceza uygulanırken Maiz'in kaçmaya yöneldiğini, infazdan sonra öğrenen Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Keşke onu bıraksaydınız. Belki o tevbe edecek ve yüce Allah da tevbesini kabul buyuracaktı." (eş-Şevkani, Neylü'l-Evtar, VII, 102)
Diğer yandan infazdan sonra Maiz'in helak olduğunu söyleyenlere karşı Allah elçisinin söylediği şu sözler de Allah Teala'nın rahmetinin ne kadar geniş olduğunu gösterir. "Maiz Allah'ın hükmüne razı olmakla, öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe bir ümmet arasında paylaştırılsa onlara yeterdi." (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 95, 106)
Yine zinasını ikrar ederek Allah'ın hükmüne kendi rızası ile teslim olan Gamid'li kadının cenaze namazını bizzat Rasulullah (s.a.s) kıldırmış ve Hz. Ömer'in; "Zina ettiği halde onun cenaze namazını kılıyorsunuz" demesi üzerine de şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, bu kadın öyle bir tevbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye paylaştırılsa, onlara yeterdi. Ey Ömer! Sen, Allah için canını feda etmekten daha üstün bir tevbe şekli bulabilir misin." (Müslim, Hudud, 24, bk. İbn Mace, Diyat, 36; Malik, Muvatta', Hudûd, II.)
Zina cezasının, ayrı meclislerde dört kere ikrar veya dört erkek şahitle ispat şartına bağlanması bu cezayı adeta sembolik bir duruma getirmektedir. Çünkü zina fiilinin aynı anda dört şahit tarafından görülmesi imkansız gibidir. Ya fuhşu açıkça yapan veya bunu alışkanlık haline getirenler bu duruma düşebilir. Nitekim, Hz. Peygamber ve dört halife döneminde bu cezanın yok denilecek kadar az sayıda uygulanması bunu göstermektedir. Bir cezanın caydırıcı niteliğinin güçlü olması ve Demokles'in kılıcı gibi başın üstünde sürekli olarak varlığının hissedilmesi, geniş ölçüde uygulanmasından daha önemlidir.
İslam, kadının iffetine ayrı bir önem vermiştir. İffet üzerinde dedikodu yapılmasına bile ağır müeyyide getirmiştir. Bir kimseye zina isnadında bulunan kimse bunu dört erkek şahitle ispat edemediği takdirde, "zina iftiracısı" durumuna düşer ve kendisine "kazif cezası" gerekir. Ayette şöyle buyurulur: "Namuslu ve hür kadınlara zina iftirası atan, sonra da bunu dört şahitle ispat edemeyen kimselere seksen değnek vurun. Onların ebedî olarak şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir." (en-Nur, 24/4.)
Eğer kadına bu isnadı yapan kocası olur ve dört şahitle ispat edemezse, onun için "lian" veya "mulaâne (lanetleşme)" denilen bir yöntemle, hakim önünde evliliği sona erdirme hakkı tanınmıştır. Ashab-ı Kiramdan Hilal b. Ümeyye (r.a.) karısını zina ile itham edince, Allah'ın Rasülü, bunu dört şahitle ispat etmesini, aksi halde "kazf cezası (seksen değnek)" vurulacağını bildirdi. Bunun üzerine, aşağıdaki "lian" ayeti indi:
"Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında; eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah'ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diler." (en-Nur, 24/6-9.) Ayet ilk olarak Hilal ailesine uygulanmış ve Allah'ın Rasülü yeminleşmeleri sonunda eşlerin arasını ayırmıştır. (eş-Şevkanî, a.g.e., VI, 268; Sünnetten uygulama örnekleri için bk. Müslim, Lian, 4, 10,; Ebu Davud, Talak, 27; Tirmizî, Talak, 22, Tefsîru Sure 24/2; Nesaî, Talak, 42;Darimî, Nikah, 39.)
Lian sonunda hakimin evliliğe son vermesi Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre "bain talak", çoğunluk fakihlere göre ise "evliliği fesih" niteliğindedir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., III, 244 vd.; İbnü'l-Humam, a.g.e., III, 253 vd.; İbn Rüşd, a.g.e, II, 120. vd.; İbn Kudame, el-Muğnî, VII, 410 vd.473.) İleride lian'ı ayrıca inceleyeceğimiz için kısa geçiyoruz.
Sonuç olarak İslam cinsel hayatı düzene sokmuş, böylece nesep ve nesilleri koruma altına alırken, insan varlığının, anne-babanın şefkatli kollarında ve aile yuvası sıcaklığı içinde yetişmesini hedeflemiştir. Bu arada nesilleri zinadan koruma yanında, zina benzeri temaslardan uzak kalmaları için de bir takım tedbirler almıştır. Aşağıda bunları açıklamaya çalışacağız.
View hakkof's Resim Albumu hakkof isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02-27-2008, 18:52   #3 (permalink)
Administrator
 
hakkof - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2007
Cinsiyet:
Mesajlar: 6.722
Seviye: 57 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 560 / 1401
Güç: 2240 / 16926
Deneyim: 7%
İletisim
hakkof - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart RE: İSLÂM'IN cinsel hayatı korumak için aldığı önlemler

ZİNA SAYILMASI TARTIŞMALI OLAN CİNSEL TEMASLAR
1) Eşcinsellik (Livâta)
Erkeğin erkekle veya kadınla arkadan temasına "livata" veya "lutîtik" denir. Lût (a.s)'ın kavmi bu çeşit sapık ilişkiler yüzünden helak edildiği için bu adla anılmıştır. Livata İslam'da ve önceki semavî dinlerde yasaklanmıştır.
Hz. Lût, amcası İbrahim (a.s)'ın bulunduğu Filistin yöresinden ayrılıp Sedom şehrine yerleşti ve peygamber olarak bu şehir halkıNI irşada başladı. Ancak Sedom halkı dünyada eşine az rastlanan bir ahlaksızlığın içine düşmüştü. Bu, eşcinsellik sapıklığı idi. Lût (a.s) kavmini bu çirkin fiilden vazgeçirmeye çalışmışsa da başarıya ulaşamadı ve sonunda Hz. Lût'a inanan az bir grup dışında Sedom halkı helak oldu. (bk. Ahmet Özgen, «Lût (a.s.)» mad. Ş.İ.A-, IV, 31, 32.)
Kur'an-ı Kerîm'de bu olay özet olarak şöyle haber verilir. Hz. Lut, kavmini şöyle uyarmıştı: "Alemlerden sizden önce hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu çok aşırı giden bir toplumsunuz".(el-A'raf, 7/80, 81; bk. eş-Şuara, 26/165,166.) Bunun üzerine kavmi ona cevap olarak şöyle dediler: "Ey Lût, bu sözlerinden vazgeçmezsen, iyi bil ki sürgün edilenlerden olacaksın." (eş-Şuara, 26/167.) "Doğru söylüyorsan, bize Allah'ın azabını getir" (el-Ankebut, 29/29)
Sedom halkına, helak haberini getiren melekler topluluğu, önce İbrahim (a.s)'a geldiler, daha sonra Lût peygamber'in yanına genç delikanlı görünümünde girdiler. Hz. Lût, kavminin bu genç misafirlerine kötü niyetle sarkıntılık edeceklerini düşünerek çok sıkıldı. Gerçekten korktuğu başına geldi. Çünkü şehir halkı sevinerek Hz. Lût'un kapısına dayanmış ve genç misafirlerini istemişti. Lut onlara; "Bunlar benim misafirlerimdir. Onlara karşı beni rezil etmeyin, Allah'tan korkun ve beni utandırmayın" dedi. (el-Hicr, 15/68,69.) Hatta bu arada kızlarını meşru nikahla kendilerine verebileceğini de söyleyen Lût (a.s) bundan da bir sonuç alamamıştı. (Hûd, 11/78.)
Sonuçta melekler Lût (a.s)'ın eşi dışında, inananlarla birlikte, gün doğmazdan önce kasabayı terketmelerini istemiş ve Sedom şehri, toprağı ile birlikte yerden koparılıp kaldırılmış ve ters çevrilerek bırakılmıştır. Ürdün'de bulunan ve deniz seviyesinin çok altında olan Lût Gölü'nün (el-Bahru'l-Meyyit-Ölü Deniz) bu kasabanın yerinde oluştuğunu öne süren bilginler vardır.
Ebû Hanîfe'ye göre livata haram olmakla birlikte, zina niteliğinde değildir. Bu yüzden ona İslam Devletinin koyacağı tazir cezası uygulanır. Çünkü livatada, neseplerin karışması söz konusu olmadığı gibi, genellikle livata yapanın ölümüne yol açarak anlaşmazlıkların doğmasına da neden olmaz. (İbnü'l-Hümam, el-İnaye maa Fethı'l-kadîr, IV, 150.)
Malikîler ve Ahmed b. Hanbel'in sağlam görülen bir görüşüne göre eş cinsele her durumda recm cezası gerekir. Evli veya bekar olması da sonucu etkilemez. Delil şu hadistir: "Lût kavminin işini yapan kimseyi bulursanız, bu fiili işleyeni de işleneni de öldürünüz", başka bir rivayette; "Üstte olanı da altta olanı da recmediniz" şeklindedir. (Ebu Davud, Hudud, 12; A. b. Hanbel, l, 269; İbn Kudame, el-Muğnî, VIII, 187; el-Baci, el-Münteka ale'l-Muvatta', VII, 142.)
Şafiîlere göre eşcinselin cezası; evli ise recm, bekarsa yüz değnek ve sürgündür. Delil, Ebû Musa el-Eş'arî'nin naklettiği şu hadistir: "Erkek erkeğe giderse, ikisi de zina edendir, kadın kadına giderse ikisi de zinadır." (eş-Şirazî, el-Mühezzeb, II, 268.)
Kadının kadınla eşcinselliği de yasaklanmıştır. Ancak bunu yapana da ta'zir cezası gerekir. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kadınların birbiriyle eşcinselliği bir zinadır." (el-Heysemî. Mecmau'z-Zevaid VI. 256.)
2) El ile cinsel tatmin (istimnâ-mastürbasyon):
İnsanın el ile oynama veya başka bir şeyle kendi kendini cinsel yönden tatmin etmesine "istimna, (mastürbasyon)" denir.
Yüce Allah, canlıları çift çift yaratmış ve türün sürekliliğini erkeğin dişisi ile birleşmesi ilkesine bağlamıştır. Diğer yandan cinsel birleşmeye üstün bir zevk ve lezzet duygusu vererek iki cinsi birbirine karşı çekici kılmıştır. Bu yüzden el ile tatmin de sünnetullaha aykırı bir fiildir. Nitekim hayvanlar da iç güdüleriyle kendi aralarında belli bir cinsel hayat dengesini kurmuşlardır.
Yüce Allah, insan varlığına irade-i cüz'iyye ile geniş bir serbestlik alanı verdiği için, onun cinsel hayatını da düzene sokmuştur. Bu da evlilik ve aile yuvası düzenlemesinden ibarettir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Onlar eşleri ve cariyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten korurlar. Onlar (eş ve cariyeleri ile olan cinsel hayatlarından dolayı) ayıplanmazlar. Kim bu sınırları aşmak isterse, işte bunlar aşırı gidenlerdir. " (el-Mü'minûn, 23/5-7; bk. el-Meâric, 71/29-31.) Bu âyete göre cinsel hayat, yalnız eş veya câriye ile olabilecektir. Âyetteki "sınırı aşma", "aşırı gitme"nin kapsamı nedir? Başka bir deyimle "el ile cinsel doyum" âyetin kapsamına girer mi?.
İslâm fakihlerinin çoğunluğu, buradaki "aşırı gitme" sözünden, eş ve cariye dışında başka kadınla birleşmeyi anlamışlar ve istimnâ'yı bu birinci derecedeki haramlar arasında saymamışlardır.
Diğer yandan Hz. Peygamber'den nakledilen "Elle boşalan lânetlidir" hadisi senet bakımından tenkide uğramış ve sahih hadis kitaplarına alınmamıştır.
Bazı Hanefî ve Hanbelî bilginleri eşi olmayan birisinin, alışkanlık hâline getirmemek şartıyla bu sıkıntısını giderebileceğini söylemişlerdir. Ancak bunu, zinaya düşme tehlikesini kaldırmak ve zihni fazla meşgul etmemek için, açık bırakılan bir zaruret kapısı olarak düşünmek gerekir. Çünkü istimnanın doğrudan helâl olduğunu söyleyen bir İslâm bilgini olmamıştır. Bu, iki şer arasında kalan kimsenin daha hafif olanını tercih etmesine benzer. (bk. Mecelle, mad, 29, 21, 22, 27, 28, 902.)
İbn Âbidin (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir: "Sırf zevk için şehvetini gidermek üzere el ile meniyi getirmek haramdır. Ancak şehveti kendisine galebe çalıp da karısı veya cariyesi bulunmadığından şehvetini teskin için bunu yaparsa, günahkâr olmayacağı umulur. Hatta Ebu'l-Leys es-Semerkandî (ö. 373/933) şöyle demiştir: Böyle bir kimse zina edeceğinden korkarsa, el ile meni getirerek şehvetini teskin etmesi vacip olur." (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul, 1984, IV, 27, 28)
Başka bir yerde, konuya şu şekilde yer verilir: "El ile meni getirme, eğer zinadan korunmak için yapılmışsa, bu vacip olur. Çünkü daha hafiftir. Bu konuda İbnu'l Hümâm'ın (ö. 861/1457) ifadesi ise şöyledir: "Şehveti galebe çalarda, onu teskin için yaparsa cezalanmaması umulur". Mi'râcü'd-Dirâye adlı eserde bu bilgilere şu ilâveler yapılmıştır: Ahmed b. Hanbel'e ve Şafiî'nin eski görüşüne göre, bu konuda ruhsat vardır. Fakat yeni görüşünde caiz değildir. Diğer yandan erkeğin menisini, karısının veya cariyesinin eli ile indirmesi caizdir". El ile meni getirmeye "mekruh" denilmesi tenzihen olmalıdır. es-Sirâce adlı eserde şöyle denilmektedir: "Bir kimse, kalbini meşgul edecek derecede fazla olan şehvetini teskin etmek ister, fakat kendisi bekâr olur ve cariyesi de bulunmazsa yahut bulunup da bir özründen dolayı ona yaklaşamazsa; Ebu'l-Leys; "Böylesi için bir vebal olmayacağını umarım" demiştir. Ama sırf şehvetini tatmin için yaparsa günahkâr olur." (İbn Âbidîn, a.g.e., II, 399)
Ahmed b. Hanbel'e göre meni, kan aldırmak gibi vücuttan dışarı atılması gereken bir fazlalıktır. Ancak bunun dışarıya atılması, zinaya düşme korkusu ve evlenmeye güç yetirememe hallerinde caiz olabilir. (Yûsuf el-Kardâvî, el,Halal, ve'l-Hârâm, el-Mektebetü'l-İslâmiye, 1978, S: 166)
Sonuç olarak, çoğunluk İslâm bilginleri zinadan korunmak veya zihnin cinsel hayatla ilgili aşırı meşgul oluşunu azaltmak için, bekâr olan veya evli olup da eşi ile birleşme imkânı bulunmayan kimselerin bu yola başvurabileceğini söylemişlerdir. Ancak bunun bir alışkanlık haline getirilmemesi ve aşırı olmaması da şarttır. Nitekim tıp otoriteleri de aşırı alışkanlık haline getirilen istimnâ'nın ruh ve fizik bakımından zararlarını ortaya koymuşlardır.
Bununla birlikte, mü'minlerin evlenip düzenli aile yuvası kurması, buna imkân bulamayan gençlerin ise sünnete uyarak oruç tutması ve özellikle insanı cinsel yönden tahrik eden ortamlardan sakınması, şiarı olmalıdır.
View hakkof's Resim Albumu hakkof isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:51 .
http://www.islamportali.com

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.2
islamportali islamportali.comislami portal

Hosting Hizmetleri ExForum | Rüya Tabirleri | Dini Hikayeler
islamportali| islami Sohbet